31.12.09

sevgili ikibindokuz, ben gidiyorum..



Sevgili İkibindokuz,


Bu mektubu yazmayı istiyordum günlerdir, seninle geçirdiğim her anı düşünerek ve onlar için kâh mutlulukla gülümseyip, kâh hüzünlenerek. Gördün mü bak, 31. Aralık gecesine kısmetmiş yazmak...

Akşam saatleri, herkes İkibinon'u karşılamak için kendince bir telaşta , sabırsız; her nedense..

Oysa ikimiz de biliyoruz ki, değişiklik "rakamlar"daki iki haneden ibaret.

Sen omuzlarına yüklenen ve seni bizlerin gözünde "iyi ya da kötü bir yıl" yapan olayların altında iki büklüm, geceyarısının gelmesini dört gözle bekliyorsun. Senden önceki bütün o yıllarda da olduğu gibi, kendi hatalarının / düşüncesizliklerinin / bencilliklerinin / ahlâksızlıklarının / geçimsizliklerinin / kayıplarının sorumlusu olarak seni gösterip, bir kenara savuracak insanlar.


Diğer taraftan, sevdiklerini senin günlerinde yitirenler, hastalananlar, ya da başkaları yüzünden dara düşenler seni "çok şanssız, mutsuz, kederli bir yıl" olarak anımsayacaklar ne yazık ki.. Bunu anlayışla karşılayacağını ve Dünya gezegeni ile edindiğin deneyim yardımıyla bu duruma katlanacağını umuyorum.


Ben gidiyorum sevgili İkibindokuz,
Beni mutlu ve mutsuz eden, hayalkırıklığına uğratan ve sevindiren, karamsar ve umutlu kılan, şehir şehir, ülke ülke gezdiren, Akide'yle huzurlu ve çok mutlu geceler ve haftasonları armağan eden, uykularımı kaçıran, bedenimi biraz daha bitkinleştiren, ruhumu yoran ve dinlendiren, yazılar yazdıran, anneciğim ve babacığımla anılarda buluşturan, leylaklar / mor salkımlar / yaseminler / hanımeliler / papatyalar / nergisler / sümbüller ve nihayet kokinalarla içimi açan, Amadeus ile huzur veren, düşündüren; sevdiklerime kavuşturup / meleklerimi özleten her günün için minnettar olduğumu bilmeni isterim.

Seninle yaşamak, seninle yaşlanmak güzeldi.

Akrep ve yelkovan 12'nin üzerinde öpüşürken, ben de seni usulca öpeceğim , gözlerim yine dolacak, bu defa da senden ayrıldığım için...

Huzurlu kal, ben gidiyorum...


hk, 31.12.2009

5.12.09

Zehra Çiftlikte II.: En sevilen komşu çiftlik

Sumika'nın çiftliğinde bal kabakları, 30.11.2009


Aralık ayına başlamak her zamanki kadar güzel ve hüzünlü. Henüz başında bile olsam günlerin bir akarsu gibi akıp gideceğinin ve uykusuz kalsam da Aralık'ın erken sabahlarına / geç gece vakitlerine yetişmekte zorlanacağımın farkındayım. Eskiden yılbaşının yegâne heyecanı "evime" gitmekti; gece otobüsüyle ve genellikle karlı bir Ankara'dan lodoslu ve yağmurlu İzmir'e varmak...

Ev dediğim bir apartmanın 5.katındaki daire; sabah ne kadar erken varırsam varayım köşe penceresinde anneciğimin güzel yüzünü gördüğüm yer. Asansörün kapısı bizim katta açılır açılmaz dünyanın en çok sevilen çocuğu olduğumu hissettiren o müthiş sevinç ve hasret ile karşılanacağımı bildiğim mekân. Küçük bavulumun içi hediyelerle dolu, el çantamın içinde oyuncak ayım Kentoş, uykusuzluktan sersemlemiş, karnım aç ve evimde olmanın mutluluğu ile ruhum hafiflemiş başlardı gün, daima..


Aralık ayı "evime gittiğim" en mutlu zamanın anılarıyla geçecek yine. "Evim" deyince ilk aklıma düşen İzmir'deki aile evim oldu her zaman; İstanbul'daki "pembe panjurlu evim" ise daha da eskiye uzanan sihirli bir yol. İkisi arasında söze dökülmesi pek de kolay olmayan bir fark vardı benim için, hani kendi kendime bile açıklayamadığım. Ta ki bir kaç hafta önce Paşabahçe mağazasında rastladığım pişmiş topraktan bir duvar süsü, aklımı başımdan alana dek: "Home is where your mom is.", diye yazıyordu üstünde. Hiç tereddüt etmeden aldım ve kasaya gitmeden önce mağazanın içinde ağlayarak bir kaç kez tur attım. Sabah saatleriydi, tenhaydı ortalık neyse ki. Karton kutusunun içindeki bu küçük duvar süsünü göğsüme bastırdım, dünyanın en değerli bilgisini kucaklar gibi: " Ev annenin olduğu yerdir."

Anneciğimin olduğu ve benim için hala yaşadığı yer İzmir'deki evim. Aralık ayı gelince her zamankinden daha çok özlediğim, penceresinde anneciğimin gülümsediği, yılbaşı geldi mi mutfağında bal kabağının piştiği, vazolarını kokinaların, sümbüllerin ve nergislerin doldurduğu evim.

Zehra'nın en sevdiği çiftlik komşusu Sumika, yılbaşının yaklaşmakta olduğunu bildiği için bal kabakları büyütmekte bugünlerde; zira O'na göre yeni yıl girer girmez yenilen kabak tatlısı her günün ağız tadıyla geçmesi için bir temennidir...

"Evim annemin olduğu yerdir."

hk, 5.12.2009




Zehra Çiftlikte I. : Pembe panjurlu ev

Pembe panjurlu ev, 5.12.2009

Sadece Türk filmlerinin repliği midir "pembe panjurlu bir ev düşü" ?

Yanılmıyorsam eğer, evlenmeye niyetli sevgililerin her ikisi de fakirse kurulur böyle bir düş.. Bir de eğer kız fakir oğlan zengin ise ( zira ya fabrikatör oğlu, ya Avrupa'da eğitimini yeni tamamlamış ve gelecek vadeden bir mühendis ya da doktordur, üstelik bursla değil, baba parası ile öğrenim görmüştür), ve kız oğlanın ailesi tarafından istenmeyen "gelin adayı" ilan edilmişse, oğlan ailesine boyun eğmediği ve aşkından vazgeçmediği için alçakgönüllü ve tokgözlü sevgilisinin düşüne "iştirak edecek", bahçe içinde -pembe panjurlu bir ev- sahibi olmakla yetinecektir. Ancak her nedense bu hayal hiç bir zaman gerçekleşmez. Filmin sonunda bahçe içinde, tek katlı bir ev beklenir hep; oğlan pencerelerin kepenklerini pembe yağlıboya ile boyarken, kız da içeriden camları silmelidir oysa. Hatta pembe çiçekli basmadan perdeler dikmelidir "Zetina" dikiş makinesinde ( ki o da her gelin kızın rüyasıdır); dikiş makinesi anneden yadigar kalmıştır ( gelin kızın annesi bir süre önce veremden öldüğü için terzilik yaparak büyüttüğü kızının mürüvvetini göremeyecektir ne yazık ki; ama dikiş makinesi gelin kızın yegane çeyizidir).

Zehra da kendi çiftliğinin bir köşesine "pembe panjurlu bir ev" konduruverdi. Türk filmlerindeki o evi vadeden biri ile hiç karşılaşmadığı için belki de, koskoca çiftlik arazisinin bir köşesinde sessiz sedasız yükseliverdi evin duvarları. Bahçesinde pembe güller, vişne ağaçları olan bu evin sadece panjurları değil, tüm cephesi de pembeye boyandı üstelik.

Yalnız yaşamanın şartlarından biri fazla hayal kurmamak; ya da kurulan hayallerin "gerçekleşme olasılığı"nı yüksek tutabilmek için, beklentileri makûl oranda azaltmak..

Pembe panjurlu ev hayalini "bir sevgili ile" geçirilecek günlerle özdeşleştirmekten vazgeçer geçmez, pembe panjurlu ev hayalini gerçekleştirme şansı da kuvvetleniyor bu yüzden.

Zehra'nın aklına uydum, Bostancı'daki evimin panjurlarını pembeye boyayacağım...

hk, 5.12.2009

29.11.09

Kahve fincanındaki şehir


Deniz ve kahve fincanı


Bu fotoğrafı çekeni değil, masaya başını yaslamış fincanın üzerindeki nehirli ve köprülü şehirin resmine dalıp, hayal kuranı tanıyorum ben. Belli ki fincana hayran.. Çaydanlıkta iki kişilik çay olmalı masaya geldiğinde, sıcak ve iyi demlenmiş. Dışarıda yağmur, mutlaka. Kendi şehirlerinde, hatta ülkelerinde bile değil o demliği paylaşanlar. Ama o masanın başında, kendi dillerini bilmeyen birinin demlediği çayı yudumlarken Türkçe konuşuyorlar mırıl mırıl. Masadan kalkıp gitmek istemeyecek kadar üşüyorlar dışarıda.

Masaya başını yaslayan aklından "bu fincan benim olsa, onu koyacak rafları keten örtülü ve antika bir dolabım olsa, dolabımı da büyük kuzineli bir mutfağın en geniş duvarına ortalayarak yerleştirsem", diye geçiriyor belki de.

Oysa iki arkadaşı ile küçük mutfaklı bir öğrenci evini paylaşıyor ve formika kapaklı iki dolaptan fazlasına sahip değiller.

Floransa, Arno Nehri


Fincan pek çok kez kullanılmış ve kullanılacak bir "cafe" nesnesi. Filtre kahve, siyah çay, meyva çayları ve sıcak kakao ikramlarında alınıyor raftan; henüz hiç açılmamış kutuların içinde üç düzine eşi yedekte bekliyor, kırılacakların yerine geçmek üzere. Krem rengi porselen gövdesinin üzerinde gül kurusu pembe çizgilerden oluşan bir şehir manzarası var. Bu manzaranın içinden akan uzun bir nehir (Floransa'daki Arno Nehri olmalı), nehirli kentleri seven yolcular için farklılaştırıyor hemen bu fincanı. Tuna'nın, Sen Nehri'nin, Thames'in, Tiber'in ve Arno'nun kıyısında uzun yürüyüşler, bisiklet gezileri yapanlar, içinden geçtikleri ve ayrılmayı hiç istemedikleri o şehirleri; Viyana'yı, Strasburg'u, Paris'i, Roma'yı, Floransa'yı çağrıştıran bu fincanı sahiplenmeyi geçiriyorlar akıllarından... Hatta bazıları o şehirden ayrılmadan bu fincanın bir eşini bulabilmek için porselen eşyalar satan dükkanların vitrinlerini inceliyor dikkatle.

Fincanın işlevi artıyor adeta , kulbunu kavrayan parmakların sahibi ile hayallerinin / anılarının arasında, tıpkı üzerindeki nehiri aşan köprüler gibi bir köprü kuruveriyor usulca.

Bütün bunları Floransa'ya hiç gitmemiş ve o fincanı bir başkasının belleğindeki izinden keşfetmiş bir zihnin yazdığını unutmayın. Gerçekler hiç de anlattığım gibi olmayabilir...

hk, 29.Kasım.09




"Çiftlikkent" ruhu üzerine..


Suret Defteri'ndeki "Çiftlikkent" üzerine...

H'nin çiftliğinden bir manzara: Büyük çiftlik evi, bahçesinde incir ve elma ağaçları; sarmaşık gülü sardırılmış bahçe kapısı, yavru filler (Kartaca'dan gelme), ördek ve hindiler (hepsi hediye), yılbaşı hediyelerini dağıtmakta kullanacağım kızağımı çekecek Ren geyiklerim ve Pazar sabahları pişirdiğim tereyağlı kreplerin üstüne döktüğüm "maple syrup"u elde ettiğim akçaağaçlarım.

"Facebook" denilen "sosyal iletişim ortamı"na katılalı ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum; orada yeniden buluştuğum çocukluk ve okul arkadaşlarım / yurtdışında yaşayan akrabalarım, eski öğretmenlerim ve öğrencilerim, yeni kazandığım dostlarım var. Facebook'u kendimce Türkçeleştirip "suret defteri" dedim ilk günden; gerçi herkes resim eklemekten hoşlanmıyor, ya da kendi sureti yerine çocuğunun, kedisinin (benim gibi), ailesinin, ya da çok sevdiği bir kişinin suretini yerleştiriveriyor sayfasının sol üst köşesine ama, çoğunluk birlikte olunan o yeri olabildiğince kişiselleştirmek, kendinden "arkadaş, aile fertleri, dostlar dünyası"na olabildiğince güncel sinyaller gönderebilmek için resimleri, resim albümlerini, etiketlenmiş fotoğrafları kullanıyor sık sık... "Suret defteri" üzerine yazılabilecekler de nice aslında, ama beni asıl düşündüren bu ortam katılımcılarına bir oyun seçeneği olarak sunulan "Farmville". Farmville sözcüğünü de "çiftlikkent" olarak çevirip, bu oyuna değgin düşüncelerimi ve bir sanal gerçeklik kurgusunun gerçek yaşamla nasıl içiçe sürdürülebileceğini örneklemeye çalışacağım.


Uzun zamandır yapmak istediğim, ama üç aydır yolculuk kovalayan bir leyleğe dönüştüğüm için bir türlü yazıya dökemediğim düşüncelerimi " Zehra Çiftlikte" başlıklı bir seri olarak sıralamak niyetindeyim. Tıpkı çocukluğumuzun "Ayşegül" kitapları gibi...

Bu yazıyı bir girizgâh kabul edebilirsiniz.



Sumika'nın çiftliğinde ilk gün


Çiftlikkent'i kurmaya başlarken kocaman yeşil bir alanın ortasında, sürülmüş altı kare toprak parçası sunuluyor size. Önce kendinize benzer ( ya da benzemek istediğiniz kişiyi yaratacağınız) bir karakter oluşturuyorsunuz; saç renk ve biçiminden kulaklara ve hatta dudakların rengine kadar tüm ayrıntılar seçeneklendirilmiş üstelik. Kot kumaşından tulum giymiş bu "siz" artık bu -bir karışlık tarlayı- ekip biçmeye başlıyorsunuz ki, "çiftlikkent akçeleri" kazanılsın ve kazandıkça da çiftliğinizi geliştirip güzelleştirin. Başlarken mor renkli bostan patlıcanları ve mis kokulu çileklerle dolu avuçiçi kadar iki tarlanın ürününü topluyor, ürünlerden edindiğiniz gelirle daha çok tarla açmaya ve tohum ekmeye girişiyorsunuz.

Farkında olmadan, yavaş yavaş "kaptırıyor" kişi kendini bu toprak, tarla işine. Derken "çiftlikte yalnız başıma ne yapacağım? keşke komşularım da olsa, birbirimize gidip gelsek, ihtiyaç olunca yardımlaşsak, hatta arada sırada birbirimize güzel hediyeler versek...", diye düşünmeye başlıyorsunuz. Ve işte bu safhada devreye "suret defteri"ndeki arkadaşlarınızdan "şehirden yorulmuş, teknolojiden bıkmış*, kendini mis gibi doğanın kucağına atmaya hevesli olanları çiftliğinizin çevresindeki arazilerde yeni çiftlikler kurmaya davet etmek giriyor.

Komşular taşınmaya, onlar da kendi çiftliklerini kurmaya başlıyorlar: Kimi derli toplu, kimi aklına estiği gibi, kimi meyve ağaçlarını rengarenk karıştırarak, kimi benim gibi türlerine göre ayırarak; kimi tarlalarına ekim yaparken harika "desenler" oluşturmayı da ihmal etmeyerek yaşayıp gidiyorlar. Zaman zaman beklenmedik misafirler boy gösteriyor çiftliklerde: Yolunu kaybetmiş kahverengi ve pembe inekler, kara koyunlar, çirkin ördekler ve hatta kimbilir hangi sirkten / hayvanat bahçesinden kaçmış yavru filler... Onları bulunca hemen bir ilan veriyorsunuz, "aman yazıktır, günahtır.. sahiplenin şu yavrucağı" diye, komşularınız bir koşu yetişip alıyorlar kimsesiz hayvanı. Bu iyilik de karşılıksız kalmıyor kuşkusuz, inekler "çikolatalı ve çilekli süt" verirken, çirkin ördek yavruları narin kuğulara dönüşüp yüzünüzü güldürüyorlar.

Akçaağaçlar ve içinde şurup biriken kovalarım..


Edindiğim izlenim, Suret defteri'nde arkadaşım olup da, her gün gördüğüm, ya da sık sık haberleştiğim kişilerden bir kısmının bu sanal gerçekliğe hiç de azımsanmayacak bir zaman ayırdıkları, çiftliklerinin üzerine titredikleri, topraklarını genişletmek; çiftlik işleyişi ile ilgili yenilikleri izlemek, hatta zaman zaman çiftlik içindeki yerleşim düzenini yenilemek için gayret gösterdikleri yolunda. Kendimi de zaman zaman bu sınıf içine yerleştirsem de, bendeki ruh halini "oyun oynama" eyleminin ötesine geçen bir "kurguculuk - yaratıcılık" girişimi olarak nitelendiriyorum.

Bu girizgâhtan nereye varacağımı ve neden böyle hissettiğimi yazacağım elbette; şimdilik ve sadece "çiftlikkent"e yabancı olanları bu "sanal gerçeklik mekanı ve bu mekanda yaşayanların eylemleri" konusunda bilgilendirmek istedim.

Olur da içinizde "suret defteri"ne kayıtlı okurlar var ise, kuşkusuz anlattıklarımı farklı bir bilinçle ve deneyimle okuyup, tartacaksınız. Bu yüzden her ne kadar "çiftlikkent" hakkındaki kişisel izlenimlerim ve çıkarımlarım sadece benim aklıma, deliliğime, hayal gücüme, yaratıcılık ve kurgulama saplantıma bağlı ise de, "Zehra Çiftlikte" serisini okurken aklınıza gelenleri -yorum- kutucuğunun içini doldurarak paylaşmanız dileğimdir.
Şimdi - portakallı kek - pişirme zamanı, fırından portakal kokusu yayılmaya başlayınca yine yazacağım.
hk, 29.Kasım.2009, Pazar


15.11.09

İyi ki doğmuşken...


46. Doğumgünüm ve bu satırbaşını sevmediğim Ankara'dan uzakta geçirmek istediğim için İzmir'deki aile evine geldim. Herşey hep olduğu gibi, ama hiçbirşey eskisi gibi değil.

Keşke duvarların, eşyaların, nesnelerin ve fotoğrafların hasreti çekilen ve yeniden yaşanmak istenen anıları kaydeden bir belleği olsa da, onlara yaslandığımız / onlara dokunduğumuz zaman birer birer dillenip, anlatıverseler... Bu sabah salon sessizdi, yemek masasının üstünde çiçekler, babacığımın hazırladığı kahvaltı sofrası, hediye paketleri ve her zaman en güzeli seçilen pastam yoktu. Ne kucaklaşmalar, ne anneciğimin o içi içine sığmayan coşkusu, ne öpücükler, ne konuşmalar, ne sıcak simitlerin, ne demli çayın kokusu; sadece dede evinden gelen duvar saatinin ağırbaşlı tik takları...

Bu sene kendime verdiğim doğumgünü hediyesi, aile evimde o harika anıları hayal ederek sessizce oturmak ve düşünmek.

Aslında her doğumgünü ömrün noktalanacağı o bilinmez güne doğru bir adım değil midir? Ve bu neden korkulacak, çekinilecek, üzülünecek bir yürüyüş olsun... Bu farkındalıkla yaşamak hem hasretini çektiğimiz sevdiklerimizin yokluğuna en büyük teselli ve hem de bu hayatın değerini bilmek ve hakkını vermek için esaslı bir uyarı bence.

İyi ki doğmuşum ve anneciğimle babacığımı varlığımla mutlu edebilmişim...


hk, 15.11.2009

4.11.09

Schloss Leopoldskron Mektupları 3.



Gece uçuşu.. Herkesin çoktan uykuya daldığı bir saatte, Külkedisi sarayın merdivenlerinden koşarak iner ve balkabağından arabasına nefes nefese yetişmeye çalışırken eğimli, soğuk ve nedense kül kokan bir büyük borunun içinden yürüdüm uçağa… Benim ayakkabılarım bağcıklı idi, acele etmiyordum, doru atlı prens de zaten Kara Orman’daki av köşkünde kimbilir kaçıncı rüyasını görüyordu. Schloss Leopoldskron’un sonbahar romantizmi bile uyanıp, benimle göl kenarında sohbet etmeye niyetlenmesine yetmemişti; ben de ondan önceki “nazlı prenslere” yaptığım gibi fotoğraf makinemi, miniminnacık bilgisayarımı, not defterimi, aklımı ve pardesümü alıp yürüdüm kendi başıma..

Ne de olsa öğrendim artık beklemekle baş edilebilir bir hal olmadığını bu prens kaprislerinin.

Bal kabağından arabamı geçen yılbaşı bir güzel dilimleyip, anneciğimin usulünde pişirmiştim zaten, üzerine serptiğim iri dövülmüş cevizlerle pek lezzetli bir tatlı olmuştu. Arabanın sürücüsü Akide idi, ki o da bu yaz ön bacaklarını kırıp, sabırlı bir çilekeşlikle iyileştiğinden beri “arabacılık” görevinden alınıp, benim bir tanecik Çizmeli Kedi’m oluvermişti. Sürücüsü olmayan arabaya koşulacak fareleri hayal bile etmedim bu yüzden..

Uçağa bindim, pencere kenarındaki koltuğuma yerleştim ve “kemer ikaz ışıkları”nın sönmesini bekledim; yükseldik yükseldik / uykudakilerin düşlerinin bile üstüne çıktık / ne şehrin ışıkları, ne yıldızlar kaldı…

İşte o zaman miniminnacık bilgisayarımın bir kitap sayfasını andıran ekranında yanyana sıralandıkça, kendi dilimde, benden başkalarının da okuyacağını, bu yüzden de kendiliğinden çoğalacağını bildiğim cümleler kuruyorum. Akide onu yatak odasında konuk eden sevgili dostum C’nin yanında şimdi, kimbilir ne inanılmaz düşler görüyordur. Düşlerini bana anlattığında O’nu anlayabilmem için kedi dili öğrenmeyi düşünüyorum ne zamandır, ama kedi dili kursuna kaydolmak istediğimde önce bir sınava girmem gerektiğini öğrendim. Öyle ki, kedilerden oluşan bir hakem kurulunun karşısına çıkıp, Akide’nin vereceği referans doğrultusunda mülakata alınacakmışım. Akide’nin benimle geçirdiği süre bir seneyi doldurmadan da bu başvuruda bulunamıyormuşum zaten. Kısacası sabırla ve umudumu yitirmeden bekliyorum…

Hala havadayım, hala uçuyorum, Akide’nin olduğu ve beni beklediği şehire inmeme 50 dakika var. Elli dakikaya yazıyla ne sığdırılır diye düşünmeye başlar başlamaz, aklıma türlü türlü işler geliyor. Kahvenin tadını sevdim, sert ve dinlendirici; uykum yok, uykunun gelmesini de istemiyorum zaten. Dışarısı -49 C derece, Varna ile Burgas arasında yatay bir çizgi çekerek ilerlediğimizi söylüyor başımın üstündeki geveze ekran. Uçak kalkana dek zırıldayan, vızıldayan, zırlayan bütün küçük insanlar uyumuş olmalı; sadece uçak motorlarının sesi duyuluyor.

Viyana’dan yola çıkalı 1177 kilometre katetmişim ve 11277 m. yükseklikte uçuyormuşum. Bu yükseklik Akide’nin kucağımda sırtüstü yatıp, o muzip yeşil gözlerini cin gibi açarak, yüzüme sanki beni ilk kez görüyormuşcasına bakmasına benziyor; şaşırtıcı ve bir o kadar da inanılmaz. Metal, elyaf ve plastikten oluşan bir tüpün içinde oturmuş, yerden 11 km. yükseklikte, masallarını bile bilmediğim ülkelerin, kentlerin, köylerin, evlerin, o evlerde uyuyan ve yarın okula gitmek zorunda olan binlerce çocuğun gökyüzünden sessizce kayıp evime gidiyorum..

Bundan güzel masal mı olur? Artık gerisini siz hayal edin…

hk, 2.11.2009, Viyana - Ankara TK 1894 / 9F

Schloss Leopoldskron Mektupları 2.



Pazar gününün bu saatlerini sevdiğimi söyleyemem: Haftasonunu eve kapanarak geçirmenin sıkıntısı yeni haftanın görünmez yükü ile birleşince garip bir ağırlık birikir yüreğimde. Ne kahve iyi gelir, ne yazmak, ne de pencereyi açıp derin derin nefes almak. Eskiden anneciğimi arardım, o da bu halime daima hazırlıklı olur ve “nasılsın çocuğum?” deme gereği bile duymadan anlatmaya başlardı, zira nasıl olduğumu çok iyi bilirdi. Sesini duyduktan birkaç cümle sonra o ağırlık bir buluta dönüşür, bulut kendine kaçacak bir yol arar, evin odalarını bile dolaşmaya fırsat bulamadan, anneciğimin sesindeki kuş cıvıltıları eşliğinde kalbimi terkederdi.

Şimdi havaalanında oturmuş yazarken farkettim de, anneciğim yine yanıbaşıma oturmuş, mırıl mırıl bir şeyler anlatıp duruyor, ne de olsa O’nun en sevdiği şehirdeyiz, 20 yıl önce el ele kol kola dolaştığımız sokakları, meydanları, gezdiğimiz müzeleri, “Mavi Tuna”nın Strauss notalarıyla dalgalanan serinliğini hiçbir zaman eskimeyecek o heyecanla konuşup duruyoruz.

Anneciğimi kaybettiğimde O’nun bir parçasının bir daha hiç ayrılmamak üzere ruhuma sızdığını hissetmiştim: Öyle ki, “içimde kendine bir yuva hazırladı ve oraya yerleşiverdi”. Böyle olunca daha önce birlikte yapıp yaşadıklarımız, çıktığımız yolculuklar, doyamadığımız ve hep özlediğimiz yerler benim “şimdiki zaman” yolculuklarımda yeniden durağım olunca, O’nun benimle konuşmadan edememesine hiç şaşmıyorum! (yoksa ben mi O’nunla konuşuyorum?)..

Bugün kendim ve dostlarım için aldığım hediyelerin hepsinde Sumika vardı, raflara uzanan elim ve karar vermekte zorlanan zihnime yardımcı oldu durmadan; bu yüzden biliyorum ki herkes hediyesini çok sevecek.. Anneciğimi yitirdiğimden ve ruhunun bir parçasını içimde barındırmaya başladığımdan bu yana geçirdiğim en güzel, en unutulmaz, en mutlu Pazar günüydü bu.

Yaşadığım kentten ve ülkeden uzaklaşmışken, orada yaşamak ve telaşına katılmak zorunda kaldığım anlamsız koşuşturmanın Schloss Leopoldskron’da duraklaması, anneciğimle yaptığım Pazar akşamüstü telefonlaşmaları gibiydi. İçimden kocaman ve kapkara bir bulut çıktı, havalandı, iki gün yağmur olup Salzburg’a yağdı ve bugün sokaklarda başbaşa, rahat rahat dolaşabilmemiz için güneşi açtı.
Mozart’ın evinde içime çektiğim nefesi tuttum, evime dönüyorum..

hk, Salzburg, 1.11.2009

Schloss Leopoldskron Mektupları 1.


Ankara'dan yola çıkalı üç gün olmuş bile; ben yazmaya başlamak için zaman kollarken, sabahlar akşamları, geceler birbirini kovalamış. Belki de telaşa kapılmanın tam sırasıdır şimdi, ne de olsa iki gün sonra buraya geldiğim gibi, herkes uykunun en kuytu yerinde iken dönmüş olacağım evime. Şimdi düşünüyorum da, aslında ev dediğimiz nedir ki.. eşyalardan ve nesnelerden mürekkep, dört duvar içine kapatıp, kendimizin kıldığımız minyatür bir evren. Yanımızda götürdüklerimiz, taşıdıklarımız, gittiğimiz yerleri kısa süre için bile "ev"e dönüştürebiliyor pekala da. Bu gittiğimiz yeri ne kadar benimsediğimize, kendimizi "ne kadar" oranın bir parçası yapabildiğimize bağlı aslında.

Üç gündür salonları, kütüphanesi, merdivenleri, bahçesi ve hatta ormanında gezinip durduğum bir evdeyim. Tarihçesi, yaşadıkları, yaşattıkları, ilk sahipleri, mimarı, ağaçları, gölündeki kazları, heykelleri ile uzak ve yabancı bir dünyayı temsil eden bu evde yaşarken kendimi hiç de konuk gibi hissetmediğimi farkettim.

Konuk gibi hissetmemenin ötesinde, Ankara'daki küçük, kısıtlı ve sevimsiz sosyal çevrenin dışına çıkmaktan, "demokratik açılım"la ilgili söylemleri dinlememekten, 3.sayfa cinayet haberleri ile şişirilmiş tv haberlerini izlememekten, toplumun H1 N1 aşısı ile ilgili endişelerini düşünmemekten, üniversitedeki elektrik tesisatı arızalarına katlanmak zorunda kalmamaktan ve daha saymakla bitiremeyeceğim yüzlerce deli saçmasından haberdar olmaksızın yaşamaktan son derece mutluyum.

Hani mümkün olsa, istifa dilekçemi Rektörlük makamına gönderip, Ankara'daki evimi en kısa sürede boşaltıp, Akide'yi de yanıma alarak yeniden "uzak"laşmak ve bu "uzaklığı" çok uzun bir süre koruyabilmek isterdim...

Zira şimdi olduğum yerden (bu bir başka uzak yer de olabilirdi kuşkusuz), Ankara'daki yaşantıma, sosyal çevreme, alışkanlıklarıma, rutinlere, sorumluluklarıma, olanak ve olasılıklara bakınca müthiş "gri", "zevksiz", "bunaltıcı" bir manzara ile karşılaşıyorum.
Bu manzaranın içindeyken duyduğum mutsuzluk ve sıkıntının derecesi, o manzaranın dışına çıkınca hafiflese de, geri dönmek zorunluluğu beni ürpertiyor ve hem aklımı / hem de ruhumu usandırıyor.

Üç günlük yolun sonunda diyeceğim budur.

hk, 30.10.2009 - Schloss Leopoldskron, Salzburg

27.8.09

"Yalnızlık Kederi" ile yolculuk


Yalnız çıktığım yolculukları sevdiğimi farkettim dün. İki tür yalnızlıktan söz ediyorum aslında, ilki bir yerlere giderken ardımda kimseyi bırakmamak ( eş, anne, baba, kardeş, evlat); diğeri yolculuğun her aşamasında kendi başıma olduğumu ve kendi kendime başedebileceğim bir yükü çekiştirerek / taşıyarak, zamanını ve duraklarını kendi belirlediğim bir yolculuğu kimseyle paylaşmadan tamamlamak. İlki müthiş bir özgürlük aslında, bazen “beni de bir geçiren, karşılayan, özleyen, merak eden olsaydı keşke” hissine kapılmakla birlikte, böylesinin daha iyi ve daha az mahzun eden bir hal olduğunda karar kıldım sonunda.

Yolculuğu yalnız yapmak daha dikkatli kılıyor beni, kendimi korumak/ kollamak konusunda daha özenli davranmamı sağlıyor hatta. Daha hafif valizler hazırlıyorum, fazla yüklerimi kargoyla gideceğim adrese gönderip / hamallıktan kaçınıyorum; havaalanına erken gidip bir fincan kahve içerek evden çıkana dek süren koşuşturmanın yorgunluğundan kurtuluyorum, uzun zamandır okumayı istediğim bir kitabın kapağını açmayı çıktığım yolculuğa bırakıyorum; böylece olabildiğince “özelleştiriyorum” yolculuğun “seferîlik halini”..
Zira bir havaalanı ile diğeri arasındaki tüm alan ve eylemler, - bekleme, yeme-içme, yolculuk, alışveriş - , yolculuğun başlangıç noktasını oluşturan ev ile, hedefteki ev ya da otel arasında yaşanılan özgürlüğü temsil ediyor. Bu alanlarda “yersiz, adressiz, eşyasız ve kimsesizim”, yaşam rutini dışına çıkmak / kendimle başbaşa kalmak için harika bir fırsat...

Bu yolculuğa çıkarken varış noktasında halletmem gereken işler konusunda endişelerim vardı; doğrusunu söylemek gerekirse “istemeye istemeye” gidiyordum. Kısa bir uçuş, sadece 35 dakikalık, öyle ki yola çıkılan ve varılan kentte şehir ile havaalanı arasında yapılan yolculuklar daha uzun sürüyor. Valizim sadece 12.3 kg. ağırlığındaydı, ondan kurtulunca bilgisayar ve kitaplarımı taşıyan çantamla kitap mağazasına yöneldim ve uzun zamandır okumak istediğim Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi” isimli kitabını satın aldım; 188 sayfa. Kapağında piyano taburesine dizlerinin üstünde “tünemiş”, dirsekleri bacaklarına yaslı, başı piyanoya doğru eğilmiş ve bu yüzden de “kamburu çıkmış” ve ellerini (sol elden yola çıkarak farzettiğim bir simetri bu) kulakları hizasında, tarifi pek zor bir yumuşaklıkta tutan bir Fazıl var. Bu fotoğrafı saatlerce seyredebilir, ayrıntılardan yeni ve küçük öyküler çıkarabilirim. Eskiden yaptığım gibi, “bana görüneni kısa paragraflar halinde ve hayal ettiğimce yazma oyunu”nu oynamak için mükemmel bir resim.. Kitapta yazılı olanları bilmeden sadece bu fotoğrafa bakarak, Fazıl’ın söylemiş olabileceklerini düşünürken Japon turistlere pasaportlarını dağıtıyor rehber, yolcuların isimlerinin sonuna hep aynı heceyi ekliyor, ismi okunanlar mekanik, yapmacık bir saygı ve telaşla ayağa kalkıp koyu bordo kapaklı pasaportlarını alıyorlar. Gürültücüler, birbirlerinden uzaklaşmıyorlar, ama birbirleri ile de ilgilenmiyorlar. İçlerinden kaçı Say’dan haberdardır, O’nun herhangi bir yorumunu ya da bestesini dinlemiştir diye geçiyor aklımdan. Rehber uzun bir konuşma yapıyor ve kalkıp gidiyorlar; yollarını kaybetmekten korkan bir balık sürüsü gibi hızlı, küçük adımlarla; isimlerini duyduğum ama bir daha hiç karşılaşmayacağım bu insanları, az sonra okumaya başlayacağım kitabın cümlelerine dalar dalmaz unutacağım.

Kapı çağrısı yapılıyor, oysa daha 25 dakika var uçağa binmek için. 106 numaralı kapıya yönlendiriliyorum, benimle birlikte / benden önce gelen yolcularla birlikte bir görevi yerine getirircesine beklemeye başlıyoruz. Kitabımın ( Fazıl’ın kitabının *) çantamda olması içimi rahatlatıyor birden; sanki tüm olumsuz olasılıkları ortadan kaldıracak ve beni kötülüklerden koruyacak bir muska gibi. O kitap yanımda ve sözcükleri gözlerimin önünde olduğu sürece herşey yolunda gidecek. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum, kitabın tek bir sayfasını bile açmış değilim henüz.

( Kitabım diyorum, ama o 188 sayfa aslında Say’ın değil midir ? Onun kitabı değil mi “Yalnızlık Kederi” ? O yaşamadı mı yazdıklarını ? Benim ve tüm okuyucularının yaptığı yaşanmış, duyumsanmış, düşünülmüş, belleğe kaydedilmiş olana tanıklık etmek değil midir aslında ? Yazılanlar üzerinde düşünmek ve onları içselleştirmek gayreti ile eşdeğer bir bağ değil midir burada söz edilen ? Yazılanlar okuyucu tarafından içselleştirildikçe Fazıl’ın kitabı, okuyucunun da kitabı olmaz mı bir anlamda ? Tıpkı mektuplar için söylediklerim gibi: “Yazma sürecinde yazarınındır mektup, ama zarflanıp postaya verildiği an artık sadece okuyucusunun.” Bu yüzden Fazıl’ın kitabı aslında “baskı sayısı x her baskıda ciltlenen kitap sayısı” niceliğinde okuyucuya ulaşmış ve bu basit matematik işleminin sonucunda ortaya çıkan rakam kerre içselleştirilmiş olmalıdır ( kitabı ödünç alarak okuyanları bu hesabın dışında tutuyorum).

Uçak Van’dan gelmiş, Ankara’dan yolcularını alıp İstanbul’a gidecek. Sadece beşte biri boş koltukların, onları da Ankara’dan binenler dolduruyor. Uçuş görevlisi koridorda bıkkın bir eda ile acil durum çıkışlarını gösteriyor; tekrarı İngilizce olan bu uyarılar silsilesi anlaşılması mümkün olmayan bir telaffuzla yapılıyor. Uçak çoktan kalkış pistine yöneldi bile; ön sırada oturan genç çiftin gürbüz ve sarışın bebeği, kucaktan kucağa dolaştırılıyor. Aklım Ankara’dan uzaklaşmaya hazır; dört haftadır ameliyatlı ön bacaklarını bir sincap gibi havaya kaldırarak, arka bacakları üzerinde duran ve boynuna geçirilen koruyucu yakalıkla ters çevrilmiş bir abajuru andıran Akide’yi de arkamda bırakarak, nasıl çözeceğimi bilemediğim sorunlar yumağına doğru havalanıyorum.

Artık Fazıl’ın cümlelerini okumaya başlayabilirim:

“ Ruhun dip noktasındaki yaşamın kıyısı
Arınmak...
Evrenin diğer ucuna bir çırpıda uçabilmek
Yaşamın uzun çizgisinde
Hür olmak...”

hk, 21.8.2009

14.8.09

bir proje mevsimi daha kapanırken...

benim için yaz proje mevsimi sona erdi,
bir süre nefeslenip, sonbahar işlerine / yolculuklarına,
sonra yeniden üniversiteye / derslere döneceğim.
yüzyıllar öncesinden "mozaik bir yürek" belleğime kaydettiğim,
ki o da hepimize yeter...
hk, 14.8.2009

7.8.09

bulutlu


19.Mayıs'dan bu yana yazmıyorum, oysa "yasemin mevsimi"dir şimdi İzmir'de.

Olan "şeyler"i aklımda evirip çevirince düşündüm de, -iyi ve güzel- olarak anımsanabileceklerin azlığıydı belki de yazmamı engelleyen. Olan oluyor, herşey de olacağına varıyor. Ben her defasında endişelendiğim, üzüldüğüm, hayal kırıklığına uğradığım, kara kara düşündüğümle kalıyorum.

Başkalarının yol açtığı üzüntüler, sıkıntılar bir yana beni korkutan iki deneyim yaşadım; ilki bir gece vakti kendi başıma geçirdiğim -kalp spazmı-, ikincisi ise, Akide'ciğin 5 kat yükseklikten bahçeye düşüp, ön bacaklarını kırması idi. O küçük bedeni kucağıma alıp, ağlayarak merdivenleri tırmanırken aklımdan geçenler; O'nu uzmanlara emanet edip eve dönerken duyduğum tarif edilmez üzüntü, başbaşa geçirdiğimiz yedi ay boyunca birbirimize olan düşkünlüğümüzün ardından Akide'yi yitirme korkusu...

Bu zor dönemin arkeolojik kazı projesi ile örtüşmesi, arazide çalışma zorunluluğu, peşpeşe gelen yolculuklar, düşüncelerimin ev - Akide - üniversite - kazı alanı arasında bölünmesi de "yazı yazma" eyleminden uzaklaştırdı beni.

Bulutlu bir dönemdi ve zaten sevmediğim yaz mevsimini daha da mutsuzlaştırdı.

Sonbahara yaklaştıkça rahatlayacağıma inandırdım kendimi; şimdi dört gözle kış'ı, evle üniversite arasındaki rutini, akşam anahtar kilitte dönerken çıngırağını çıngırtadarak kapıya koşan Akide'min güzel yüzünü bekliyorum..

79 gün boyunca susunca, "bulutlu da olsa bir yazı yazmalıyım", dedim kendi kendime. Hepsi bu.

hk, 7.8.2009

19.5.09

19.5.1954

Bugün meleklerimin evlenme yıldönümü.
Şimdi benimle olamasalar da, kendi kendime kutladığım.
Rıfat dedemin ilk evlenme yıldönümlerinde armağan ettiği bu
yağlıboya tablonun önünde beyaz zambaklar olurdu her 19.Mayıs'da.
Zambakları babam getirirdi, annem "düğün günü"nün hatıralarını anlatırdı.
İki bayram bir arada yaşanırdı bizim evimizde;
sanırım "bayram hediyesi" de bendim.
"Bir yastıkta kocayın" sözünü doğrularcasına, hiçbir zaman iki ayrı yastık koymadı anneciğim yatağına. İki başı gül kurusu rengi satenle kaplı, kılıfları kenar dantelleri ile süslü, tek ve uzun bir yastığa baş koydular 53 yıl boyunca.
Ne mutlu onlara ki bir yastıkta kocadılar.
hk, 19.5.2009

9.5.09

annem, anne annem ve bitenlere bir ek


Magritte

Geçen zamanın niceliği değil bana bu yazıyı yazdıran, ya da yazmayı özleyişim filan. Hiçbiri değil. Sadece kendi belleğime düştüğüm bir kaç kısa ve önemli notu kayıt altına almak.

Anneme gittim. İki kez. 7.Mayıs'da iki sene oldu o İstanbul'a taşınalı. "Boğaz manzaralı" ve erguvanlı bir bahçesi var şimdiki evinin, çok büyük değil, kendi boyunca bir toprak parçası. Kuzguncuk'ta, sahildeki eski ahşap caminin hizasında tam. Kuş sesleri içinde, yemyeşil, ağaç gölgeli ve deniz rüzgarlı. O'na gittim oturmaya; eskisi kadar konuşkan değil artık. O sustu, ben de sustum. Söyleyecek çok şey var da, susmak iyi geldi galiba. Annemin Bostancı'daki babaevinin bahçesine anneannemin diktiği filbahriler açmıştı, mis gibi. İlk gidişimde küçük bir demet filbahri götürdüm anneme, suya koydum, sevmiştir / sevinmiştir eminim.

Filbahri çiçeği

10.Mayıs'da bu defa papatyalarımla gittim onlara: Annem, anne annem, anne annemin yanıbaşında Tuvan'cık. Hepimiz için " anneler günü" idi ne de olsa. Anne annemle Tuvan'cık anneme komşular, aralarında merdivenli bir yol sadece. Onların bahçesini ot bürümüştü, temizledim, çapaladım, suladım. Sonra üçü de papatyalarını kucakladılar. Öylece oturdum, öylece sustular...

Eskiden yaşadıkları ve şimdi benim olan o güzel eve dönerken, dedim ki kendi kendime: "Annemin gidişiyle benim için -anneler günü- de yok artık".


hk, 16.5.2009

1.5.09

"mavi panjurlu ev"


Fotoğraftaki evin gerçek değil de, bir hayalin kurgulanmış görüntüsü olduğunu düşünmek için neden bu kadar çok sebebim var:

1. Gerçekleşemeyeceğine kanaat getirdiğim hayaller kurduğum için mi?

2. Kurduğum hayallerin gerçekleşmesi benim gayret ve olanaklarımı aşan koşulları gerektirdiği için mi?

3. Hayallerin sınır bilmezliği gerçeklerin sınır koyuculuğu ile çatıştığından mı?

4. Gerçekler ile hayaller arasında aşılması olanaksız ve pek derin / pek büyük / pek uzak boşluklar olduğundan mı?

5. Gerçekler hayalleri ürkütüp kovaladığından mı?

6. Hayaller gerçekleşecek olsa, gerçek hallerinin hayal edildiklerinden farklı olacağından ve hayalkırıklarının düşüncelerime / kalbime sırçalar gibi saplanacağından korktuğum için mi?

7. Kurduğum hayalleri gerçekleştirecek hevesim, gücüm, heyecanım her geçen gün azaldığından mı?

Soru işaretleri çoğaltılabilir kuşkusuz, sorular soruların mıknatısıdır zaten, zihin bir başlamaya görsün, peşpeşe, geveze bir kuş gibi söylenir durur kendi kendine. Üstelik soruları sormakla yetinmez, yanıtları da duymak ister. Ki yanıtların her biri, soruyu sorana, onun kendine yönelik sorgusuna dair birer bilgi paketidir. Bilgi paketleri açılır, "biliniverenler" bazen aklı, bazen ruhu, bazen de kalbi kamaştırır:

Bilgi acıdır, bilmek acıtır.

Hayaller ve gerçekler arasında bir ip cambazının temkinli ve dengeli adımları ile yürümek hiç kolay değildir.

Hayal gerçeğe katlanmayı, gerçek ise hayal ederken kaybolmamayı sağlar.

Mavi panjurlu ev'i görünce bunlar düştü aklıma, söylemeden edemedim.

hk, 1.Mayıs.2009

19.4.09

telve

Akşam vakti deniz, Hüseyin Avni Lifij

Anneciğim akşamüzeri oldu mu, anneannemin pirinç mangalında kömür ateşi yakardı ben çocukken. Kışın ve soğuk havada bile üşenmez, balkonda kömürlerin kor olana dek yanmasını bekler, sonra da üstlerini hafifçe külleyip mangalı içeri alırdı. Bir tepsinin içinde iki kişilik bakır bir cezve, biri orta boy, diğeri minyatür ( olsa olsa iki yudumluk) kahve fincanları, kahve ve şeker kavanozlarını getirir; mangalda Türk kahvesi pişirirdi. Benim fincanım minyatür ve mavi minelerle süslü olandı; iki grisiniyi kahveye batırarak yememe izin vardı, telveye de dokundurmazdı. O ağır ağır yudumladığı kahvesiyle tek bir -Gelincik-, sonraları -Bahar- sigarası tüttürürdü.



Kahve pişerken Huriye ninemi ve anneannemi anlatırdı annem. masal anlatır gibi, kahve kabarıp köpürmesin, fincanlara bölüştürülmesin isterdim ben, bu keyif uzadıkça uzasın diye.

Artık kahve bile elektrikli cezvelerde, bir kaç dakika içinde hazırlanıyor oysa. Vazgeçtim mangaldan, kömürden; havagazı ocağının küçük gözünde kısık ateşte pişirilen kahveler bile hem pişirenin, hem de kahveyi içeceklerin sabrını zorlayacağa benziyor.
Bir fincan kahvenin hatırı "kırk yıldan" "kırk dakika"ya inince, gönlün istediği de sohbet değil kahvenin ta kendisi oluverdi, farkında mısınız bilmem?
hk, 19.4.2009


11.4.09

kimyasal analiz

Jane Lund, "annemin elleri"


zaman zaman, başka zamanlara göre daha karmakarışık

ve karamsarlıktan kurtulamayan bir kararlılıkta gidiyor hayat:

-kimyasal bozulma-ya uğruyor ruh.

hiçbir -harici etken- kimyanın düzelmesine / normalleşmesine

yardımcı olmuyor.
...
kimya bozulunca susmak ve dinle(n)mek gerek
zira
böyle durumlarda yazmak karamsarlığı arttırdığı gibi,
kimyası bozulanın yazı sesiyle kendisini dinlemek zorunda kalmasına da yol açıyor
.
iyileşince gelirim elbet
hk, 11.4.2009

8.4.09

Piknik


Zamanıdır artık pikniğe gitmenin, diyor bahar karşılaması yapmaya pek hevesli ruhum. Ama nereye gideceğini bilemiyor şimdilik. Eski piknikler mi özlediği, yoksa kendi pikniğini mi kurgulamak peşinde henüz ben de anlayabilmiş değilim.

Bulut rengi bir sabah, yağmur yağdı yağacak. Fincanda yapraklarını demleyen çay, zihinde demlenen anılar: Eski Foça, Aliağa, Bülbül Dağı, Kirazlı Yayla; mangalsız / dumansız / salıncaksız piknik gezileri. Annem, babam ve ben. Papatya ve gelincik tarlaları, kayalıkların arasında sapsarı ve inatçı katırtırnakları. Piknik sepetinin içinden çıkan yiyecekler. Babamın resim defteri, kahverengi cam ilaç şişesi içinde su, suluboya takımı, fırçalar, kurşun kalem.
Bizimkiler alışıldık / bildik pikniklerden değil: Yaşlı ve anaç bir ağacın ( incir, ceviz, zeytin) altında konuşmak / mektup yazmak / kır çiçeklerinin resimlerini yapmak / şekerlemeye dalmak / doğayı seyretmek / papatya toplamak / gelinciklere sadece hayran olmak / kış solgunluğunu gidermek / "kır havası almak" için çıkılan birer yolculuk...
Eve dönerken, annemle babamın mırıltıya dönüşen konuşmalarını duyarak ve arka camın içine konulan biri büyük (anneciğiminki), biri küçük (benimki) papatya demetlerinin kokusunu içime çekerek uyuyakalırdım.
Piknik dönüşü evde demlenen çayın kokusu, "bir günlük ve tam zamanlı birlikteliğin" işareti olarak vazoları dolduran kır çiçeklerinin rahiyasına karışır, ertesi günün Pazartesi oluşu vız gelirdi.

Bir piknik sepetinin içinden neler çıkmalı?, sorusuna vereceğim yanıt, o zamanın "aile" geleneklerini çok zorlamasa da, anneciğimin listesinde yer almayan yiyecek-içecekler olacağı kesin. Pikniğin amacı "yemek" olmamalı aslında, -kırların, ağaçların, çiçeklerin, toprağın ve gökyüzünün yüreğinde nefes alır verirken-, bu var oluşun tadını çıkarmalı. Küçük bir soğutucu içine yerleştirilmiş meyveler, biraz peynir ve bir şişe beyaz şarap. Piknik sepetinde şarap kadehleri, tabak ve çatal bıçak, peçeteler; bu listeyi biraz evcilleştirecek -peynirli küçük börekler, sadece limon ve zeytinyağı ile tatlandırılmış patates salatası-.
Çocukların da katılacağı bir piknik için, soğutucuya meyve suyu / su ve köfteli sandviçler eklemek yetecek.

Yağmurlu ve serin bir bozkır şehrinde kurduğum bu düşler ne zaman, nerede gerçekleşir bilmiyorum; ama sabırla bekliyorum.
Bahar ağaçlarının altında bir piknik için "pembe -petit- kare" astarlı bir sepet hayal ettim. Şarabın pembe olması şart değil; asfalt / kaldırım / trafik lambaları / binalar / taşıt araçları / kalabalık olmasın yeter...


Bir de unutmadan: Gelincikler koparıldılar mı hemen solar / yapraklarını dökerler, bu yüzden en iyisi onları kırda bırakmak / izlemektir. Papatyaların taç yapraklarını sevgisinden emin olamadığınız kadın / adamlar için yolmak ise, düşünebilme yeteneğinden yoksun bırakılmış bitkilerin dahi kabullenemeyeceği bir akılsızlıktır.

Cengiz usta'nın ezberimdeki şiiri ile bitiriyorum "piknik" hayalimi :

gibi *

bir damla ile seviştiniz mi
bir papatya ile ya da
sarı tozlar dudaklarınızda

hk, 8.4.2009

* Cengiz Bektaş, Zeytinli Fırın Sokağı, Cem Yayınevi 1981

7.4.09

yavaş yavaş...

...
dışarda yağmur yağıyor*
gitme vakti benim için
biraz yürüsem altında
belki yıkanır içim
...
Bu kedili fotoğrafı seviyorum / ama bilmiyorum sahibi kimdir, bütün gün yağmur yağacak, hırkamı giydim yine, tombul bardakta demli çay, yazılar / raporlar / kitaplar arasındayım.
Bu sabah pencere önündeki yaz masamda oturup mektup yazdım, dolmakalemle, fildişi rengi bir deftere, 40 yaprak / 80 sayfa o defter, her gün en az iki sayfa / 1 yaprak; ince uzun, dikdörtgen sayfalar. Klavyenin ve beğenmediğim / yanlış yazdığım her sözcüğü, ifadeyi hemen değiştirivermenin imkanı yok; çalışkan sağ elimin titrediği de oluyor üstelik.
Ama öyle olmalı, öyle yazılmalı mektup(lar), benden yazılana kalmalı.
Yağmur hiç durmadan, çay hiç durmadan.
Tembel sol elimin içinde, baş parmağımla bileğimin arasında bir heyecan kesiği / Akide ile oyun oynarken edindiğim. Sol elimi hissediyorum, acıyor çünkü.
Hissedemediklerim için telaşlanmalı mıyım / üzülmeli miyim?, diye soruyorum kendi kendime.
Cevabını veremeyeceğim sorular sormanın ne alemi var oysa.
Mektup yazmak istiyorum aslında, burada değil / soğuk ve yağmurlu -ilkbahar- penceremin önünde. Başımı kaldırsam denizi görecek gibi; ya da dede evinin bahçesindeki palmiye ağacının yaşlı yapraklarını.
Bir de dün gece üşenmedim saydım. Yazılarımın altına eklediğim "değerlendirme" kutucuklarını işaretleyen okur sayısı azami 4. Dedim ki "yorum yazmaya eli gitmeyenler, işaret koymaya da üşenmiş olamazlar ya".
Böylece kabullendim: benim 4 okurum var.
E ben de bir başıma yazdığıma göre yazılarımı, "burada 4 okura 1 yazar düşüyor" sonucuna varıp, huzura kavuştum.
yavaş*
yavaş
yuvarlanıp sallanarak
yarana otlar basarak
varacağın asude park
seni içine alacak
herşey mazide kalacak
yavaş
yavaş
yavaş
yavaş
zaten kardeş gibidir
barış ve savaş
herşey yoluna girer
yavaş
yavaş
yavaş
yavaş
hk, 7.4.2009
* yüksek sadakât, katil&maktül

6.4.09

Aile yadigârı yüzükler

Edgar Degas, Melankoli


"siyah taşlı bir yüzüktür
yaslı parmaklar tanır onu "

G.Akın



I.
Aile yadigârı yüzükler, ya kadife muhafazalar, ya da kartonu hafifçe tüylenip, içindeki pamuğun rengi sararmış kutucuklarda saklanır.Biraz da bu yüzden, görücüye çıktıklarında -neredeyse törensel- bir eda ile açılır, ve bu eski, yıpranmış kılıfın yüzüğün değerini belirgenleştirdiğinden kimse, -hem de gençliklerinden beklenmeyecek bir anlayışla-, süphe duymaz.

Onlar (diğer tüm mücevherler gibi) muhafazalarının -eskimiş, modası geçmiş, solmuş- ama yine de zerafetini yitirmemiş giysisi içinde-ağırbaşlılık, bilgelik ve (yürek burkan bir) hoppalık arasında salınmayı sürdüren yaş'lı kadınlar gibidirler.


II.
Yüzükleri koruyan muhafazaların, ustaca kalıplanmış, kapakları hafifçe yükseltilmiş, kilit mekanizmaları hatasız işleyen marifetli biçimleri bir yana, üzerlerini kaplayan kumaşın,

- ki, siyah, şarap kırmızısı, gece mavisi, mor kadifedir -, kapak açılmadan önce okşama isteği uyandırdığını hangi kadın inkâr edebilir ?


İtiraf etmeye yanaşmasalar da (ki, bu bazen çekingenlik, bazen aile terbiyesi, bazen reddetmeye olan yatkınlıktandır), o yüzükleri takan / takmayı hayal eden kadınlar da bu kadife kutular gibi okşanmayı geçirirler akıllarından hep.

Okşanarak sevilmeyi, parmaklarındaki aile yadigârı yüzüklerin muhafazaları gibi...


III.
Aile yadigârı yüzükler ilk sahibelerinin beğenilerine sunulmuş (sevgililer, nişanlılar, eşler tarafından) hediyeler olabileceği gibi; onların kişisel kararı ile alınmış olmaları da mümkündür.Yapıldıkları dönemin modası kadar, kendilerini yaratanın becerisini, sanat gücünü, ustalığını da yansıtırlar; bu yüzden hem her aile için "biricik", hem de farklı ailelerin alçakgönüllü hazinelerinde "birbirinin eşi, ya da çok benzeri" olduklarını bilmezlikten gelerek bekleyen "kızkardeşler" gibidirler.


IV.
Aile yadigârı yüzükler ilk sahibelerinin yüzük parmağına göre alındıkları için, sonraki sahibelerinin parmaklarına uymakta zorluk çıkartabilir.Bu yüzden işte, birden fazla defa genişletilip, daraltıldıkları / yeni parmaklarda pırıldayabilmek için çilekeş sıkıntılara katlandıkları için de benzersizdirler.


Yine de "aile yadigârı bir yüzüğün" belleğinde, yeni sahibeleri tarafından kullanılmanın bu değişikliklerden daha içsel bir anlamı vardır: Kim ne derse desin, onlar en çok kuyumcudan çıkıp da,muhafazaları ilk kez açıldığında karşılaştıkları kadının çehresini severler.

O çehredeki "mutluluğu, coşkuyu, hayranlığı, müteşekkir gülümsemeyi ve gururu" hiç unutmaz; sonraki her sahiplenme töreninde, göz göze geldikleri yeni çehreyi bu ilk ve en güzel çehre ile karşılaştırırlar.
Her yeni sahibe niceliği değişse de içeriği hep aynı kalan bir hayal kırıklığıdır bu yüzden.


V.
Böyle her yüzük, kendisini taşıyan ve gösteren elin "iyi günleri"ni bilir daha çok.Zira muhafazalarından, evlilik ve sünnet törenleri, nişanlar, bayram ziyaretleri, misafirlikler, kutlamalar için çıkartılır, iyi günleri anımsatır, onlar için saklanırlar. Ama işte, "aile yadigârı bir yüzüğün" belleğinde, sahibesiyle paylaştığı anlar "iyi günlerle de sınırlı kalsa, "diğer, sıradan ve dertli günlerin" bilgileri de vardır.

Zira yüzük parmağını halkaladığı yerde, tüm ara zamanların imlerini saklayan -şifresi çözülmeye yatkın- kalp atışlarını dinlerler.


VI.
Aile yadigârı yüzüklerin belki de en çok korktuğu (kendi anlamlarına denk diğer mücevherler gibi) iki hal ise: Kaybedilmek ve ailenin dışına çıkmaktır. Biraz da bu yüzden, en kederli, yalnız ve endişeli olan yüzükler antikacı dükkânlarının, kuyumcuların vitrinlerinde bekleyendir; sahiplenilmeye en gönülsüz hem.


VII.
Biri'nden yadigâr kalmak, -bu, eski püskü kadife bir muhafazanın içinde saklanan, yirmi dört ayar altın halkalı, elmas bir yüzük bile olsa-, uzak ve yakın geçmişi red ya da inkâr edemeyen bir hüzün halidir.


hk, 29.3.2003, parmağımda kendimden yadigar siyah taşlı bir yüzükle.

5.4.09

akıl akıldan üstündür, ya kalp kalpten?

Leylâk mevsimi gelmedi de, ben sabırsızlandım.
40'lı yaşlarda kız arkadaş sahibi olmak ile ilgili iki yazı yazmıştım yakın zamanda, okuyanlar anımsar. Aslına bakarsanız, anneciğimden sonra neden çok yalnız kaldığımı / neden kız arkadaşsız bir hayatım olduğunu açıklamış, tam da orada bırakmıştım. Zira düşünüyor ve inanıyordum ki, -aklım gibi kalbim de -uzun zamandır görüşmediğim kız arkadaşlarımla bağımı tazeleyecek, hatta bugünki aklıma uygun yeni arkadaşlar edinecek kadar hevesliydi. Başka bir deyişle -bir eksikliğin- farkına varmış, bununla ilgili atabileceğim adımlar olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Derken kendimde bir gariplik sezdim: Günlerdir yazıyor / konuşuyor / haberleşiyor / gülüyor / ağlıyorduk ve ben kendimi giderek bu paylaşımın sorumluluğunu taşıyamayacak kadar yorgun hissediyordum. Başlangıçta "can-ı gönülden" sürdürdüğüm iletişime aklımı veremez oluncaya dek devam etti bu hal. Haberleştiğim üç kız arkadaşım vardı, bir an geldi üçünden de elimi eteğimi çektim, susuverdim.
Biri hiç ses etmedi, benimle birlikte sustu.
Biri "ortadan birdenbire yok olmamın nedenini sordu" ve "ben her zaman buradayım", demekle yetindi.
Biri " bu suskunluğa kendisinin neden olduğunu düşünüp, özürler diledi, mektuplar yazdı".
Ben ise, susarak ve paylaşmayarak yeniden eski tenha hayatıma döndüm. Beceremediğimi kabullendim, beceriksizliğimi itiraf etmeye karar verdim. Bir de dedim ki kendi kendime: "Neden yitirdiğin tüm güzel ve değerli varlıkların yerini doldurmaya çalışıyorsun ? Neden kendini başka biri gibi olmaya zorluyorsun ? Neden altından kalkamayacağın sorumluluklar alıyorsun ? Neden sana değer veren, seni seven / önemseyen arkadaşlarını üzüyorsun ? Neden değişmek istemezken, değişmeye çalışıyorsun ? "
Kalbim bu defa kifayetsiz kaldığı, hayalleri kırıp döktüğü, beceriksizlik ettiği için üzgünüm.

Zira kalbimden üstün kalplerle karşılaştım...
hk, 5.4.2009

yaz köşesi'nden ilk yazı




Oldukça uzun (dörtbuçuk saat) süren ve yorucu bir taşıma, sürükleme, yer arama, yeniden düzenleme, silme süpürme, yerleştirme uğraşının ardından "yaşam odam" yeni görüntüsüne kavuştu. İstediğim gibi az eşyalı; fildişi / beyaz / yeşil (ve mobilyadan dolayı siyah-kahverengi) renk skalasına sahip; daha ferah / penceresinin önü açık ve aydınlık (kış nedeniyle pencere içinde boylarını ve boyunlarını uzatan sardunyalar balkona çıktılar), iki çalışma masalı (biri pencere önünde, örtülü, menekşeli) bir yaşam odasına kavuşturdum kendimi.

Bu düzenleme sayesinde mutfakta da bir kitaplığım oldu üstelik!


Artık başımı kaldırır kaldırmaz evin tam karşısındaki sokağı, tanımadığım sokak sakinlerinin balkonlarını, bir de çatıların üstündeki toz mavi gökyüzünü görüyorum. Öğleden sonra güneş geliyor yaşam odama, perdeleri tamamen indirip yazmak pek hoş olacak gibi. Dün akşam dedim ki kendi kendime, "keşke bilgisayarımın -masaüstü arka planı-gibi değiştirebilseydim penceremden görünenleri". Kişiselleştirilmiş pencerelerimiz olsaydı, aynı apartmanın farklı dairelerinden farklı manzaralar izlenseydi; hatta bu görüntüler mevsimlere / pencereden bakanın ruh haline / olmak isteyip de olamadığı yerlere göre değiştirilebilseydi.

Gölköy'den Türkbükü, Toros Demirdöven

(Lise yıllarımdan itibaren annem ve babamla Eylül ayında gittiğimiz -eski- Gölköy'ü çağrıştıran bu fotoğrafı seçtim ilk -pencere üstü görüntüsü- olarak, ancak dalgaların kumsala vurmasını, rüzgarın uğuldamasını da istiyorum: Durağan değil, devinen bir görüntü.)



Ben eşyalarla güreşirken, Akide evdeki hareketten pek memnun koşuşturmaktaydı. Saksıların üstünden atlamalar, elektrikli süpürgeden kaçmalar, pencere kenarına zıplayıp sokağa bakmalar, "elim sende" oynamalar... En az benim kadar yorulmuş olmalı ki, akşam güneşinin rehaveti ile kendini hala kış giysisi içindeki kanepenin üstüne atıp, tatlı bir uykuya daldı sonunda. Onu uyandırmamak için kanepenin yaz giysisini giydirmeyi bugüne bıraktım.

Son iki haftadır kendi sokağımda eşya nakliyat şirketlerinin -evden eve taşıma- yapan araçlarını ve yük taşıyıcılarını görüyorum hep. Hatta akşam geç vakit, kendi katımdaki kiracılardan birinin son eşyaları yüklenirken rastladım; benim boyumda ve otuzlu yaşlarında bir adam sırtına bağlanmış iki kapılı buzdolabını, sırtı / boynu ve başı ile destekleyerek indiriyordu merdivenlerden. "Sakin ve usturuplu adımlarla, geri geri indiği basamakları sayıyor mudur ?", diye geçti aklımdan. Bir kapı eşiğine büzüşüp, benim önümden o dev buzdolabı ile manevra yapışını ve iki büklüm olmuş gövdesinin temkinli adımlarla aşağıya inişini izledim; hayret / korku / endişe / saygı / üzüntü karışımı bir duyguya kapıldım elimde olmaksızın.


Ada vapuru, Gökhan Tiryaki

"Aklımdan her zaman geçerdi. Kalemi kağıdı kaptığım gibi iskelenin kapısındaki gazinoda denize karşı oturup bir aşk hikayesi yazayım dedim. Ne zamandır yazamadım.

Denize, çamlara, yelkenlilere karşı bir sevgi hikayesi, yalandan bir kadın yaratayım, varsın olmasın dünya yüzünde ne çıkar. Hayalden daha güzeli mi olur. İşte altı buçuk vapuru geldi. Zor ama karşılıklı bir aşk olsun. Sevilecek yerim yok ki sevsin beni. Onun da pek sevilecek yeri olmasın isterse... Ama seveyim.

Vapurdan çıkınca yüreğim çarpsın. Bu vapurdan çıkmayınca öteki vapuru bekleyeyim.

..."

Sait Faik Müzesi Arşivi No.61 , Büyüyen Eller - Sait Faik Abasıyanık , YKY 2007

Yaz köşesinden ilk yazımı, penceremde olsun istediğim görüntüyle uyumlu bir öykü taslağı ile bitirmek istedim. Sahi ne işim var Ankara'da benim ?

hk, 5.4.2009

4.4.09

bu köşe kış köşesi, şu köşe yaz köşesi

Baharlarda evin düzeni, yaşam odamın (başka evlerde bu mekana salon/misafir odası deniyor) tasarımı, renkleri, içindeki eşyaların yerleri konusunda bir "dellenme" hali hasıl oluyor bende.

Hani mümkün olsa bütün eşyaları kapının önüne koyup, dört duvar arasında -minimum- ayrıntılandırılmış bir ortam yaratarak yaşamak niyetindeyim. Bunu bir türlü ( ya da dilediğim derecede) başaramıyorum. Olanla yetinmek ve işlevsel olmayan herşeyden kurtulmak hevesi uzun zamandır dolanıyor zihnimde, küçük adımlarla / tilki gözlerle çeliyor aklımı. Kalabalık (insan kalabalığı, düşünce kalabalığı, eşya kalabalığı, duygu kalabalığı) artık çok yoruyor beni, biliyorum.

Bir kaç haftadır pencereye / ışığa yaklaşmak, güneşe yanaşmak isteği var içimde. Yazmam gerekenleri (buradakileri değil, akademik olanları kastediyorum) ortaya dökmem, biriktirdiklerimi kitaba dönüştürmem için sanki pencereye uzak bu köşeden kalkıp, (güneş enerjisi ile çalışan hesap makineleri gibi) şimdi bitkilerin işgal ettiği karşı köşeye taşınmalıyım.


-bu köşe kış köşesi, şu köşe yaz köşesi- diye tutturuyorum kendi kendime. Tutturunca da, dipten temelden bir değişiklik için uygulanması pek zor planlar yapmaya başlıyorum. Oysa hiçbir plan çok uzun vadeli olmamalı, bir gün içinde / bir haftasonu süresince gerçekleştirilip, hemen içinde yaşanmaya başlanmalı. -Uzun vadeli planlar "şimdilik" gidilemeyen / yaşanmayan evler için yapılabilir ancak- diyorum kendi kendime ( Karşıyaka'da denize karşı bir çalışma masası, Bostancı'da duvarları kitaplıkla kaplı bir çatı odası); ama bir an önce de o evlere gidilip yaşanmalı... Değil mi ki zaman duruyor (!), biz onun içinden hızla geçiyoruz, nerede, nasıl, kimlerle geçtiğimiz / geçerken ne yaptığımız, ne kadar mutlu / mutsuz olduğumuz aslolan.


Kitaplarımın sayısı arttıkça, onları nasıl saklamam / korumam / dizmem / gruplandırmam gerektiğini düşünüyorum; benimkiler ne ki, ya babacığımın kitapları... Bazen öyle geliyor ki bana, aile yadigarı olan arşivi değerlendirmeye / yazmaya / belgelemeye / kataloglamaya şimdi başlasam, ömrüm ancak yeter sonuçlarını görmeye.


Birazdan bu pencereyi kapatıp, yaşam odamı alt üst edecek değişiklikler yapmaya gideceğim. Bu sırada -gözden çıkaracaklarıma- , kapının önüne koymak istediklerime de karar vereceğim. Kullanmadığım, artık kullanmak istemediğim, ya da benim için hayatı "kalabalık" eden nesneleri bir kumbarada biriktireceğim. Bu nesneleri kumbaraya atarken, her birinin "bendeki öyküsünü" yazmayı da ihmal etmeyeceğim. Kumbara "birfincanyaseminçayı"na eklenecek. Kumbarada birikenlerden sevip, beğendiği olanlar bana haber uçurur ve beğendikleri nesneye kendilerince bir değer biçmeye üşenmezlerse, nesne onların olacak. Böylece ben tenhalaşırken, okurlar kalabalıklaşacak...


Akşama / sabaha, içinde köşe kapmaca oynadığım yaşam odamın -yaz köşesinden- yazmak hevesi ile gidiyorum; "tebdil-i mekânda ferahlık vardır" sözünü hayata geçiremeyen herkese önerilir, yaşadığınız odadaki eşyaların yerlerini değiştirin / bahar geldi - yaz kapıda / denize karşı olmasa da pencerelerinize yanaşın. Hiç olmadı pencere önüne sıralanmış sardunya saksılarına daha yakın olur, çiçekleri ile gözgöze gelirsiniz..

hk, 4.3.2009

3.4.09

müze dediğin...

yazlık elbise


Bugün bir "müzecilik sempozyumu"na katıldım; -üniversite müzeleri- üzerine deneyimlerin paylaşıldığı bir toplantıydı. Çağrılı müze müdürleri, üniversitelerin farklı fakülte ve bilim dallarının barındırdığı müzelerinin kuruluş öykülerini, koleksiyonların nasıl oluşturulduğunu, yitirilenleri / kurtarılanları / korunmak istenirken yok edilenleri / "müzeleştirdikleri" mekânları, hedeflerini / ziyaretçileri / sorunlarını anlattılar birbiri ardına.


Hepsinin ortak bir özelliği vardı: müzeci değillerdi. Bilim insanı idiler, koleksiyonunu yaptıkları eşyaları / sanat eserlerini / doğa örneklerini çok iyi tanıyor ve sınıflandırabiliyorlardı, bu eşyalar hakkında ciltler dolusu yayın da yapabilirlerdi; ama gelin görün ki büyük çoğunluğunun müzeciliğin yöntemlerinden, ilkelerinden, koleksiyon yönetiminden, koruma planlamasından haberi yoktu. Toplamaya, biriktirmeye gönül vermiş; kimileri büyük güçlüklerle başa çıkarak koleksiyonlarını sergilenebilir hale getirmişti. Ama hiçbiri "müzeci" değildi.


Sempozyumun açılış konuşmasını yapan ve bu toplantıyı düzenleyen -öğretim üyesi koleksiyoner- ise ( müze müdürü sıfatını bilerek kullanmıyorum) çağımızda -müze için ön plana çıkanın ziyaretçi olduğundan, koleksiyonların önemini yitirdiğinden; artık sanal müzeler kurulmakta olduğundan bile dem vurdu.


Konuşmacılardan sadece biri müzenin sorumlulukları arasında "koruma"dan söz etti.


Benim ve öğrencilerim için ilginç / sarsıcı / zor bir deneyimdi.

gut hastaları için tekerlekli sandalye


Toplantı bittiğinde öğrencilerim -Hocam, neden hiçbir şey söylemediniz?", diye sordular. "Konuşmacılara söyleyebileceklerimin altı saat boyunca dile getirilen pek çok saptamayı çürütecek içerikte olacağını, zira söze - sizin müzeleriniz değil, koleksiyonlarınız var- diye başlamam gerekeceğini", anlattım onlara. İlk kez -dolaylı bir yoldan değil de-, kendi kulakları ile duyup, gözleri ile görerek farkettiler bu ülkede devlet (ve üniversite) müzeciliğinin ne menem bir şey olduğunu. Sanırım bir adım, hatta bir kaç adım birden yaklaştık birbirimize.

mekanik at



Toplantı salonundan çıkarken şaşkındım aslında, "bilimin, araştırmanın, eğitimin" çekirdeği üniversitelerin -müzeciliğe yaklaşımlarının müzecilik biliminden alabildiğine uzak olması- ne garipti.

Bir gün böyle geçti, ben günü geçemedim daha

hk, 3.4.2009

Son not: Yazıyı aralayan resimler Londra'daki Victoria&Albert Müzesi Koleksiyonu eserlerine aittir.

2.4.09

3 x 10 standardı

279. kayıt, 2.nisan.2009, 23.07



ne kadar sıkıcı, sıkıntılı, durağan, yalnız bir birey olduğumu düşünmekteyim.
resimdeki hayali kırların yeşilini, somon rengi bulutların arkasında ışıldayan
hayali güneşi ve onların üstünden kayıp gidecek balonları bu yüzden sevdim.


son günlerde -başkalarını okumaya-, onların yaşadıklarını, düşündüklerini, yazdıklarını, sevdiklerini, yaptıklarını izlemeye başladım. ya da "başlamıştım" diyelim, zira gördüklerim ve okuduklarım -kendime karşı hoşgörüsüzlüğümü arttırmaktan başka bir işe yaramadı-; ben de bu cesaret kırıcı serüvenden vazgeçip, kendi kuytu dünyama döndüm.

dolu dolu geçen yaşamlarını, mutluluklarını, uğraşlarını, sevgililik hallerini, becerilerini, yaptıkları sporları, daima fit ve enerjik oluşlarını, içtikleri şarapları, dinledikleri müzikleri, izledikleri filmleri ( karşılaştırmalı olarak), okudukları kitapları, gittikleri ülkeleri, katıldıkları dans yarışmalarını, kırdıkları rekorları anlatıp duruyorlar.

öyle ki, okuduklarım aklıma (duyduğumda kulaklarıma ve sahibine inanamadığım) bir cümleyi getiriyor sürekli: "keşke on kilo daha zayıf, on santim daha uzun, on yaş daha genç olsaydın".

Piyale Madra'nın bu karikatürü "3x10" olarak özetlediğim eril beklentinin hangi hallerde önemini yitirdiğini açıklamıyor mu aslında?

başkalarının yazılarını okurken ( kabul etmeliyim ki, Türkçesi güzel / düşünce ve saptamaları güçlü / anlatımı renkli / okuyucuyu sürükleyen / etkileyen işler hepsi de ), yazı sahiplerinin her tür "yüksek" beklentiyi karşılayabilecek donanıma sahip olduğu hemen anlaşılıyordu...

ister istemez "demek ki", dedim kendi kendime, "bulunmaz hint kumaşı değilmişsin"

Jane Lund, portrait of a woman

bu kırılganlığa yol açan bedenin ve aklın yaşı büyürken, ruhun genç kalmasıdır belki de , kimbilir.

ama düşünüyorum da, şimdikinden on yaş daha genç ve yirmi kilo daha zayıfken bile boyum aynıydı: demek ki beklentiye zemin oluşturan ölçütleri asla yerine getiremeyen biri olmuşum hep. on sene önce yazmak istiyor, yazamıyordum üstelik. tenis oynamaya, kayak yapmaya, dans yarışmalarına katılacak kadar tango bilmeye, 38-40 beden giysiler giymeye, yüksek topuklu ve dekolte ayakkabıların içinde şahane adımlar atmaya, üç lisanı mükemmel konuşmaya, bir yandan zengin ve mükellef sofralar kurarken, diğer taraftan kariyer yapmaya ve Mozart'ın piyano sonatlarını çalmaya yetecek enerjim, zamanım, yeteneğim, olanağım ve hevesim de olmadı hiç.

Bu yüzden karar verdim, H'de sahip olduklarım ve H'nin yazdıklarıyla yetineceğim yine:

Ne kadar sıkıcı, sıkıntılı, durağan ve yalnız biri olduğumu aklımdan çıkarmadan tabii.

hk, 2.4.2009


31.3.09

yanılsamalar

sanatçısını bilmediğim iki fotoğrafın aklıma getirdiklerini yazacağım uyumadan önce. zira zihnimin karışıklığı ile ayarı bozuk ruhumun git gelleri arasında kaldım, işim zor.





bardağı andırır cam bir vazonun içinde, bir kaç parmak suyla canlı duran boynu bükük bir kaplanpost. üstüste binmesi istenen görüntüler öyle ustalıkla hesaplanmış ki, uzak arkadaki kadının dönerken havada dalgalandırdığı eteği gibi duruyor çiçeğin yaprakları.




işte bir fotoğraf daha, bu da aynı sanatçının olmalı.


her iki kadında da bedenler ile çiçeklerin örtüşmesi gerçek ve gerçeküstü bir görüntü yaratıyor. kimse onların taç yapraklarından yapılmış birer etek giydiğini inkar edemez ve yine de bir sonraki karede kadınlar o çiçekleri vazodan çıkarıp dudaklarına götürseler, fotoğrafı izleyenler az önceki algılamaya yol açanın fotoğrafçının bir oyunu olduğunu söylerler.

yaşamda böyle ne çok yanılsamaya kapıldığımı farkettim yakın zamanda. hatta bu yanılsamaları başkalarının değil, kendi maharetimle kendimin yarattığını da anladım. yıllara yayılmış, ustalıkla ve incelikle hazırlanmış yanılsamalar bunlar. -kandırmaca- ya da -hile- de denebilir tabi.


"yakın alanda şimdiki zaman görüntüleri ile, uzak alanda miş'li gelecek zaman hayalleri."


bir masal gibi anlatmışım kendime, anlattığım masallara da bir güzel inanmışım. kendi masallarımla uyumuşum yani, e hal böyle olunca yarattığım masal kahramanları da ben onlara can-ı gönülden inandığım sürece, düşündüğüm / güvendiğim / sevdiğim / özlediğim gibi olmuşlar. aslında öyle olmasalar da, uzak arka alanda birer -flu- siluet iken, benim gözüme öyle görünmüşler.


bir başka deyişle, onlar uzak arka planda -öylece dururken- ben hiç durmadan ruhlarını / düşüncelerini / niyetlerini / eylemlerini olduğundan farklı gösteren çiçekler yerleştirmişim cam vazoların içine. ne zaman ki çiçekler solmuş, taç yaprakları dökülmüş, masallar da tükenmiş.


masal kahramanları gerçek üstü'nden inip, uykudan uyanmış H'nin önüne gelivermişler...


gökten üç elma düşmemiş.


zaten düşse de elmaların çürük olma ihtimali çok yüksekmiş.


amasya elması seven masal prensi bu yüzden masaldan kaçmış.


***


yanılsamalarınızdan kurtulun bir an önce, canınızı yakmayın.


hk, 31.3.2009

kiraz çiçekleri


bir nisan'ı beklemedi bahar, bugünden donatıverdi sokakları. ısıttı, ısındı, şaşırdı, şaşırttı. bu yüzden belki de, her zamankinden daha fazla istedim Regent's Park'da olmayı. buradan, buradakilerden, oradan, oradakilerden uzaklaşıp, bir süre için başka bir coğrafyada, başka bir iklimde, başka bir gökyüzünün altında yaşamayı. kitapevlerinde dolaşmayı, kırtasiye ve sanat malzemesi satan mağazalarda kendimi kaybetmeyi, havaalanlarında hiçbir yere ait olmadan kahve içmeyi, uçak koltuklarında hayaller kurmayı, yorgunluktan sızarcasına müze dolaşmayı, içinden nehirler geçen ve köprülerinden bisikletlerle geçilen şehirlerde yürümeyi saatlerce.

"ciddi" bir toplantıdan çıktım akşamüzeri. güneşin batışını erteleyen yaz saati uzatmalarının rahatlığı ile yürüdüm sokaklarda, "keşke spor ayakkabılarım olsaydı ayağımda" diye geçirdim içimden. keşke bir göl kıyısında olabilseydim, ya da bir ormanın dalgın sessizliğinde, ya da hiç olmadı Kadıköy'den Bostancı'ya uzanan sahil yolundaki kahve dükkanlarından birinde oturup, keyif yapabilseydim kendi kendime.

ne yapmak istediğimi düşünüyorum eve geldiğimden beri. Nigel Kennedy yanımda. az eşyalı bir valiz, defter kalem / emektar defter-bilgisayar / fotoğraf makinem; gitsem gidebildiğim kadar uzağa. gittiğim yere alışmadan yeni bir yere hemen, "o yerler bitene dek", yerler bitmez ki zaten.

baharla gelen yorgunluk değil bu: yolculuğa çıkmak isteği / dere tepe gitmek / kimselerle konuşmadan, kimselere hesap vermeden, öylece gitmek / gitgide azalarak, hafifleyerek, dinlenerek: geri dönmek mecburiyeti duymadan. sadece gitmek.

gitmek isteyeni tutan nedir?
gitmek isteyeni tutan kimdir?
gitmek bir kere girdi mi insanın aklına, onu kim tutabilir?

kağıttan çiçekler kessem, kumaştan bulutlar diksem, vivaldi / mozart / chopin / beethoven / brahms / bach / tchaikovsky / liszt / shubert / dvorak / mendelsohn / handel / debussy dinlesem, çektiğim fotoğraflardan kolajlar yapsam, sayfalarca yazı yazsam, sayfalarca ağlayıp, sayfalarca gülsem, resimler çizsem eskisi gibi, çizdiğim resimlerle konuşsam; kimseyi beklemesem / kimse de beni beklemese, müttefik olsak / ittifak kursak yalnızlıkla, gül gibi geçinip gitsek...


kiraz ağaçlarının çiçekleri
ve
benim için
akşam oldu,
öyleyse
iyi geceler herkese.

hk, 31.3.2009

29.3.09

"hassas mumya" üzerine bir yazı...




"Ölen insan bir ipek böceği kozası gibi sarıp sarmalanmakta ve öbür dünyada bu kozadan, yani mumyadan çıkıp uçacak bir kelebek gibi hayatına devam etmesi umulmaktaydı... ", diyor bir yazar.

British Museum'daki Mısır mumyaları ve sandukalarını ilk görüşümün üstünden 20 sene geçmiş. Beni en çok mumyalanmış kediler şaşırtmıştı o zaman, insanların birlikte yaşadıkları bu sevgili dostlarından vazgeçememeleri, onları da "yeniden doğmak" üzere hazırlatmaları bir vefa örneği olarak yer etmişti aklımda. Mumyalanmış kedilerin bandajları üzerine yüzleri ayrıntıları ile çizilmişti: Dik kulaklı ve iri gözlüydüler, korkutucu değil, çok mahzundular..

"Hassas bir mumya olmak" üzerine düşünmeye başladım bugün: Hassas olmak iyi değil bu zamanda halbuki: E denedim, gördüm. Hassasiyet arttıkça bağışıklık sistemi çöküyor, direnç azalıyor, birdenbire bir bakıyorsun "felaketin olmuş, ağlıyorsun." Birileri çıkmış hassasiyetinin üstüne basarak başka birilerine bas bas bağırıyor. Böyle kalakalıyorsun, basmakalıp bir şeyler söyleyemediğin için de, ince eleyip sık dokuyarak - sen ne yaptığını sanıyorsun?- demeye kalkışınca, elek de / dokuma tezgâhına astığın ağırşaklar da kafanda parçalanıveriyor. Hassasiyet -kabul görmeyen meziyetler- arasındaki yerini aldı, hatta - zayıflık - olarak algılanıp, "aman sen de çok hassassın!" ünlemleri eşliğinde, günümüzün eşiğinden kova kova sular dökülerek, annelerimizin anneannelerimizin yaşadığı "fi tarihine" yolcu edildi.

Bu koşullar altında yaşamaya kalkışan ve -hassasiyetleri nice olan- biri için mumyalanmak, toplumsal değerlerin -fi tarihindeki- hallerine yeniden / yeniden döneceği umudunu yaşatmak için bir çaredir belki de. Hassasiyetimizi mumyalamak ve bedenimizi (mumyalama işleminden önce çıkartılan yaşamsal organların saklandığı) -canope kavanozları- gibi kullanmaya başlamak zamanı gelmiştir.

Yine de teselli edici bir yanı var bu zamanda -halâ hassas kalabilmenin-, mumyalasak da mumyalamasak da bizim antenler hep sinyal peşindedir. Karşımıza bizim kadar / gibi hassas biri çıktı mı hemen biliriz; bilmekle kalmaz bir de bildiğimizi belli ederiz. Zaten hassas bir mumya, hassas bir başka mumya ile karşılaşınca bandajlar kendiliğinden çözülür, ruhlar bir sargı tepeciğinin içinden usulca havalanır, sarmaş dolaş olur. Ama bu yine de artık çok sık rastlanmayan ve hassas olmamayı bir zırh gibi giyinen çoğunlukların içinde bir azınlık tesellisidir.


Hoyratça, vurdumduymazlaşarak, umursamadan, kırıp dökerek, saygısızca, özensizce, küçümseyerek, küstahlaşarak, düşünmeden / ya da sadece kendini düşünerek yaşayanların arasında -hassas birer mumya- olmak hiç de kolay değil.

Ben bunu bilir, bunu söylerim.

hk, 29.3.2009

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü