28.12.08

2009 için bir fincan dolusu dilek...

Kalbi çift sıfırlı yılların sonuncusu için
umutla gülümsetecek dilekler sıralamak zamanıdır şimdi:
Sağlıklı,
aydınlık,
neşeli ve keyifli,
başarıları sürekli,
haberleri sevinçli,
dostlukları gerçek,
düşleri gerçekleşecek,
sıkıntısız ve kedersiz,
barış ve anlayışla dingin,
özlemleri kısa / birliktelikleri uzun,
yağmurları cömert / ağaçları meyveli,
şiirleri, şarkıları sevdalı,
aklı başında / şansı bol,
kazançları bereketli
bir yıl olsun 2009,
ve daima “ bir fincan yasemin çayı” tadında, …
hk, 28.12.2008

11.12.08

kırmızı bulutlu hayal


küçük kırmızı bulut
sen durdukça üstünde yelkenlimin
ve doldukça içime
Odysseus'un dolaştığı denizlerin rüzgârı,
gezinir dururum
çam kokulu adaların eteğinde.
-gemimin peşine takılan her martıdan
bir telek koparsam
yeter mi kanatlanmama?-
yelkenlim yavaş çünkü
oysa
bekliyor yolumu sevdiğim...
Diyeceksiniz ki bu şiir, bu resim; nereden düşmüş yalnızlığımın aklına? Eski defterleri karıştırırken buldum, şu hiçbirini son sayfasına dek dolduramadığım defterlerimden birinde, ki kırmızı / üstü lale desenli bir kumaşla kaplıdır / ve en sevdiğim "alıntılar" onun içindedir.
Böyle kendi kendime konuşup yazmaya başlamadan önce; hani neredeyse iki onyıl önce, aşık olmaktan korkmaz ve şiir yazmayı ihmal etmezken yazmış olmalıyım...
İyi bir hayalperest oldum ben daima, çocukluğumdan başlayarak / önce hayal kurup sonra da hayallerimin gerçekleşeceğine inandım. Çocuk aklı işte!
Neyse çok eski bir şiirimi buldum, resmini de ona ekledim, kayıtlara geçtim. İçim rahat yazmaya devam edebilirim artık..
hk, 11.12.2008

7.12.08

kelebekli şapka


Ankara'da hava kararmaya başladı bile; evdeyim yine, sessiz sedasız oturuyoruz "Zorro" ile birlikte (Zorro anneciğimle babacığımdan bana yadigâr kalan muhabbet kuşum)... Ne o ötüyor, ne benim sesim çıkıyor, "üç tenor'dan noel şarkıları" dinliyoruz durmadan. Sadece alkış sesleri geldiğinde keskin bir "ciiik" yükseliyor onun köşesinden, o kadar..

Yeniyıl kartlarımı hazırlamaya heveslenmiştim aslında, içimdeki H'lerden biri de "kek" yap, kahve hazırla, kendi başına keyif yap" diye tutturdu. Sözlerini dinlemek isterdim, ama dünki bayram temizliğinden sonra mutfağım o kadar derli toplu / pırıl pırıl göründü ki gözüme, bu hevesi geçiştirdim hemen; sadece sevgili meleklerimle İzmir'de geçirdiğim son yılbaşında evi süslemek için kullandığım kalp şeklindeki ışıklı süslemeleri buldum ve onlardan birini mutfak dolaplarına astım. Artık çok süslü, çok ışıklı, yeniyıl kurabiyelerine hazır bir mutfağım var!

Kendime fotoğraftaki şapkayı arıyorum..

Mutfakta yanıp sönen kırmızı kalpler beni neşelendirmeye yetmediği ve günlerdir yaklaşan yeniyılı nasıl karşılayacağımı düşündükçe içim sızım sızım sızladığı için bu şapkayı arıyorum... Hani şapkanın kelebekleri aklımdaki tüm kederli düşünceleri, hatta eski yılbaşı anılarımı, hatta o anıların içine hapsolmuş ruhumu uçuruverir de, ben de biraz olsun huzur bulurum diye bu şapkayı arıyorum.

Ben yine de mutfağım bu kadar süslü iken, bir kurabiye tarifi vereyim:

Kelebekli Kurabiye

2 yumurta
2 çay bardağı şeker
1 çay bardağı yoğurt
1/2 su bardağı eritilmiş margarin
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı kuru üzüm
4 su bardağı un
3 tepeleme çay kaşığı tarçın
2 tepeleme çay kaşığı zencefil

Yumurta, yağ, yoğurt, şeker ve tarçın-zencefili birlikte çırptıktan sonra, içine un, kabartma tozu ve üzümleri katıp yoğurun. Sonra küçük toplar hazırlayın bu hamurdan, üzerilerine yumurta sarısı sürün ve biraz da şeker ekip 200 C decerede ısıtılmış fırında 20 dakika pişirin.

Diyeceksiniz ki "kelebeği nerede bu kurabiyenin?"
Efendim "kelebekli şapka"yı bulamayıp da, kurabiye ile avutmaya kalkınca gönlünü,
adını öyle koydu H...

Deliliğine veriniz, bu seferlik hoşgörünüz :,o)

hk, 7.12.2008


deli notu: Dayanamadım kendim de yaptım bu kurabiyelerden, fırından muhteşem kokular yükseliyor şimdi; özgün tarifte üzüm / zencefil ve tarçın yoktu, onları ben ekledim, sonuç muhteşem oldu. Bir de "beyaz un" yerine "tam buğday unu" veya "kepekli un", ya da bu ikisinin karışımını kullanmayı deneyin; ben kepekli unla yuvarladım toplarımı. Üzerleri yanık değil, karamelize olmuş şeker! Kurabiyelerin dışı hafif kıtır, içi ise pişkin ve yumuşak...
Bu kadar faaliyetten sonra, şimdi önce kendime kahve pişirmeye / ardından da "meleklerimin bana verdikleri doğumgünü hediyem sayesinde) Roberto Benigni'nin Pinocchio'sunu izlemeye gidiyorum.

3.12.08


"Yanılıyorsunuz aslında, arkadaşlarım kendi adlarına itiraf edemiyorlar ne yazık ki, ben dile getirmek durumundayım. Yazılarınızı çok beğendiklerini söylediklerinde, ben, "siz de yorum yazın isterseniz" dediğimde, sizin mükemmel cümleleriniz ve eşsiz anlatım kabiliyetinizin altına not düşebilecek kadar güzel cümleler kuramayacaklarını söylüyorlardı. Ben cahil cengaver kılığında hissediyorum kendimi onlar böyle söylediğinde, korkusuz, füçursuz bir çenebaz kişi şeklinde. İşte böyle, hep diyorum ya emin olun diye, gerçekten de emin olun ki nice nice sayısız -sessiz kalmayı yeğleyen- okurlarınız var/vardır sizin...", demiş Demet.

Demet'ciğim:
  • cahil cangâver değilsiniz: siz yürekli, özenli, dikkatli bir okur / kaleminden bal damlayan bir sağıltıcısınız

  • hiçbir okur "sevdiği, izlediği, benimsediği yazar(lar) kadar yetenekli / usta / becerikli olmak zorunda değildir "yazma eylemi" konusunda.

  • "fütursuz çenebaz kişi" olduğunuzu kabul etsek bile ( ki bu karikatürize edilmiş olumsuzlamayı hiç haketmiyorsunuz) , ben bu durumdan çok hoşnutum.

  • Okur "sessiz kalmayı neden yeğler?" anlamaya çalışıyorum. Yazmak "bir iyilik yapıp kuyuya atmak" gibi bir eylem mi olmalıdır yazan için ? Yoksa "yazan"ın yaptığı, ıssız bir adada kurtarılmayı beklerken denize bıraktığı içi mesajlı şişelerden birinin bir gün kendi kıyısına çarpması ve ancak içindeki mesajın bir başkası tarafından yazılmış olduğunu görmek istemesi midir? ( böylece adasında kalır ve daha çok mesaj / şişe bırakır denize her gün) Ya da uzun bir yürüyüşten sonra vardığı dağ başında olanca sesi / nefesi ile "ben buradayım" diye seslenmesi, ve bu cümlenin yankısını beklerken "ben de buradayım" diyen sesle irkilmesi midir?

  • Sessiz kalmayı yeğleyen nice okurum olduğuna beni ikna etmeniz çok zor; ama siz ( ki şu 10 kişiye oğulcuğunuz ile birlikte dahilsiniz) benimle kaldığınız için çok mutlu olduğumu bilmelisiniz.

  • "mükemmel cümlelerim ve eşsiz anlatma kabiliyetim" değil beni size sevdiren, anlattıklarım / hayallerim / çocukluğum / annem ve babam / hayalkırıklıklarım / bildiğim kek ve yemek tarifleri / bir de yaşadığım haller...

Size ve sevgili arkadaşlarınıza bu uzun ve uzak geceden aklım ve ruhum kadar "mor" bir çiçek gönderiyorum.


hk, 4.12.2008

onbirinci sessiz okuruma "bir fincan yasemin çayı"


"iki fincan önce yaptığım davet" gibi harika ifadeler olduğu için burdayım. bu blog sayfası, yazarı yazdığı sürece sık kullanılanlar listemde olacak. nerde görsem okurum dediğim metinler için burdayım.bilinen on okurdan biri değilim.onbirinci sessiz okur.", diyen -e- içindir bu yazı.
bugünün öğle saatlerinde bir halk otobüsünün pencere kenarı yolculuğunda düşündüklerimdir: ... çınar ağacının gölgeleri vurmuş güneşli bir kış penceresi: yol üstünde sakin, huzurlu. derli toplu ve tertemiz bir oturma odası, radyo ya da sevilen bir müzik, arada bir camdan dışarısını, çınar ağacının dallarını, dallara tutunmaktan vazgeçen yaprakları, yaprak sağanağından nasiplenen kaldırım ahalisini seyrederek geçirilen bir öğle vakti. bu otobüs beni İstanbul'daki evimin durağında indirse, sokağımdan yürüsem, bahçe kapısını kapatınca kendimi dünyanın en güvenli ve mutlu köşesinde buluvereceğim. üst kata çıksam, çini sobayı tutuştursam, örtülerini anneannemin diktiği divana uzanınca tül perdelerden sızan kış güneşi örtse üstümü..
hayaller içinden bir hayal seçiyorum, seçtiğim hayali anılarımın ve anneciğimin birbirinden güzel çocukluk / gençkızlık öykülerinin geçtiği yerleri andıran birer dekora yerleştiriyorum, hayalimin kişilerini sadece ben görebiliyor / onları yalnız ben duyabiliyorum; sonra da hayallerimi birer mektuba dönüştürüp size gönderiyorum.
oysa kimse böyle olacağını söylememişti bana,
herşeyi bilen annem bile.
buradayım,
7.Mayıs.2007'den bu yana "burada kalabilmek" için ne kadar çabaladığımı bilemezsiniz,
ve demlediğim yasemin çaylarının keyifle / hüzünle / mutlulukla / merakla yudumlandığını bilmenin, beni içimdeki amansız kedere rağmen "burada tutan" yegâne neden olduğunu da öyle..
bana teselli olan iki halden biri : yazmak,
diğeri ise hayal kurmak.
gönderdiğiniz bu ilk kağıttan kayık için size en güzel hayallerimle teşekkür ederim...
hk, 4.12.2008

olmayan..



Bilebildiğim ya da yazdıklarımı izlediklerinden haberdar olduğum
okur sayısı en iyi olasılıkla on kişi ( bu da benim iyimser bir tahminim).
İki fincan önce yaptığım davet de karşılıksız kaldı üstelik,
bir başka vesile ile söylemiştim, yineliyorum:
"zorla güzellik olmuyor!"

hk, 3.12.2008

2.12.08

vals adımları ile dönüp duran düşünceler...


Uzun, ama belki de çok uzun zaman sonra kendi kendimle başbaşa ve mutluyum..

23.Aralık.1999'da Viyana Senfoni Orkestrası Steven Mercurio yönetiminde "Carreras-Domingo-Pavarotti" ye eşlik ediyordu, bir Noel Konseri'nde... Geçen sene Dost Kitabevi'nin "indirim sepetlerinden birinde" bulduğum ve , "öğrencilerimle birlikte seminer salonumuzda izlemek için aldığım" bir konser DVD'si bu.. Ve bugün anneciğimle babacığım onbeş gün önce İstanbul'da kutladığım yeni yaşımın hediyesini aldılar bana: Bir DVD izleticisi.

1999 yılbaşında anneciğim ve babacığımla birlikteydim, şu anılar adasına yolcu ettiğim evlilik hikayemin ikinci senesi idi. Kimbilir ne kadar mutlu, ne kadar neş'eli ve huzurluydum. Anneciğimle izlediğimiz bir başka "yeniyıl konseri" idi, baba-oğul Strauss'ların valsleri, polkaları ile coşkulu, "Mavi Tuna"nın dalgaları arasında inip çıktığımız... Mutlaka kokinalar vardı, ille de bir kaç demet nergis, kış güneşi ile ısınan (ki anneciğim kış güneşine -Allah'ın sobası- derdi) salonda muhabbet kuşlarının cıvıltıları...

Nereden bilecektik, sadece yedi sene dört aylık mutluluğumuz kaldığını...

1999 yılı Noel Konseri'nin şarkılarını dinliyorum bu gece; anneciğimle piyano eşliğinde söylediğimiz "Stille Nacht"ı söylüyor tenorlar.

Aralık kalmış bir kapı gibi hayat, o dikey ve dar boşluktan anneciğim ve babacığımla geçen yıllarımın en güzel hatıraları sızıyor usulca.. Hepsi o kadar işte.

Yazın balkonumu süsleyen sardunyam şimdi salonumun baş köşesinde, diğer bitkilerimle buluştuğu kış bahçesinde çiçekleniyor.

Düşüncelerimde hep aynı ses vals adımları ile dönüp duruyor: "Annem olsaydı ne kadar severdi bütün bunları, bu sardunyayı, bu konseri, bu -dokunmaktan hep çekineceği yeni elektronik harikasını-, bu akşamı, birlikte olmayı...

Başlarken galiba farkında olmadan yalan söyledim, zira yazdıkça farkettim ki meğer hiç mutlu değilmişim "Onlarsız".

hk, 2.12.2008

30.11.08

bir defter daha..



Yeni bir defter daha tutmaya başladım: "acupofjasmintea's blog" yazıyor kapağında.

İçimden geldiği için, "iki dilli" bir defter yaratmak istediğim için uzun zamandır; "yazmaktan başka hiçbir şeyle uğraşmak istemediğim" için belki de...




daha çok yeni, daha yazıyla ağırlaşmamış sayfaları; ama sizden gizlim saklım olmasın diye,

işte şimdi / daha herşey çok başındayken haber veriyorum.


hk, 30.11.2008


bir de son zamanlarda merak ediyorum, "2006'dan bu yana yazdığım yazıları kimler okuyor, neden okuyor, bu defteri nasıl keşfettiler, keşfetmek iyi geldi mi ruhlarına?" diye. eğer üşenmezseniz, bu yazının altındaki yorum sözcüğünü tıklayarak, anlatın bana bu sorunun sizce yanıtlarını.

29.11.08

uyanınca...

uyanınca aklıma gelen onlarca plan arasından birini seçip, ne yapacağımda karar kılmak
haftasonlarımın en keskin dönemeci.
uzun zamandır kalkıştığım, ama sonra akıla yatkın bahaneler bulup
vazgeçtiğim yüzlerce planım var,
ve kimsenin bana "artık neden böyle olduğumu" sormasını ya da açıklamasını istemiyorum,
bu soruyu soranlarla, yanıtını bilenler birbirleri ile görüşsünler, gıyabımda...
güne plansız başlamak, zamana meydan okumaktan farksız, zira
saatleri sınırsız zamanım varmış gibi har vurup harman savuruyorum,
oysa sadece günümün ve bazen gecelerimin de geçtiği "hayat odamda"
( salon+çalışma odası+oturma odası+yemek odası+uyku / şekerleme / rüya kanepesi)
iki antika masa saati ve üç duvar saati ile birlikte yaşıyorum,
ve onların birbirine karışan seslerinden hoşnut olmakla kalmıyor,
uyanır uyanmaz aklımdan geçen planları uygulamak yerine
başlayıp yarım bıraktığım, ya da hiç başlamadığım işlerin
vicdan azabını da bu tıkırtılı seslerle bastırıyorum.
güne hamarat başlayıp,
bir kaç saat sonra yorgun ve isteksiz bir bedenle
kanepeye yığılmak,
uyanır uyanmaz beni heyecanlandıran her ne varsa
hiçbirini yap(a)madan kararan hayat odasının ışıklarını açıp,
uykuya hazırlanmak,
elimden bu kadarı geliyor
içimden de öyle sanırım.
hk, 29.11.2008

28.11.08

havadan sudan..

kar yağsın diye bekliyorum,
sokaklar sessizleşsin, kuşlar ekmek kırıntılarına üşüşsünler,
sıcak şarap tarçın ve karanfil koksun,
kakao fincanlarının kenarında zencefilli kurabiyeler olsun,
romantik filmler izleyip ağlarken
bir yandan da yün öreyim /
sonra bir sevgilim olsun / nergis, sümbül demetleriyle gelsin,
beni kucakladığı zaman gözlerinin içi gülsün,
çiçeklerinin kokusu odanın sıcağıyla çoğalsın diye bekliyorum.

üstüme anneciğimin ördüğü şalımı örtüp kanepemde uyuyayım,
rüyamda da "beni Ankara'nın deniz manzaralı yegane evine taşıyan" anneciğimi göreyim,
uyanınca rüyamı sevgilime anlatayım,
sonra da kalkıp ikimize sıcacık bir çorba pişireyim istiyorum.

bütün bunlar da İstanbul'daki evimde olup bitsin,
başımı yastığıma koyduğumda
aklıma dün değil de
yarın gelsin,
çini soba çıtır çıtır yansın,
parmaklarımın ucunda uyuyan sözcükler
geveze birer kuşa dönsün,
Ankara benim için sadece kartpostal fotoğraflarında
bir de Nesrin Sipahi'nin şarkısında kalsın istiyorum.

ama gelin görün ki:
" galiba yine gerçekleşmesi imkânsız çok şey istiyorum..."

hk, 28.11.2008

22.11.08

beklemekten vazgeçince...


"Yalnız Yaşama Sanatı"nda diyor ki:
" Yalnız olmak ve tam anlamıyla yapayalnız kalmak o kadar kişisel yaşanır ve kimliğimizi o kadar etkiler ki, bu esnada içimizde olanları anlatmak zor gelir. Yalnız ya da yapayalnız olduğumuzda mahrem olan duyarlılıklarımız ve yaralarımıza dokunulur, bu şekilde de belirli çağrışımlar, anılar ya da aynı zamanda belirsiz duygular uyandırılır."

Lodos fırtınası var dışarıda, birdenbire soğudu sonbahar / kışı getirdi nihayet, kendine ve adına yakışır bir haşinlikle vurdu pencere ve sokaklara Kasım. Ellerim ve burnumun ucu buz gibi, anneciğimin en güzel ve en sevdiğim hediyelerinden olan robalı ve mavi çiçekli pazen ev elbisemi giydim bugün ( kendi diktiği nice giysimden biridir bu yumuşacık, rahat ve bol elbisem). Sabahtan beri "Romance in a Cold Climate" ( Soğuk İklimde Romantizm) albümündeki Grieg, Smetana, Dvorak, Chopin, Sibelius, Liszt ve Lehar eserlerini dinliyorum. Hayalimde dede evinin üst katındaki tükuvaz yeşil çini sobada odunlar yanıyor çıtır çıtır...

Yalnız olmak o kadar da korkulacak bir hal değil ki, diye yineliyorum kendime uyandığımdan beri. Sardunyalarım pencerenin içine taşındılar çoktan, uysal tıkırtılarla çalışıyor masa saatim, parmaklarımın ucunda sözcükler sonra... Gelen mektuplar, yazılacak mektuplar, kadife yaprakları en koyu mordan çiçekleri çevreleyen bir Afrika menekşesi bile getirmiş eski bir öğrencim dün ben yokken; senelerdir uzak bir kentte yaşayan bir arkadaşım " kimsesiz kaldım" dediğimde, "Ben varım ya" deyivermişken üstelik bir an bile tereddüt etmeden..
-Böyle yalnızlık canıma minnet-, deyip gülümsemeyi bile başardım.

"Yalnız ya da yapayalnız olduğumuzda mahrem olan duyarlılıklarımız ve yaralarımıza dokunulur, bu şekilde de belirli çağrışımlar, anılar ya da aynı zamanda belirsiz duygular uyandırılır." , dediği yerde duraklıyorum yine de kitabın.
Bu anlatılabilir bir hal değil işte.

Şu fotoğraftaki kağıttan kayıklar gibi benim de yazdıklarım.
Yazıyı taşıyan her bir sayfayı bir kayığa çevirip bırakıyorum suyun üstüne,
onlar yol alabildiğince gidiyor ve her kayığın yolculuğu belki de taşıdığı sözcükleri içselleştirebilen okurun yazılanlar hakkındaki duyarlılığı ile sınırlı kalıyor...

Kışı karşılamaktan, kahve içmekten, yalnızlıkla barışmaya yeltenmekten, iyimser düşünmekten başka bir iş daha yaptım bugün: Beklemekten vazgeçtim.

"beklemek" konusuna da dönerim elbette,
ama şimdi bu kayığı da katlayınca
bitmemesini dilediğim bir yeni yolculuğa çıkacağım...

hk, 22.11.2008

21.11.08

Şımartma seansı: Demet'e özeldir


sevgi kapıları


ege sokağında

bir cumbaya oturtuyorum seni

saçların incecik örgüler

gözlerin çam ormanı

deniz dibi hem

sağa sola türküler

giriyorum sokağa

kapını çalıyorum

bütün kapılarını sevgilerin

bir bir açıyorsun


C.Bektaş, "Zeytinli Fırın Sokağı"

20.11.08

merak ve yalnızlık üzerine bir yazı

Günaydın Demet'ciğim,
Bu sabah haber vermeden şaşırtmak istedim sizi,
arkadaşlarınızla toplanır mısınız bu cümleleri okumak
ve siyah boşluğa adeta ışıkla çizilmiş bu teleğimsi
lekeleri seyretmek için, bilemem...
hem
bazen birilerinin, bir yerlerden çıkıp gelmesi
kapımızı açıp, "sana bir demet kasımpatı getirdim"
demesi ne kadar güzel olur, değil mi?
"yalnız yaşama sanatı"nı okumaya başladım bu sabaha karşı,
ne kadar da tanıdık haller var içinde, şaşırmadım ama,
bir zanaatte ustalaşmış birinin, bu zanaatin felsefesini anlatan
bir kitap okuması, sadece "isimlendiremediği" ama alışkanlık edindiği
halleri çözümlemesini sağlayabilir: yeni bir şey öğrenmez aslında.
adını koyar o eski ve bildik halin, o kadar.
bu yazı bir başka biçimde de algılanabilir aslında, mesela:
"okuyucuya verilmiş bir demet kasımpatı" yerine geçebilir bu mevsimde.
(hani merak da etmiyor değilim yazılarımı okuyanların niceliğini,
ama bu merakımı giderebilecek bir "sayaç" da gizleyemiyorum
size getirdiğim kasımpatı dalları arasına..)
yalnız yaşama sanatı'ndan alıntılar yapacağım sonra,
ve kendi yalnızlığımla örtüşen halleri anlatıp,
gülümseteceğim sizi: siz şimdilik kasımpatıları koklaya durun
ve elbette "selam söylediğimi" iletin arkadaşlarınıza!
Günaydın Demet'ciğim...
hk, 20.11.2008

empati


bir başka fotoğraf daha, sahibini bilmediğim.

tek gözlü siyah bir kedi,
onu kucaklamış bir kız çocuğu.

kız çocuğu biliyor kedinin tek gözlü olduğunu,
gülümserken içine yerleştirildiği kadraja
kedinin olmayan sağ gözünü taklid ederek
kapatıyor sağ gözünü.

04.30'dan beri okuyorum,
05.54 itibarı ile yazarken
kulakları duymaksızın bestelediği piyano konçertolarından birini dinletiyor bana Beethoven.

kahvenin telve tadı var ağzımda,
artık her sabah uyanır uyanmaz bir fincan orta şekerli kahve yapıyorum,
"sadece kendimi mutlu etmek" ve tüm komşularımın uykuda oldukları bu erken saatleri
"sadece benim kılmak" için..

bir fotoğraf çektirmek, kucaklarken bir kediyi
böyle bir şey olmalı.

hk, 20.11.2008

19.11.08

balerin



Fotoğrafçısını bilmediğim bir "an" bu.
Belli ki genç bir balerinin prova sırasında verdiği molanın resmi. Kırmızı, siyah ve beyazla kurgulanırken / biçimler arasındaki keskin hatlar ile izleyicisini "çarpan" bir "yalnızlık" fotoğrafı.

Böyle hissediyorum kendimi çoğu zaman; üniversitede / sınıf ve laboratuvarda ders anlatırken / bir konferans salonunda dinleyicilere sunum yaparken / ya da burada yazarken, hep aynı "biraz sonra gidiverecek, kendimle başbaşa kalacak olmanın" huzura benzer rehaveti kaplıyor içimi.

Sonra izleyicilerden boşalan koltuklardan, sıralardan birine yerleşip, bacaklarımı uzatarak / artık kimseyle paylaşmak zorunda olmadığım varlığımla kucak kucağa, nefesleniyorum.

Dinleyenler gidince başlıyor dinlenme,
kalabalıkta olduğum kadar yalnız,
yalnız değilken olamadığım kadar kalabalık,
kırmızı bir yorgunluk / siyah bir suskunluk / beyaz bir dinginlik.

bu fotoğraf herşeyi özetliyor, ama fotoğrafçısı kim bilmiyorum.

hk, 19.11.2008

18.11.08

yorgunluğun kitapları

Pera Müzesi, "Doğu'nun Cazibesi"
İstanbul'daydım, yine bilimsel bir toplantıya katıldım, konuşma yaptım, güzel dostluklar kurdum, uzun uzun İstiklâl Caddesi'nde yürüdüm, Markiz'de kahve içtim, hayal kurdum ve geldim.
Yorgunum, yolculuktan / bavul toplayıp boşaltmaktan / havaalanlarından / evimden uzaklaşmaktan / seyyahlık halinden yorgunum. Halim böyleyken seçtiğim kitapların isimlerine bakınca şaşkınlıkla gülümsedim: "Yalnız Yaşama Sanatı", K.Zimmer; "Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı", Alain de Botton; "Mükemmel Bir Gün", M.G.Mazzucco.. Sanırım yaşadıklarım okuduklarımı da belirliyor bu aralar.
Pera Müzesi'nde "Doğu'nun Cazibesi" konulu bir sergi izledim, aklım orada kaldı. İstanbul'da yaşayan, ya da yolu o güzel şehire düşecek olanların "mutlaka" gidip görmelerini isterim.
Bu kısacık bir "ben geldim" notu, biriktirdiklerimi en yakın zamanda yazmak için sabırsızım.
hk, 18.11.2008

12.11.08

örgülü mektup

İstanbul'a gidiyorum, şehrimin Kasım halini görmeye.. ilk kez doğduğum şehirde, anneciğim ve babacığımla birlikte doğumgünümü kutlamaya... Yolun yarısını geçeli çok oldu, ama yol da uzadı sanki Cahit Sıtkı'nın şiirinden bu yana.. Düşündüm durdum, sevdiklerim ve beni sevenler'den daha kıymetli armağan olabilir mi ?
Kış geldi Ankara'ya, şişlerim / yünlerim baş köşede yine.
Eflatun'una hayran kalıp aldığım iki yumaktan bir kaşkol örmekteyim ne zamandır,
yazılar / yazılar olmasa bitmişti şimdiye.
Bir paket taze çekilmiş Mehmet Efendi kahvesinin kokusu sinecek ilmeklere, ki sahibi kaşkolunu her kullanışında "bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı" ile ansın beni.
Hal böyle olunca kırk yıl daha yaşamak için elimden geleni yapacağım...
hk, 13.11.2008

9.11.08

"Demetgül" için...

" bir kelebek kanadının mikroskopik görüntüsü"

denize ve sabaha el değmemişti daha

güneşten önce koydum elimi camına

yeryüzü soluğunu tutmuştu

sarınmış sıcaklığına geldin

vardın

varsın şükür

cengiz bektaş, zeytinli fırın sokağı -1981

Bu resim ve şiir benim sözcüklerimi heyecanla okuyan / okuduklarını oğulcuğu ile paylaşan, en az benimkiler kadar özenli cümlelerle yazılarımı yorumlayan, sadece bir kez ve en kederli günümde konuştuğum "Demetgül" için... Doğumgününüz kutlu, yeni yaşınızın her günü çok mutlu olsun !!!

sevgilerimle

hk, 9.11.2008


8.11.08

yalnız yolcu

hk, bandırma treni - 1967


I. Yalnız yolculuk etmenin edindirdiği alışkanlıkları düşünüyorum günlerdir.

Evde başlayıp, otobüs ve tren garlarında, hava limanlarında mutlak bir yalnızlığa dönüşen yolculukları. Bir kentten bir başkasına, bir ülkeden bir diğerine gitmenin özgürlüğe benzer, ama yolcuyu bir o kadar da yitikleştiren maceraperest hallerini.

Gidilecek yere göre tasarlanan ayrıntıları, o ayrıntıların süregelen yaşamın ne denli dışında kaldığını, bu yüzden her yolculuk öncesinde iki farklı yaşamı planlar gibi davranmak gerektiğini, -şimdiki- yaşam ile -gelecek- yaşam arasında mekik dokuyan düşünceleri; gidilecek yerler kadar, geride bırakılacak evin ve ona ait alışkanlıkların da nasıl düzenlendiğini (bitkilerin sulanması, buzdolabında yiyecek kalmaması, evin arada bir havalandırılması, koltukların üstüne örtüler serilmesi, sabahları gazete bırakılmaması, posta kutusunda biriken fatura ve mektupların bir başka adrese yönlendirilmesi,...) getirdim aklıma.

Sonra zamanla yerleşik bir hal alan, geçiştirilemeyen endişe: Ya dönemeyecek olursam...

Zaman geçtikçe evin içinde bu endişenin derinleştiği yerler var. Bir yaşamın sahibinin ellerinden süzülüp gitmesi: Hazırlıksız, birdenbire, yolculuk öncesinde toplanan bir evin düzeniyle korunabildiği kadar; çözülmeyecek bir alfabeyle yazılmış bir kitabın onu okuyamayacak birilerinin eline geçmesi gibi.

Yolculuk, akışı ve yönü önceden belirlenmiş bir yolun iki ucu arasında yapılan bir katediş ise, yolcunun yanında götüremediği ve kendine ait her nesne de bu yola gölgesini düşürecektir.

II. Yalnız yolculuk edenin yükü bir başkasından yardım istemeksizin taşıyabileceği nicelikte olmalıdır. Yoksa yolculuk yavaşlar, zorlaşır, başkalarına bağımlı hale getirir yolcuyu. Ayağına zincirle bağlanmış demir gülleyi sürükleyerek yol alır gibidir: Taşıdığı yük yolcunun özgürlüğünü bir ağır köleliğe çevirir.

III. Yalnız yolcunun yanında kitabı ve defter-kalemi olmalıdır mutlaka. Dilini bilmediği ülkelerde dolaşırken konuşmanın yerini okumakla yazmak alır çünkü.Kitabı yolcuya anlatır, yolcu da defterine.

IV. Yalnız yolcunun adres defteri, sevdiklerinin suretleri, ev anahtarları ve dönüş bileti özenle koruması gerekenlerdir. Ama işte yine de bütün bunlar, dönüşü tasarlanmış yolculukların nesneleridir. Sadece gitmeyi aklına koyan için hepsinden vazgeçmek, ya da suretlerle yetinmek şaşırtıcı değildir.

V. Yolcunun belki de en yalnız olduğu an, kendisini yolcu edecek birisinin olmayışına içlendiği vakitlerdir. Peronda / limanda bekleşenlere, pasaport kontrol noktasının ardında kalanlara kalabalıkta annesini yitirmiş çocuk endişesiyle bakar ve kimsesizliği yükleniverir.Derken yerini bulur, koltuk numarası geçici bir adres gibi karşılar yolcuyu; işte o zaman ayrılmak istemediği ve bu yolculuğun uzaklığına (süre, uzaklıkla boy ölçüşemez) denk bir umarsızlıkla düşündüğü herkesle vedalaşır.Saatine bakar, “şimdi beni düşünüyorlar mıdır?” diye geçirir aklından.

VI. Yalnız yolcunun kalbi, az ya da çok, yolculuğun başladığı evde kalır.


hk, 10.6.2003

yolculuk


çocukluğumdu,
bir oyundan bir oyuna yolculuk etmek gibiydi hayat,
bavulumu topladığım gibi
kurduğum düşlerden birine kalkardı tren...
oyundan yolculuklar:
dar ve uzun koridorun iki ucundaki iki oda / iki şehir,
anneciğim her şehirde benimleydi...
benim çizdiğim evlerin iki yanında çitler,
çitlerin ardında bir kaç top çam / bir kaç selvi,
evin pencereleri önünde çiçek saksıları olurdu mutlaka,
( hep ıtır, mum çiçeği, füjer, deve tabanı, sardunya, kılıç,
begonya saksıları arasında büyüdüm ben)
gökyüzünde bir kaç pamuksu bulut...

sadece çocukluğuma,
bir dönüş bileti istiyorum.


hk, 21.8.2007

mor çiçekli labirent


... ne yapacağımı bilemeyerek uyandım bu sabah. Yaşantımı yapmak istediklerimin değil de, yapmaya zorunlu olduklarımın biçimlendirdiği uzun bir süreçten geçiyorum. Bu mecburiyetler üstüste birikmeye başladığında gözle görülmez bir labirent yükseliyor yaşam alanımda, ben de o labirentin içinde çıkış yolunu bulmaya çalışan minik, aklı karışık ve giderek daha yorgun bir farecik gibi dolanıp duruyorum.
Yazmadığım günler boyunca şimdi bir öykü gibi anlatabileceğim üzüntüler, akıl ve ruh daralmaları, telaşlar, tedirginlikler geçirdim. Sicilya'da bir kongreye gidip geldim, İzmir'de aile hatıralarımla oyalandım; yolculuk etmekten, bavul toplamak ve açmaktan, bilmediğim adresleri aramaktan, tanımadığım insanlarla konuşmaktan sıkıldım.

Oysa hep aynı şeyleri söyleyip yazmaktan uzak durabilmenin en iyi yolu "yeni kentler, yeni deneyimler, yeni hayatlar, yeni sokaklar" değil midir? Sadece bu "yenilikleri" anlatmakla kalmaz, onların düşündürdüklerini / daha önce aklıma gelmeyen pek çok hali kendimce yorumlamak için de heveslenmez miyim?

İşte "ÇELİŞKİ" de burada başlıyor: Belleğin kumbarasında biriktirdiklerimi, "yeni olanları" bir köşede bekletiyorum. Diğer bir deyişle "yeni bir şeye başlamak" istemiyorum..

Galiba yapmaya zorunlu olduklarımın yorgunluğu neden bu halime; zira tüm zorunlulukları yerine getirmek benim sorumluluğum, tüm sorunları çözmek / düzenlemeleri yapmak / mektupları yazmak / planlamak / ilişkileri yürütmek / sabretmek / iyi niyetli , anlayışlı, güçlü olmak...

Bu sabah uyandım ve labirentimin içinde ne istediğimi bilmeden dolaşıp durdum. Sonra Mozart yetişti imdadıma, "Haffner Senfonisi'ni dinle", dedi. "Gelecek hafta yine bir yolculuk, yine yeni yüzler, yine bir bilimsel toplantı..", dedim O'na. "Ben seninle gelirim, merak etme", diye gülümsedi.

Palermo'yu yazmalıyım, İstanbul'un sonbahar halini anlatmalıyım ( Yıldız Parkı'nda yürüyüşe gideceğim, ağaçlar en sevdiğim hallerine bürünmüşlerdir eminim), labirentten çıkamasam da, o labirentin en çıkmaz ve kuytu köşesini "sakin ve huzurlu bir yazı odasına çevirmeliyim".

zira, " dil, gösterir, resimler, çekilir / anlam neden sonra belirir".
(XXXIV Poetika / Logos - İlhan Berk)

hk, 8.11.2008

28.10.08

blogger' ulaşmak için..

http://www.gokhanblog.com/2008/10/engellenen-bloggere-nasl-eriilir.html

blogspot.com ne kadar ulaşılabilir olacak bilemediğim için, yukarıdaki yolu önermekten başka bir şey gelmiyor elimden...

sevgilerimle

hk, 28.10.2008

15.10.08

hasret


Böyle evcil vakitlerde bir yastığa başımı yaslar ve iç rahatıyla uykuya dalar gibi susabilmek ne kadar güzel... Kimseye kendimi ifade etmek zorunda olmamak, vereceğim tüm kararları zamanla hafifleyecek, ama taşıdığım sürece parmaklarımı kesip, kollarımı uyuşturacak bir yük gibi taşımak. Yağmurlu bir akşamüzerinin piyano sesine gömdüğüm bu alaca aydınlık saatlerini çok eskiden, çok uzakta, ama çok severek yaşadığım bir kentin hatıralarına dokunmak için uzatıyorum.

Şimdi adımlarım yirmi sene önce öğrendiği yollardan, park kaldırımlarından, yaya geçitlerinden ve kırmızı telefon kulübelerinin ilanlarla kaplı gövdelerinden sıyrılarak, nereye ve neden gittiğini bilerek hızlanır. Bir çocuğun açlığı, bir yaşlının bitkinliği gibidir çoğu zaman bu yürüyüş, sabırsızdır: Bir an önce karnı doysun / hemen yatağına uzansın ister.

Yürüyüş iki blok boyunca uzanan büyük ve yüksek vitrinleri “yeni kitap” tanıtımları ve haftalık temalar ile bezenmiş kitap mağazasının kapısında birdenbire yavaşlar.. Zira artık “aceleye mahâl yoktur”. Büyük ve ağır cam kapılı girişin tam karşısındaki cilalı ahşap merdivende, çok sevilen bir dost evinin üst katına çıkar gibi yükselirken, duvar içindeki nişlere yerleştirilmiş ve isimlerini duymadığım nice yazarın, ciltli ve kalın kitaplarını okşayasım gelir. Birinci katın orta kısmında cam duvarları ile kitaplık raflarından ayrılan "müzik odası"nın dışına hafifçe sızan sesleri dinler, kitaplar arasındaki uzun ve zamanı durduruveren dalgınlığın bitiminde "klasik müzik" için yaratılıp, dış seslerden yalıtılmış bu "sera"ya uğramadan edemem...
Dinlediğim, ki onu sadece ben “şimdi” yazarken ve kendi yazdığım sözcükleri okurken duyabiliyorum, Mozart’ın K.545 sayılı piyano sonatı. Çocukluğumda anneciğimin parmaklarından dökülen ve notaları hala O’nun bıraktığı yerde duran sonat.

Mutfaktan gelen zeytinyağlı kerevizin kokusu kadar tadı da anneciğimin pişirdikleri ile aynı. Gülüşüm de, sesim de, saçlarımdaki beyaz tellerin çoğalış biçimi de; el yazımın kıvrımlarındaki ahenk de, yün örerken şişleri tutuşum da, kurduğum cümleler de, yolculuklara çıkmadan önceki titizlenmelerim, geçmişe bağlılığım da, kişileri ve olup bitenleri gözlemleyişim de…

Anneciğim kadar mükemmel olamadığım onlarca yaşam haline rağmen, parmaklarımın piyanonun değil de, bilgisayarımın klavyesinde ustalıkla ve ne yaptığından emin dolaşması ve aklımla ruhumun sözcüklerini okunaklı hale getirebilmesi de O'na yaklaştırıyor beni...

Anneciğimi kaybettikten sonra, O’nun ruhunun bir parçasının burada, benimle kaldığını / o ruh parçasının “içime saklandığını” söyleyip durdum hep.. Bunu sıradan bir duygu tezahürü olarak değil, -gerçekten de içimde saklandığını hissettiğim için- dile getirdim.
Sanırım o ruh parçasını ben daha çabuk iyileşeyim, bu kedere daha kolay katlanayım, O’nunla birlikte olduğumu her zaman hissedeyim diye hediye etti bana. O’nun tamamen yok olmadığını, sözcüğün tam manası ile “benim varlığımda” yaşamayı sürdürdüğünü bilmemi istedi.

Bu yüzden anneciğimi düşünüp ağlamaya başladığımda emin olamıyorum bir türlü;
ben mi O’nun hasretine dayanamayıp gözyaşı döküyorum, O mu benimkine?

Öyle ya, Hampo anneciğini bu denli özlerken, anneciği Hampo’sunu özlemez olur mu hiç…

hk, 15.10.2008

10.10.08

çınarlı günler


neredeyse 2 sene oldu, benim yaratıcı / becerikli / zevkli / düşünceli dostum Banu'ya "içimden geçen" şeker çantayı tarif edeli. "mevsimlerden mevsim beğen" deseler, "sonbaharı" seçeceğimden olsa gerek, üstünde sonbahar yaprakları olan bir çanta hayal etmekteydim hep.
"bu ayaza kesmiş, fırtınalı günlerde" nefesimi tutmuş, hayatımda açılan iki kocaman "kara delik"te kaybolmamaya çalışırken, Banu "o çantayı" çizip, kesip, biçip, dikip vitrinine koyuverdi.
demek ki şimdiymiş zamanı, demek ki henüz kullanmaya kıyamadığım / el emeği - göz nurunu hayranlıkla seyreylediğim bu güzel çantanın daha önce değil de, bugünlerde / bu sonbahar çıkıp gelişi bu yüzdenmiş.
gece olup da yatağıma girdiğimde aklıma üşüşen ve ben ne kadar dirensem de uykumu öteleyip, yüreğimi acıtan anılarla boğuşuyorum son bir haftadır. belleğimin o anıları yok etmesini, babacığımı sağlıklı günlerindeki haliyle hatırlamayı, rüyalarımda onun tükenmiş ve solgun hayalini görmeden uyuyabilmeyi istiyorum.
çınarlı günler'in içine fotoğraf makinemi, defter ve kalemlerimi, yün şalımı, yağmur şapkamı ve içi kahve dolu küçük bir termosu yerleştirip, bu evin hüzünlü anılarla ağırlaşan havasından uzaklaşmak istiyorum..
ne yazık ki, bir kez daha, gerçekleşmesi olanaksız haller istiyorum.
hk, 10.10.2008

8.10.08

dar kapılardan geçerken...


İstanbul günleri sona erince hayat yine daralttı kapılarını... Bir yıl boyunca babacığımla birlikte yaşadığımız eve dönmek beni tahmin ettiğimden daha çok zorluyor. Biraz suskunlaşmaya ihtiyacım var, sonra elbet yazarım...
hk, 8.10.2008

1.10.08

gizli bahçeden mektuplar V.

Gizli Bahçe'deki "Bülbül Yuvası"nın ilk sahipleri:
İclâl Hanım - Rıfat Bey - Sumru Hanım için...
Zaman zamanı aşınca,
kapı pencereyi / pencere eşiği uslandırır
perde odayı saklar dışarıdan,
gönülü hüzünlendirir gözden ırak olmak,
zaman zamanı aşınca.

Fotoğraf suretleri dile gelse,
anne kıza uzanır,
filbahriler açar,
kuyunun dibinde şarkı söyler su,
demlenir gölgeleriyle bu dem son- bahar
zaman zamanı aşınca.

Akıl mı kalpten üstündür
kalp mi akıldan,
mektuplar zarflarına kavuşur,
uyku rehaveti ile düşlenir yolculuklar,
"üsküdar'a gidilir, hadi bilemedin Burgaz'a",
posta pulu gibidir hayatişi bitince kimi yırtılır,
kimi defterlerde saklanır,
zaman zamanı aşınca...
hk, 1.10.2008

30.9.08

gizli bahçeden mektuplar IV.

Kapı açılıverip de ev canlı bir varlık gibi kıpırdamaya başlayınca hiç ürpermedim. Işık yansın istiyordum içinde, kepenklerin koyu karanlığından sıyrılıp, pencereleri kavak ağacının yeşil gölgesinden nasibini alsın istiyordum. Kumru ve martı konuşmaları duyulsun, mutfakta buharlı fokurtularla çay demlensin ve çorba pişsin, vazolarında çingene çiçekçilerin adımbaşı tezgahlarından alınmış karanfil ve kasımpatılar yaşasın, Kuş Amca ile Mara'nın / Şair Vecdi Bey ile Remziye Teyze'nin, müzik öğretmeni Cemil Bey'le Zehra Hanım'ın, evin ilk sahibesi İclâl Hanım (anneannem) ve dedem ressam Cevdet Rıfat Bey'le sohbet ettikleri salonun koltuklarından tozlu örtüler kalksın istiyordum..

Kapı açıldı, ev hayattaki yegane yakınına kavuşmuşcasına kucakladı beni. Artık mırıl mırıl konuşmaktayız..

hk, 30.9.2008

gizli bahçeden mektuplar III. : istavritli şiir




ince bir çizgiydi önce deniz
sakin bir yağmur bulutunu kovalayan
tam da ara sokaklardan çıkmaya ayarlanmış mavisiyle,
ada iskelesinin yarı aç yarı tok kedileri gibi sırnaşık.
vakit, balık telaşı ile teknelerden kaçadursun
rakımı sıfırlanmış uslu bir kederdi zokası,
ister yakala ister yakalan.
tutundum kendime, kimse farkında değil...

hk, 29.9.2008

28.9.08

gizli bahçeden mektuplar II.


"Gizli Bahçe"yi okuyalı kimbilir kaç çocukluk geçti ömrümden. Duvarlarını yabani sarmaşıkların sarmaladığı o bakımsız, terkedilmiş bahçenin hayali üstünden kimbilir kaç kez atladım. Bir gün gelip de kendi gizli bahçemin kapısını açacağımı; beni bulutların / kavak dallarının / filbahri yapraklarının arasından seyreden ve hayatımdan "göz açıp kapayıncaya kadar" uzaklaşıveren sevdiklerimin suskunluğu ile, bir zamanlar onların yaşadıkları / yaşattıkları bu güzel evin sahibesi olacağımı hiç düşünmediğimi farkettim.

Bir evi tüm yaşanmışlığı ile, 1953'den bu yana biriktirdiği anıların, görüp geçirdiği hallerin, ölüm ve doğumların, varlık ve yoklukların öyküleriyle devralmak; bedeni ve ruhunun yorgunluğu ile kabullenmek, artık isimleri bile anımsanmayan konuklarını ağırlayan koltuklarında oturmak; pencerelerinden bir zamanlar pembe ortancaların süslediği bahçesini seyretmek, mutfağında anneciğimin usulünde yemekler pişirmek... Hepsi içinde yaşarken gerçekliğine inanamadığım ve bu yüzden de bir rüya gibi hayıra yormaya çalıştığım haller.

Gizli bahçeye bir kez daha gece geldi .
Yukarı kata çıkılacak, uykunun uysal adımları ile yatağa girilecek; kitap kendi sayfalarını ezber ederken, gözlerim kapanacak.

Herkese kendi gizli bahçesinde tatlı düşler dilerim.

hk, 28.9.2008

gizli bahçeden mektuplar I.


Bir çiçeğin tomurcuklanıp da, açmaya yakın duraklaması / taç yapraklarını güneşlendirmekten vazgeçip, küsüvermesi gibi bazen hayat. Ne yapacağını bilemiyor insan, "su mu versem?", "vitamin mi eklesem toprağına?", pencerenin dışına mı çıkarsam saksısını?" diye düşünüp durduğu gibi, hayat için de umarsızlığa kapılıyor. (Çiçeğin küsmesine mi anlam veremiyor, açmaktan vazgeçen taç yapraklarının rengini göremeyeceği için mi içleniyor, yoksa "çiçek açmak içindir, bu tomurcuğun nesi var?", diye öfkeleniyor mu bilinmez...)

Gizli bahçenin kapısını açıp, yağmura doymuş toprağın kokusunu içime çeke çeke yürüdüm. Gece olmuştu ben geldiğimde, herşey bıraktığım kadar güzel, düzenli. Anneciğimin bu evde son kalışında kapladığı yorganı üstüme örtüp de uyudum dün gece; uyuduğum biraz onların / biraz kendi uykum olmalıydı.
Öyle ki sanki çocukluğumdaki gibi anneciğimle babacığımın arasında yatıyordum. ( İzmir'de Pazar sabahlarının pek keyifli ve kıkırdamalarla neş'elenen macerasıydı onların arasına uzanmak, babacığım bir süre sonra bizi başbaşa bırakıp mutfağa gider, çayı demler, sonra da simit almaya "arka sokaktaki simitçi fırını"na koşardı. Hep bir sicim olurdu cebinde, simitçi ile ahbap olmuştu, bol susamlı ve fırından yeni çıkmış "beş simit"in içinden sicim geçirilir, böylece susamlar dökülmeden, sıcak simitler torbada yumuşamadan "çıtır çıtır" gelirlerdi eve. Babam gelene dek kahvaltı sofrası kurulur, radyo açılır, Pazar sabahının o "hiç bitmesin istediğim" -aile saadeti- başlardı.)

İşte dün gece de onların arasındaydım da, bu defa ikisi de konuşmuyorlar, gülüşmüyorlardı...

Sabah oldu. Gizli bahçenin kalbindeki ev de benimle birlikte uyandı. Çay demlendi, simit ve İzmir tulumu sofradaki yerini aldı, radyo onların en sevdiği müziği yaydı odalardan odalara, "som"bahar ışığı yağmur bulutlarının arasından geçebildiğince vurdu pencerelere, "onlar" fotoğraflardan baktılar sessiz ve en şefkatli tebessümleriyle.

Cisimleri, sesleri, cümleleri yok artık; ama kimse inandıramaz beni şimdi burada, benimle olmadıklarına.


hk, 28.9.2008

27.9.08

"som" bahar

bilmem ki nerede olacaksınız,
"bir fincan yasemin çayı" yudumlayacak vaktiniz,
keyfiniz, haliniz olacak mı ?
ben İstanbul'a gidiyorum,
demliğimi ve çay fincanımı da yanıma alıp,
benden önceki tüm sahipleri Nakkaş Tepe'de uyuyan,
güzel evime...
oradalığım ile buradalığımın arası kaç adım?
size "som" bahar yapraklarından
bir gizli bahçe kapısı açmaya belki de,
kimbilir...
dostlukla.
hk, 27.9.2008

23.9.08

anneci ile babacı



Dün gece hiç durmadan yağmur yağdı, sonbaharın böyle birdenbire ve hızlı adımlarla gelmesine hiç şaşırmadım aslında. Sanki yaşadığım kedere en yakışanı buydu, sanki babacığımın ardından ve anneciğimle buluşmalarının peşi sıra, onların yokluğu ile günler/geceler serinlemeli ve ruhumu olduğu kadar bedenimi de üşütmeliydi...

Dediğim gibi hem: "kalbim aklımı dinlemiyor şimdi". Onların Karşıyaka'daki evlerinde, babacığımın deyişiyle "edi ile büdü" halleriyle var olduklarına inanmak için direniyorum.

Onaltı ay ve on gün ara ile yitirdim anneciğimle babacığımı.
7.Mayıs'da Sumika kanatlandı, 17.Eylül'de Bedroş.
Hampo için hayat ne kadar ıssızlaştı, bunu kimsecikler bilemeyecek.

Hayat hep yaşamayı, kalbin atmasını, nefesin alınıp verilmesini, konuşmaları / gülmeleri / kucaklaşmaları / devinimi / bakışmaları / elele tutuşmaları / adım uydurup birlikte yürümeleri çağrıştıran bir süreçti şimdiye kadar. İçinde kendi tabiatının tam zıttı bir hali barındırması, bu zıtlığın giderek büyüyen bir mürekkep lekesi gibi hayata yapışıp kalması ise yeni ve sarsıcı bir deneyim.

Onlar beni var edip, gittiler ve ben yaşadıkça var olacaklar.


hk, 23.Eylül.2008

18.9.08

kavuşma...


BEDROŞ SUMİKA'SINA ve TUVAN'CIĞINA KAVUŞTU,
HAMPO İSE HİÇ OLMADIĞI KADAR KİMSESİZ.
24.1.1921 - 17.9.2008
NURLAR İÇİNDE YAT BABACIĞIM.

5.9.08

küçücük bir bakış

"eve davet", Arda Türker / Eylül-2008



İstanbul'dayım, anneannemle dedemin evi evim olmuş; bahçede oturmuş yazıyorum. Alışmak istiyorum bu mutlu sahiplenmeye, burada yaşamanın alışkanlığa dönüşmesini, geçen her yılın aklımı, ruhumu şimdiki gibi kamaştırmasını diliyorum. Yazın gelmesini dört gözle beklemeyi, arka bahçeye açılan küçücük mutfağın kuytusunda anneciğimin bana 12 yaşımda iken öğrettiği yemekleri pişirmeyi, çiçekleri sulamayı, kavak ağacının pırpır eden gölgelerini seyrederek Rıfat dedemin çalışma masası başında uzun cümleler kurmayı özlüyorum.


Bu benim Akçiz'lerin "kuş yuvası" evindeki ilk yaz yalnızlığım. Kışın acımasızca ve tahripkârca yağmalanan, içinde yıllardır anılar ve o anıları çağrıştıran nesneler biriktirilen bu güzelim kumbaranın odalarında benim adımlarım var artık.


Artık hiçbir şey ne dedemin, ne de anneciğimin bıraktığı gibi. Ressam Rıfat Bey'in eseri yağlıboya porteler ve siyah beyaz fotoğraf kartlarında zamana nanik yapan suretler, bir "hatıra hırsızı"nın torbasında çıkıverdi bu evden. Sarımsı duvarlarda çalınan çerçevelerin gölgeleri kalmış sadece.


Tüm çekmeceler, dolaplar, yüklükler lime lime; tüm el yazısı mektuplar zarfsız, tüm fotoğraf negatifleri etiketsiz, dedemin camlı kitaplığında iki raf ( orada hangi kitapların durduğunu hiç bilemeyeceğim) ıssız, anneciğimin bütün oyuncakları kırık, kalan nesneler götürülenleri anımsatmaya yarıyor sadece...


"Küçücük bir bakışın çözer beni kolayca", diyor şarkı.


Şimdi - küçücük bir bakış- için neler vermezdim.



hk, 6.9.2008

31.8.08

sonbahar'a karşılama

zenfree, http://www.agaclar.net/ / Yıldız Parkı'nda sonbahar


yaz yarın bitecek, sonbahar sonbahar, ey güzel sonbahar, nasıl da hazırım sana!


İstanbul'da dökülen at kestaneleri mevsimi, aklımda Yıldız Parkı'nda uzun bir yürüyüş var yıllardır ve Malta Köşkü'nün bahçesinde Boğaz'la gözgöze bir kaç fincan limonlu çay.


PARK


Öyle sevdim ki seni
Öylesine sensin ki!
Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar.


C. Süreya


hk, 31.8.2008

Uyak düşürmek...

hk, Aphrodisias, 2008

Uyak Düşürmek*


Pazar sabahı. Uykusu tedirgin ve parçalanmış bir geceyi bitirdim, kahve taze çekilmiş, Wolfgang'la başbaşayız.

Sabahları yalnız olmayı seviyorum. Kahve kokusunun eve yayılmasını, başka herkes uykudayken düşünmeye ve yazmaya başlamayı, aklımın henüz yazmadığım sözcüklerle kamaşmasını, parmaklarımın harfler üzerinde onları okşarcasına dolaşmasını, giderek hızlanmalarını sonra.. Yaşam odamdan içeriye kimsenin girmeyecek olmasını çok seviyorum.

Öğrendim ki ruhun, kalbin ve aklın birlikteliği her zaman yeterli değil iki yaşamın buluşması için. Yaşamların ne zaman buluştuğu, içinde kimleri / neleri / hangi halleri barındırdığı önemli aslında. Bireysel hayatlar, eşler, evlatlar (hatta anne ve babalar) ile çoğul bir özneye dönüşüyor zira. "Ben" diyemiyor kişi, demeye kalkıştığında "biz" diye bastırıyor aile korosu...

Sabahları yalnız olmayı seviyorum. Öğrendiklerimi dinginlikle düşünmeyi, kahvemi yudumlamayı, fincanımı yeniden kahve ile doldurmayı, bir gece önce durmadan kavga ettiğim kendimle sabah olur olmaz barışmayı seviyorum.

Buluşamayan, birbirine yetişemeyen, geç kalıp da diğerinin küçük ve yumuşak adımlarla gidişini izleyen yaşamlar arasında, hep ruhumuza / kalbimize / aklımıza uyaklı bir başka yaşam arıyoruz. Bu belki de en anlaşılır bencilliğimiz.

Sabahları yalnız olmayı seviyorum.

Gece yalnızlıklarını sevmeyi de öğreneceğim.

hk, 31.8.2008

*Bu yazımı Mr.T'ye, canım Demet'e ve yasemin çayının tadına ilk kez bakanlara ithaf ediyorum.

29.8.08

devrik cümle





"cümlelerim yine devrik,
ama sizinle olup da cümlelerin devrilmesi bile hoş,
ben nasıl ayakta duruyorum onu bile bilemiyorum..."

bazen bir evin karşısında durmak ve onun içinde yaşamayı düşlemekten daha güzeli yoktur. yaşadığım şehirden uzaklaşınca oynamayı sevdiğim bir oyundur bu. ben sokaktan izlerim evi, pencerelerini, kapısını, boyalarını, çatısını, bahçesindeki bitkileri ve ağaçları. o evde yaşamanın, o eve bürünmenin ne'ye benzeyeceğini hayal ederim; hayal ettiğim kadar da olurum...


pek nadiren bu hayal oyununu insanlar için de kurguluyorum: düşündükçe şaşırıyorum, bazen "keşke" ile başlayan cümleler geliyor aklıma, o cümlelere takılıp kalmamak için başımı kaldırıp bulutlara bakıyorum, ya da erguvanların arasından ışıldayan denize, toprağa...

onları sevmişimdir hep, ustalık ister devrik cümleleri hatasız kurmak.

dün en sevdiğim şair sözcüklerinden bir iz bırakarak gidiverdi, bugün hiç tanımadığım ama uzun zamandır beklediğim bir dostun incelikli iltifatı gülümsetti beni, yarın ne olacak kimbilir...

dışarıda sayısız ev var hayal edilecek, bir o kadar da insan -ruhlarının içinden hayalet gibi süzüleceğim-.. oysa zaman yetmeyecek hepsine, bilmez miyim.


devrik zamanlar, devrik hayaller krallığında, devri çoktan kapanmış cümleler kuruyorum.
hk, 29.8.2008

Teşekkür ederim, İlhan Berk

Evet hep açık gidip gelen ağzın içindi;
Gökyüzünün o huysuz maviliği içindi;
Elma kokan bir Türkçeyle konuştuğun içindi;
Ölümün sefil, kötü belleği içindi;
Her gün Pazar kurulan o sokaklar içindi;
Saçında uykusu kaçmış çiçekler ıslattığın içindi;
Çocuklar okuldan dönüyormuş gibi sesin içindi;

İşte bütün ama bütün bunlar için sana teşekkür derim.


Güzel Irmak

Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum, İlhan Berk

Güneş cebimde bir bulut peydahladı. Taş, kördür diye yazdım. Ölüm, geleceksiz. Şeylerin yalnız adı var. Ve: 'Ad evdir.' (Kim söyledi bunu?) Dün dağlarda dolaştım, evde yoktum. Bir uçurum bize bakmıştı, uçurumun konuştuğu usumda. Buydu bizim kendine sonsuz olanı duyduğumuz. Nesneler ki zamanda vardır. Terziler çıracısı Hermüsül Heramise'nin pöstekisi her bahar ayaklanırdı. Yağmur yağmamazlık edemez. Taş, düşmemezlik.

Ne diyordum, dünyanın düşünceleri yoktur. Otların canı sıkılmaz. Kurşunkalem kendini ağaç sanır. Ufuk, hüthüt kuşu. Seni bilmem, bir söylene dönüşmek içindir dünya. Onun için başka bir son yok. Bir söylene dönüşmek, bir söylen olmak! Sonsuzluk dediğimiz budur.

Nerden başlasam yine oraya geliyorum. Ben gidiyorum. Ölüme, o büyük tümceye, çalışacağım.

Saint Antoine'nin Güvercinleri, İlhan Berk

I.Eleni'nin Elleri

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Her şey değişiyor.
İlk İstanbul şiirden çıkıp yerini alıyor
Bir çocuk ilk gülüyor
Bir ağaç çiçek açıyor.

Eleni'den önce
Daha ben çocuktum daha tütüne daha kahveye alışmamıştım
Sabahları, akşamları bilmiyordum daha
Bir gün bakıyorum akşam ellerimde gözlerimde
Bir gün sabah her yanım.

Eleni geliyor
Dünyaya bakıyorum
Dünya sanıldığı kadar küçük değil o gün anlıyorum
Sanıldığı kadar üzgün değiliz dünyada
O gün bütün şiirleri yakmalı yeniden yazmalı diyorum
Brise Marine'i yeniden
Yeniden Annabel Lee'yi.
Eleni ile anlıyoruz
Bu gökyüzü niçin kalkıp gelmiş
Deniz niçin başını alıp gitmiş onunla anlıyoruz.

Bir gün Eleni'nin elleri geliyor
Bir sokaktan ilk defa deniz görünüyor.

II.Gençlik

Ruhum,
İlhan Berk köprüden geçiyor duyuyor musun?
Bir serçe yavaş yavaş uçuyor
Bir balık başını suyun yüzüne çıkarmış bakıyor
Düştü düşecek dalından bir yaprak.

Lambodis raftan bir şişe aldı açtı
Bir bulut durdu pencerede
Lambodis işine devam etti
Ellerini sildi, hıyar, domates doğradı
Sonra oturup gençliğini düşündü.

Bir evdeydi
Eleni on sekizinde, İlyadis yirmi üç
Eleni'nin şarkıları vardı
İnsan akıl erdiremezdi
İstanbul'un her tarafı kahve
Kapalı kahve açık kahve
Şarkılar ne kadar güzel olursa olsun
Eleni'yi anlamazdı.

O günler Lambodis'in ağzında bir cigara bir aşağı bir yukarı İstanbul'da
Eleni'nin en güzel yerleri elleri sarımsak kokan ağzı
Daha Lambodis meyhaneci değil
Daha Lambodis hiçbir şey değil
O günler her Pazar Saint-Antoine'a gidiyorlar
Eleni'nin göğsü soyulmuş badem
Güvercin gibi elleri
Daha o zamandan Lambodis'in düşmanı çok
Bütün İstanbul Eleni'nin arkasında.

Evet
Lambodis'in gençliği bir yaprak düştü düşecek
Pencereye oturmuş gelip geçenlere bakıyor
Sen de bak diyor bana
Bak insanlar geçiyor
Ben sıkıldım mı insanlara bakarım
Hiçbir şeyim kalmaz
Hiçbir şeyimiz kalmıyor.

Her iş bunun gibi ruhum
Bir kadın bir adam aynı şeyi yapıyor
Ben birazdan kalkıp Sirkeci'ye gideceğim
Sevgilim trene binip gidecek
Bir zaman hiç güneş doğmayacak sabah olmayacak, bir zaman
dünyada değilmişiz gibi korkacağız.

Bunlar hep olacak ruhum
Bir gün bakacağız İstanbul güzel
Ondan sonra her gün İstanbul güzel.
Eskiden çok eskiden bu dünya daha bir güzelmiş mesela
Bu bulutlar bu gökyüzü uzanınca dokunacağımız bir yerdeymiş
Şimdi şiirdeymiş bunlar
Her şey bu hesap ruhum.
Bu dünya güzel
Gülhane ağaçlık.


Galile Denizi

Üç kez seni seviyorum diye uyandım, İlhan Berk

Üç kez seni seviyorum diye uyandım
Tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
Bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

Sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

Sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
Sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
-Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

Kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
Şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
Karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

Eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.


Deniz Eskisi

Güzel Irmak, İlhan Berk

Güzel Irmak

Küçüğüm, bu senin sesin, güzel ırmak
Önce rüzgârın öptüğü, sonra benim öptüğüm
Bu bitmemiş şiirler senin ayakbileklerin
Soluğun, kokun, karnın, gölgeli gözlerin
Bu böyle çözülü göğsün, enine boyuna dudakların
Sabahlara kadar ki büyük gözlerin böyle
Bu dal gibiliğin, saçların, kırmızı ağzın
Bu üstünde onca seviştiğimiz yatak sonra
Sonra bu benim anı artığı eski yüzüm
Tüylerin, tay boynun, küçücük çocuk ellerin
Böyle yukarıdan aşağı gidiyorum seni
Karışıyor, korkunç, ellerimiz ayaklarımız.

İlhan Berk

İlhan Berk: En çok senin şiirlerini sevdim, en çok...


ÖLÜ BİR OZANIN SEVGİLİ KARISINI GÖRMEYE GİTMEK
'Kağıtlar, kitaplar, dedi, nereye elimi atsam.
Kiminde yarım kalmış, nasılsa bitmiş bir şiir
Kiminde. Hem her şey şiirlerde değil miydi?
Bir gök şiirde ağar, bir sokak şiirlerde
Gider gelirdi.
Böyle yaşayıp gidiyorduk.'
Sesi,
Sanki çok ötelerden gelirmiş gibi
Ezik, suskun odaları dolaştı durdu.
Masada açık duran bir kitabı gösterdi sonra
Ölünün, son kez elini sürdüğü ve kaldığı.
'Burada işte oturmuş şu kitabı okuyordu,
Elinden kitabın düştüğünü gördük sonra.
Hepsi bu.'
Böyle dedi, yüzüne kapayıp ellerini
Alınmış gibi bir bulutun yer değiştirmesinden.
İlhan Berk (Deniz Eskisi)

26.8.08

perdeli düşler

hk, Beypazarı 2008

Kendi çektiğim fotoğrafların cümlelerini kurmak, bir öyküyü kurgulamak gibi aslında. Fotoğraf makinesinin objektifi görüntüyü yakaladığında ilk cümle de yazılıveriyor. Yazmayı özleyince, başka başka yerlerde dolaşmak / yeni düşler düşlemek, aklımı başımdan göndermek, kendi kendime konuşup dinlemek, gitmek ve gelmek gerekiyor. Gerisi parmakların çalışkanlığına, rüzgarın dumanı savuruşuna, ışıktan ziyade müziğin baştan çıkarıcılığına kalmış.

Uzak yerlerin yaz pencerelerinde dolaştım durdum, kendi evimin perdeleri hep inikti bu yüzden. Perdelenmiş düşler gördüm, onları iyiye yormak için aklıma iyi şeyler getirdim, ama zaman zaman perdeler rüzgarla havalanınca -gerçeklerle - karşılaşıp kederlendim kaldığım yerden..

Yatağımı özledim, aile resimlerimizi, anneciğimin sesini, babamın becerikli ellerini, yolculuklardan dönünce "ben evime geldim, merak etmeyin sakın" demeyi...

Fotoğraflar yaşanılanların -di'li ve miş'li geçmişi.
Sanki daha az seviyorum onları, bana hep yitirdiklerimi anımsatıyorlar zira.

Perdeleri çektim, düşler dışarıda kaldı.

hk, 26.8.2008

19.8.08

200. yazı : Bir dostluğun gümüş yılı için...

"ks" ve "hk" Tunus'da, 2005
Biliyorum, bütün bir yazı susarak geçirdim. Yaşananların niceliği, yolculuklar, bir orada - bir burada'lıklar yüzünden böyle oldu. Çok çalıştım, çok yoruldum, ama yaptıklarım ve öğrettiklerim gördüklerim kadar mutlu etti beni.
Bir yaz daha sonlanırken, tatilsiz / denizsiz / uykusuz günlerin ardından, beni mesleğimle tanıştıran, işimin "abc"sini bana öğreten, destek olan, akıl hocalığı yapan, 25 yıl önce yolumu değiştirip beni şimdi olduğum yere yönlendiren dostum / öğretmenim / meslekdaşım Kent Severson ile "dostluğumuzun gümüş yılı"nı kutlamaya hazırlanıyoruz.
Dünyanın iki uzak ucunda yaşayıp, sadece yazları buluştuk bütün bu yıllar boyunca. Birlikte projeler yaptık, bir süre ev arkadaşı olduk, bilimsel toplantılara katıldık, dertleştik, içlendik, atıştık, ama birbirimizin değerini hep bildik.
Birlikte büyüdüğümüz için olsa gerek, birbirimizi anlamakta güçlük çekmedik..
Yirmibeş yıl.. Söylerken ve yazarken mutlulukla hüzün sarmaşdolaş.
Ben altmışsekiz, Kent yetmişüç yaşına dek yaşamayı başarabilirsek ellinci yılımızı da haber vereceğim size.
Yaz öykülerini biriktirdim, gelecek hafta aklımı ve ruhumu tatile çıkarınca başlayacağım yazmaya.
Sevgilerimle
hk, 19.8.2008


3.6.08

kırlangıçların söyledikleri


Kırlangıçların gelip gelmediğini görmek,
yuvaları onarıp içine yerleştiklerinden emin olmak,
akşam olunca çığlıklarını duymak,
deli dolu uçuşlarını izlemek için gideceğim İzmir'e.
"Birini seviyorsan, hayat bunu söylemek için çok kısa.", diyen bir sesle uyandım bu sabah.
Kırlangıçlar sabahı başlattılar,
"biz ne duymak istiyorsak, onu söylüyorlardı", biliyordum.
hk, 3.6.2008

28.5.08

şunu iyice anla ki...




" Bir kere şunu iyice anla ki, birini sevmek, bunun karşılığında sevilsen bile, sevilen kimseyi ilgilendirmeyen kişisel bir sorundur.", Pavese


Bu cümleyi aklımdan çıkarmayalı yıllar oldu, ama uygulanabilir bir düşünce olduğunu söyleyemiyorum (ne yazık ki) ...


"Korkak erkekler" ile "ne istediğini bilen kadınlar" arasında uçuşan cümleler havada ateş böcekleri gibi yanıp sönüyorlar. Ne istediğini bilen kadınlar, isteklerinin "sözde olanaksızlığı"nı göreceliğin hassas terazisinde tartıp, her defasında bir başka hayal kırığını akıllarından ve ruhlarından ayıklıyorlar. O yerin kanaması durunca, geriye ince bir iz kalıyor.


İzleri pudralamak mümkün olmuyor, kapanmıyorlar bir türlü.


Aşklı havalarda sızım sızım sızlıyorlar üstelik.


Korkak erkekler, kendi bencillik kurallarına hassasiyetle uyulmasını istiyorlar; hassas oldukları yegane alan böylece belirleniyor.


Ne istediğini bilen kadınlar korkak olmayan erkeklerle karşılaşırlarsa ne ala.


Bilgi acıdır daima.


Bilgi acıtır.


Hayal kırıklarını bir bir ayıklıyorum şimdi.


İzler çoğaldıkça, ben ne istediğimi daha iyi biliyorum.



hk, 28.5.2008

27.5.08

ıhlamurlu yazı



Ihlamurların dal uçlarında salkımlanan çiçekler Haziran’ı gözlüyor.

Mayıs beklentileri tüketildi.

Günler ağaçları meyvelendirirken, düşleri eksiltip azaltıp çoğaltıyor.

Aylara, mevsimlere sığdırmaya çalıştığımız küçük ve çocukça isteklerden söz ediyorum; hani bahar geldiğinden beri elini elinden düşürmeyen sevgili hallerine benzer şeylerden.

Ot kokusuna benzer içlenmelerden, saksağan gevezeliğini andırır sıkıntılardan, bulutların toplanışına benzer bunaltılardan, nereye koyacağımızı bilemediğimiz gülüşmelerden: Bunların her birinden uzaklaşma isteğinden söz ediyorum.

Düş geldi mi, kalıyor. Düş kendini kandırıyor, kandırıkçı düş, kanmaya dünden hazır akıl, aklı evvel yürek.

Kavuşmalar ertelendikçe ayrılıklar da gecikir, bu da Mayıs tesellisi.

Haziran’da ıhlamurlar açacak,
Temmuz'da yolculuklar başlayıp, uzun mektuplar yazılacak,
Ağustos yorgunluğu cebinde gelecek,
Eylül bahçeli bir evin odalarında kavak yapraklarının pır pırları ile dinlenecek..

Biz en iyisi ıhlamurlarımızı Eylül'de içelim.


hk

26.5.08

yağmur

abeerah suhail, teddy watching the rain
pencerenin önünde oturmuş yağmuru izleyen bir oyuncak ayı,
kollarını kavuşturmuş, iplikten siyah burnunu cama dayamış.
bir çocuğun marifeti olabilir. ( benim de. )
ben evimde biri 73 yaşında, üç oyuncak ayı ile yaşıyorum.
yaşadığım şehirde ilkbaharı erteleyen bir yağmur.
pencerenin önünde toz pembe, sarı çiçekli begonya, küpe çiçeği saksıları.
bir de anneciğimin yadigarı bitkiler, muhabbet kuşları.
pencereden yağmuru seyretmek mevsimi değil aslında.
yağmurun altında yürümek zamanı.
üç şemsiyem var, ikisi tek kişilik,
biri ise kolkola girmek,
adımları birbirine denk düşürüp, yavaş yavaş yürümek için.
yağmur yağıyor dışarıda,
oyuncak ayılarım pencere önünde, meraklı.
üçüncü şemsiyem kimbilir ne hayaller kuruyor...
hk, 26.5.2008

11.5.08

Anneler Günü, 11.Mayıs.2008

şimdi eteklerinde tomurcuklanan çiçekler,
omuzlarında rengarenk kuşlar
ve saçlarında kanat çırpan kelebeklerle
Tuvan'cığın ve anneciğinle birliktesin anneciğim..
Benim biricik meleğim "anneler günü"n kutlu olsun.
Hampo'n.

6.5.08

7.Mayıs için


Anneciğim, bir sene geçtiğine inanmam mümkün değil.
Zamanın öyle bir yerindeyim ki, akreple yelkovan hep aynı kederin üstünde kıpırtısız duruyor.
Yarın başucunda olacağım...
Yedi dağ çiçeğin, bitmez ağaç yemişin
Hampo'n.

6.4.08

el yazısı mektuplar

antika hokka



“dağınık kuşların
tarandığı bir mevsimden attım mektuplarımı
yaprakların bir bir iğne iplikle dikildiği
bir mevsimden
saatlerin çöktüğü şaşırarak
ve otların sestiği...” (ry)

Geri döndüm: Gidecek yerim hiç, gelecek yerlerim ise ne çok. Ben de işte bellegime geri döndüm. Bir süre amaçsız dolaşmış olabilirim koridorlarında, sonra – el yazmaları- arşivini açtım ve masanın başına oturdum.

El yazmalarını bilir misin sahi?
İlk duydugumda isimlerine kapılmıştım, senin / benim ellerimiz gibi ellerin yorgun ve dalgın parmaklarla tuttuğu ve mürekkebe batırılmış kalemlerle, mum ya da günışığında, hatasız ve bir akarsuyun denize uçuşu misali yazılmıs satırlar… Kutsal kitaplar, seyahatnameler, mektuplar, tarihçeler, günlükler, kayıt defterleri, nişanlar, hükümnameler.

Üzerine yazıldıkları kağıtlar tezhiple bezenmişler başka, sayfalarına ebru çerçeveler çekilmişler yine başka; karakalem resimliler, saç bukleliler, fotograflılar, kuru çiçekliler ise daha yeni.

Mektupların saklandığı kutulardan başladım karıştırmaya.
Kutuların üzerine etiketler koymuş belleğim:
- bilgilendirenler
- düşündürenler
- aşık edenler
- kanla yazılmışlar
- mürekkebi –mor-, cümleleri –sevdalı- olanlar
- kurşunkalemliler
- resimliler
- öykülüler
- af dileyenler
- müjde verenler
- çağıranlar
- öncekini sonrakine bağlayanlar
- cevaplılar
- soru soranlar
- umarsızlar
- veda edenler
- düş kur(dur)anlar


İsteğim mektupları zarflarından çıkarıp okumak değildi aslında… Buna dayanabileceğimi de hiç sanmıyordum zaten. Asıl onların huyu suyu idi beni ilgilendiren: Kağıtların katlanışı, sayfaların serzenişi, aralarına bırakılan ölü nesneler, kağıtlara sinmiş kokular (şişesi kırılmış lavanta kokusu, defne yaprağı ve kekik, tarçın ve karanfil, ama çoğunlukla da kâfuru…), okuyana ya da yazana ait olan mürekkebi dağıtmış gözyaşı hareleri, gönderilen’in kağıda bıraktığı buruşukluk…

El yazması mektupları kendi ellerimle yerleştirdim kutularına,
biraraya getirilip pamuklu bir sicimle bağlanmış olanları açmadım,
pullar dilsiz
ama
bilgili,
yüzlerce mektup yolculuğunu anlatıyordu…

Belleğin –el yazmaları-
kağıt ikiye / üçe / nice katlanınca ortadan,
kendi kendine dokunan üşümüş ten.


hk
yirmidortnisan,2004

14.3.08

Afrika dahil

(T.Kerem'in "kendi Afrika'm"dan esinlenerek "birfincanyaseminçayı"na hediyesidir)

ÜVERCİNKA

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için

Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında

Afrika hariç değil

Cemal Süreya

9.3.08

kendi afrika'm..



yeni yetme bir oğlan telefonda "anne ben afrika'ya taşınıyorum" diyor.

annesinin yüzünde hep aynı donuk ifade " aa, çok uzak", deyip kapatıveriyor telefonu.


çevremdeki herkes böyle yaşıyor zaten,

yüzeyselliğin ve kısa kesip, gidivermenin tadını çıkararak,

durup bakmadan, düşünmeden, önemsemeden, aldırmadan, umursamadan,

alabildiğine savruk.


çevremdeki herkes böyle yaşarken,

ben de onlarla birlikte olmayı reddediyorum.


kendi afrika'ma taşınıyorum.


hk, 9.mart.2008

7.3.08

Anı, Ahmet Oktay

Anı

Yazdı gözlerimi yumduğumda, öğle sonrası;
dayımdı dutu silkeleyen,
çarşafın dört ucunda
dört kadın; herhalde komşu kızları;
dedem de su çekiyordu kuyudan,
Hamidiye'nin güvertesindeydi sanki,
oysa abdest alacaktı birazdan.

Ah! Sonsuz biçimler veren bize
Bellek ve Zaman.

Ahmet Oktay

Adnan Binyazar için bir bellek üstelemesi

Adnan Binyazar

“Geçenlerde bir sabah, burnumda sabun kokusu, Tülay’la birlikte Fırın sokağa gittik. Seferis’in dizesini yineleyip duruyorum Destansı Öykü’den: “Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz”. Ama doğrusunu söylemem gerek: Hiçbir nostaljik amacım yoktu. Mali krizden, ahlaki çöküntüden, medyanın her gün biraz daha rezilleştirmeyi başardığı, dolayısıyla insanları da rezilleştirdiği gündelik hayattan geçmişe kaçmıyordum.Geçmişin güzel günlerine, örselenmediğimiz zamanlara sığınarak kendime Abdülhak Şinasi Hisar gibi bir cennet kuramayacağımı, o cennette güvenliğe ve huzura eremeyeceğimi biliyorum.
Geçmişte bir teselli bulabiliriz elbet, ama geçmişi anımsayarak yaşadığımız zamanın olumsuz yanlarını görürüz asıl; geçmiş bize durmadan, olmaması gerekeni anımsatır. Bu sayede, gelecek kuşakların yaşamının, hem bizden önceki hem de kendi kuşağımızın yaşamı gibi acılarla donanmaması için yapılması gerekenler üzerinde düşünebiliriz.”, diyor Ahmet Oktay “Erenköy Fırın Sokak No.10” başlıklı yazısında.


“İstanbul Sokakları: 101 Yazardan 100 Sokak” isimli kitabı okuyorum (YKY, Şubat 2008), ama evde değil, kahve dükkanlarında, işe giderken otobüste, bazen öğle tatilinde çalışma odamda: Kendi tanımıma göre “sokak”ta iken yani.


Ve Ahmet Oktay’ın söylediklerinden de önce Adnan Binyazar’ın “üç sokağın kimsesizi”nde kaldı aklım; öyle ki anlattığı sokaklar büyük bir tiyatro sahnesinin kumaş ve ahşap üzerine yağlı boya ile ustaca boyanmış dekorları gibi kuruldular 1942-1948 yılları arasındaki çocukluk ve ergenlik anılarının berisine.Kendi çocukluğunun başını okşayan yaşlı bir yazarın sureti ile irkildim ve daha ikinci sokağı okurken bu kitabı sevdiğime karar verdim.


Geçmişte teselli bulmak meselesine gelince: Geçmişi anımsayarak, yaşadığım zamanın olumsuz yanlarını gördüğümü, geçmişin bana durmadan olma(ma)sı gerekeni anımsattığını kabul ediyorum. Ve işte aslında geçmiş beni bu yüzden teselli etmiyor. Anımsadıklarımı yaşamış olmamın “yanıma kâr kaldığını” söyleyenlere şaşıyorum, zira geçmişi bugünden farklı kılan ve yaşantımızı niteliksel olarak iyileştiren tüm gelişmeleri kabullenirken, her birinin yaşamlarımızı geriye döndürülemeyecek biçimde başkalaştırdığını ve ortaya çıkan bu yeni “yaşam alanı ve alışkanlıkları”nın yan etkilerinden korunabilmenin bir yolu olmadığını biliyorum.Değişiklik bizim de içinde olduğumuz “dışarıda” olup bitiyor zira.


Yaşamın zaman boyutunda yolculuk edemediğimiz için, her birimiz bireysel anılarımızın alabildiğine öznel, ancak belki de hiç varolmamış gerçekliğine uğruyoruz zaman zaman. Anının oluşum sürecinde duyumsadığımız ve düşündüğümüz gibi, o yaşam parçasına dair izlenimlerimizin dikte ettirdiği bir sekans halinde canlandırıyor bellek o anı. Bazen ezber yaptırıyor hatta.


Anıların öznelliği öyle güçlü ki. Kişinin yıllardır kullandığı ve görüşünü netleştiren gözlüğünü boynunda bir zincirle taşıması gibi. Kolunda saati olmayınca kendini kaybolmuş hissetmesi gibi.Öyle tanıdık, bildik bir yer ki bellek; beklenmeyen hiçbir hal yok orada. Kişinin nereye giderse gitsin yanında götürdüğü, “olduğu zamanın” kendisini mutsuzlaştırdığı hallerde içine kapanıverdiği kaplumbağa kabuğu…


Bugünle geçmiş arasında bellek yoluyla gidip gelmenin bazen ne kadar ızdıraplı bir iş olduğunu herkes bilir aslında. Ama kimse Ahmet Oktay’ın dediği gibi “… gelecek kuşakların yaşamının, hem bizden önceki hem de kendi kuşağımızın yaşamı gibi acılarla donanmaması için yapılması gerekenler üzerinde” düşünmüyor.


Ve bu yüzden de denir ki, “Tarih tekerrürden ibarettir.”


hk, 7.mart.2008 (Adnan Binyazar’ın 74. doğumgünü)

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü