23.11.14

Kadraj


Kimi fotoğraflar kadraja sığmayan başka nesnelerin, ışık kaynağının, günün hangi saatinde çekildiklerinin, fotoğraf çekilirken odayı seslendiren müziğin, fotoğrafı çekenin aklından geçiverenlerin izini taşısalar da bu izi sezmek, farketmek, kavramak bir başkası için neredeyse imkansızdır.
Bu yüzden fotoğrafa bakar, " bu abajuru fotoğrafını çekilmeye değer kılan nedir ki?", diye sorarsınız kendi kendinize; hiç bir anlam veremezsiniz, zira o kadrajın dışında kalanlar fotoğrafı çekenin kadrajın ortasına yerleştirdiğinden çok daha fazlasıdır.
Hikayesi eksiktir nesnenin, kendi oradadır, ama eksiktir.
...
"Abajur çalışma masamın üstünde durur ilkokula başladığım günden beri, sınıf arkadaşlarının babama üniversite mezuniyet hediyesidir. Şapkası değişse de, ahşap bir vazoyu andıran gövdesi hep aynı alçakgönüllü sarı ışığı yayar. Abajura düşen gölge pencereden gelen anlık kış güneşi ile perdenin marifetidir. Masanın üstündeki gölgeler vazonun içindeki kasımpatılarındır ve çiçeklerin renklerini hiçe sayar. Odada sadece piyano sesi vardır, kediler ve kuş uykuda, ellerim açık pencereye rağmen sıcaktır. Yıllar yıllar boyunca sevemediğim Pazar öğleden sonralarını "mutlu saatlere" dönüştürme çabasının fotoğrafıdır aslında bu kare."
...
Böyle işte..

h, 23.11.2014

Vitrin



Neredeyse iki ay önce ilk sahibini bilmediğim ve 1950'lerde üretilmiş bir vitrin-konsol salonumun sol köşesine gelip, yerleşti. Son on yıldır  edindiğim ilk ev eşyası: Tasarımı, bakımlı olması, zerafeti ya da fiyatının uygun oluşundan ziyade "kullanılmış", yaşlanmış hali, emektar ağırbaşlılığı idi onu tercih etme nedenim.
...
Yaşlanırken anneme benzemek istediğim sır değil artık; ya da annem gibi yaşlanmak istediğim. Onun güzel vitrini yıllar sonra gelmişti Karşıyaka'daki evimize, babamın çizip yaptırdığı ve evlendikleri günden beri kullandıkları yemek takımına uygun olarak tasarladığı yatay dikdörtgen formlu bu mobilyanın içinde anneannemin çeyizinden yadigar kahve fincanları, çivit mavisi likör takımı, annemin çok sevdiği ve ben çocukken misafirlerine ikramda kullandığı altın rengi fincan takımı, anneannemin filiz yeşili lokumluğu, zarif şarap kadehleri, minik cam biblolar durdu senelerce. Vitrinin içindeki nesnelerin anneme göre asla değişmeyen yerleri vardı, öyle ki her vitrin temizliğinin ardından milimetrik kaymalar bile olmaksızın eski yerlerine koyardı her birini.

Sonra annem gidiverdi.Vitrindeki nesneler de evdeki diğer tüm eşyalar gibi O'nun yerleştirdiği düzende kaldı. İlk iki yıl el süremedim, cam raflar tozlandı, grileşti, filiz yeşili lokumluk donuklaştı, fincanlar pırıltılarını yitirdiler. Vitrinin o bakımsız, tozlu hali beni çok üzmeye başladı. Sonra bir gün kendi kendime dedim ki, "senin mesleğin korumak değil mi? nesneleri, hatıraları korumak, geçmişi korumak değil mi senin işin? koru o zaman!" Ama işte o an anladım vitrinin cam kanatlarını açmaktan neden çekindiğimi, zira ben annem gibi yerleştiremeyecektim o nesneleri, benim elim değince vitrinin düzeni de benim seneler boyunca bildiğim, sevdiğim, hatırladığım gibi olmaktan çıkacaktı. Annemin dokunduğu herşeye sirayet eden o müthiş güzellik, o iddiasız zerafet kaybolup gidecekti.

İşte o yüzden nesneleri yerlerinden kaldırmadan önce değişik açılardan ve hiçbir yanılma payı bırakmayacak şekilde fotoğraflarını çektim, yakından ve uzaktan.. Ve sonra vitrini boşalttım, tozdan ve isten arındırdım her bir nesneyi, vitrinin içini de temizleyince çektiğim fotoğraflardaki düzene göre yerleştirdim hepsini eski yerlerine..

Annemin belleğini fotoğraflara aktarmıştım, fotoğraflardaki düzeni parçalar halinde kendi belleğime. Her nesne O'nun koyduğu yerde ve olmasını isteyeceği gibi tertemizdi yeniden. Sonra yemek masasında annemin sandalyesine oturup, uzun uzun seyrettim zerafetini ve kederden ziyade mutluluktan ağladım..
...
Benim evimin vitrini anneminkinden çok daha yaşlı ve içinde "öksüz fincanlarım" (onların hikayesini daha önce anlatmıştım), annemin bana ev hediyesi olan anneannemin kahve fincanları, kışları içine nergis koyduğu yeşil kristal vazosu ve kırılmasından korktuğum, sevdiğim başka narin nesneler var. Bir müze vitrini gibi kalabalık değil içi ve yerleştirirken farkettim ki aslında herbir nesne kendi yerini seçiverirmiş sessizce.

Annem gibi yaşlanmayı çok seviyorum.

h, 23.11.2014

9.2.14

Anneciğim için doğumgününde..

Anneciğim, yedinci doğumgünü bu birlikte kutlayamadığımız.. Seni kucaklayıp, lavanta kokundan öpeli de yedi yıl olmuş. Ama ne farkeder ki, şimdi benden gayri tüm sevdiklerinle birliktesin, anneannem dedem, Tuvan'cığın, Bedroş'un.. Ercüment Amca, Celâl Amca, Şeref Amca, Nebahat Teyze de seninle; Azer Teyze, Neşe Teyze, Nezihe Teyze, sevgili arkadaşların, piyano öğretmenin Papelyan; sonra Kuş amca, Mara, Fato, Remziye Teyze, Vecdi Enişte.. Tuti şarkısını söylüyordur omuzunda, Çengi dizlerinde uyuyordur belki de, kimbilir..



Papatyaların açmış Şubat'ta, bir demeti kucakladım, seni kucaklar gibi..

Seksendört yaşın seni bilen, seven, benden dinleyen, özleyenlere kutlu olsun..

Çocuğun H, 9.2.2014

8.9.13

Zamansız, kendiliğinden ve çok sevgili *


Hayatın yıllardan değil de, "an"lardan ibaret olduğunu düşünüyorum artık. Birbirinden farksız yinelemelerle yaşanan günlerden kişiye kal(an)lar. Bir de hiç değişmeyen ışık ve gölgeleri bir evin. Öyle ya evin önündeki ağaçlar kesilmedi ise, ya da pencerelerin ışığını azaltacak bir yapı yükselmediyse yanıbaşında, evin ışığı ve gölgesi hep aynı kalır. Eşyalar değişir, eşyaların yerleri değişir, duvarların rengi, minderlerin yüzleri, sedir örtülerinin işlemeleri, çerçevelerdeki resimler hatta, ama işte bir evin pencereleri / balkonları hep aynı iken o evin ışığı ve gölgesi hiç değişmez. Aslında bu ne müthiş ve iyi korunan ( kendi kendini koruyan) bir anı'dır (eski) bir ev için.

Tül perdelerin sakin kıvrımları arasından süzülen akşam güneşi minderlerin, halının üstüne hep aynı uzunlukta ve benzer kıpırtılarla düşer, dışarıdaki kavak ağacı böyle ister çünkü.  Hani altmış yıl önce pencerenin önündeki sedirin köşe yastığına sırtını verip dışarıyı seyredenin yüzünü usulca okşayan ışık, yarın orada oturup yorgunluğunu minderlere bırakacak olanı da beklemektedir.

İşte hem de bu yüzden an'lardır en kıymetli anılar: Artık bu odaya her adım atışında hep öyle hatırlarsın pencerenin önünde oturup da yolunu bekleyeni. Işığı ve gölgesi ile evin.

Ben sanırdım ki, sadece yaşadığım, bildiğim ve içinde / bahçesinde an(ı)larımın olduğu evleri sevebilirim; öyle değilmiş meğer. Lawrence Durrell'in Justine'de söylediği "Bir kent içinde sevdiğiniz biri yaşıyorsa, bir evrendir.", cümlesindeki gibiymiş evler de. Gitmediğim, eşiğinden içeri adım atmadığım, ışığına ve gölgesine bulanmadığım, duvardaki aynasında suretimi görmediğim, sahiplerine sarıl(a)madığım bir evi de çok sevebilirmişim meğer..

İlkokula giderken söylerdik" Orda bir köy var uzakta" diye başlayan şarkıyı. Notaların seslerini doğru öğrenmem için annem piyanoda bir kaç kez çalar, çalıştırırdı beni. O şarkının (Ahmet Kutsi Tecer'in şiiri) ikinci kıtasında derdi ki:   " Orda bir ev var uzakta
                                         O ev bizim evimizdir.
                                         Yatmasak da kalkmasak da
                                         O ev bizim evimizdir."

Çocuk aklımla " neden gitmiyorlar evlerine?", diye düşündüğümü hatırlıyorum bu şarkıyı söylerken. 
Ne gariptir ki, yıllar sonra kendimi kendi şarkımdaki evlerden uzak, o şarkıdaki yol'un başında bekler buldum, :
                                         " Orda bir yol var uzakta
                                          O yol bizim yolumuzdur
                                          Dönmesek de, varmasak da 
                                          O yol bizim yolumuzudur."


İyi ki evlerin an'larını koruyan ışık ve gölgeleri var: Onlar ki zamansız, kendiliğinden ve çok sevgili..



* V'm için.

hk, 8.9.2013

6.9.13

"artık bu evin bir odası İstanbul"



Bir şehirin seslerini, renklerini, sokaklarını özlemek; o şehirdeki bir evi, o evde yaşamış ve bir daha o eve dönmesi mümkün olmayan kimselere / o kimselerle yaşanmış hatıralara boyanmış bir evi özlemek; hem de o şehire gitmekten korkacak kadar...

İlk cümle böyle mi olmalıydı, aslında emin değilim, uzun zamandır yazmaya kalkışıp vazgeçiyordum: Herşey geçen sonbahar İstanbul'daki evimin yakınındaki mefruşat mağazasının vitrininde gördüğüm şarap ve altın rengi sarmaşık yaprakları ile bezeli perdelerle başladı. Bayram tatiliydi, mağaza kapalıydı. Kadıköy çarşısındaki ciğerci dükkanının önünde sabırla bekleyen sokak kedileri gibi gidip gelip seyrettim o kumaştaki kızarmış yaprakları. Üç gün boyunca pencerelerimde hayal ettim o keten perdeleri, zira onlar benim için on sene öncesine kadar hemen her sonbahar annem ve babamla birlikte yaşadığım İstanbul'du.
Ağaçlarından dökülen at kestanelerini ceplerimize doldurduğumuz, bahçedeki kuru çam iğnelerini süpüre süpüre bitiremediğimiz, pencerelerden evin içine işleyen güneş ışığının ılık aydınlığında sohbet ettiğimiz, Çarşamba günleri sokak aralarında kurulan semt pazarından alınmış son yaz sebzelerini ayıkladığımız o küçücük mutfağın penceresinden, onca apartmana rağmen nasıl, nereden yol bulduğuna akıl sır erdiremediğimiz güneş huzmeleriyle teselli bulduğumuz evin İstanbul'u.

İstanbul'daki mefruşat mağazası ben orada iken hep kapalıydı. Zaman tükendi, döndüm senelerdir yaşayıp da bir türlü sevemediğim bu şehire. O perdeler de İstanbul'undu zaten, tüm o hayal(et)lerle birlikte orada kaldı.

Derken bir yıl geçti, ama bir deniz kestanesi gibi dikenlerini aklıma ve kalbime batırarak, tam iyileşiyorum derken bir daha, bir daha batırarak. Üstelik her defasında daha derine gömerek dikenlerini. Geçti kış, geçti bahar, yarım yaz geçti. Yarım yaz, diyorum zira yaz ortasında  bir tür "inziva"ya çekildim:
Tıpkı başını ve ayaklarını kabuğunun içine saklayan ve içeride kalmak için inatla ve sabırla direnen bir kaplumbağa gibi çevremdeki herkesten sakınıp, saklanarak. Saklanırken uyuduğum odanın pencerelerindeki perdelerin yirmiüç yıllık ve güneş solgunu nefti yeşilinde boğulduğumu hissettim bir sabah. Daha fazla boğulmamak için de yaz başında gözüme kestirdiğim "kuşlu" perdeleri diktirmeye karar verdim. Perde siparişini vermeye gittiğimde ne göreyim, on sene önceki o canım İstanbul, bir sene önce aklımı çelen o şarap ve altın rengi sarmaşık yaprakları ile karşımda durmuyor mu..

Sonra?

Sonra, benim şimdi annemi düşündüğüm gibi, annemin de anneannemi andığı ve içlenişini derin bir iç çekişle, ama sözcüklere dökmeden, kah uzun suskunluklara kapatıp / kah yumuşacık bir yastık gibi başına yasladığı o sonbahar günleri, üç kanat perdeyle geri geldi. Ne garip ve akıl almaz değil mi?

"Bir şehirin seslerini, renklerini, sokaklarını özlemek; o şehirdeki bir evi, o evde yaşamış ve bir daha o eve dönmesi mümkün olmayan kimselere / o kimselerle yaşanmış hatıralara boyanmış bir evi özlemek; hem de o şehire gitmekten korkacak kadar...".

Bazen başladığı gibi bitmeli bir yazı.
Artık bu evin bir odası İstanbul..

hk, 6.eylül.ikibinonüç



27.8.13

ada faresi



An geliyor tükeniyor ne varsa.
Varlığın ve yokluğun bir farkı kalmadığı için belki.
Sıradan, kanıksanmış ve yinelenen hallerden kurulu bir labirent içinde dolaşan "ada faresi" misali, 
ada fareleri kar gibi beyaz olur, derdi annem, ben hiç ada faresi görmedim,
ne garip / annemin anlattığı her şeye inandım / inanır(d)ım ben, inanmamam için tek bir neden bile yok(tu) zira.
Annemden sonra kimseye..

Birisi bir başkasının ( kendi çocuğunun mesela) miladı olabilir mi?, diye sorsalardı bana,
cevap vermeden önce düşünürdüm uzun uzun,
eskiden ama.
Eski dediğim,
2007 Mayıs'dan önce sorsalardı bu soruyu,
düşünürdüm elbette,
cevabım yine "evet" olurdu muhtemelen,
ama o "evet" ile bugünki arasında "annem kadar bir fark" da olurdu,
buna hiç şüphe yok işte.

An geliyor tükeniyor ne varsa,
varlık ile yokluk aynı.

Ve artık ben kar gibi beyaz bir ada faresiyim..


hk, 27.08.2013

6.5.13

hayal et...


Yağmur oluğu ile çatının arasına yuva yaptı kırlangıçlar bu sene, bana daha yakın olmak, baharı yaza bağlarken o deli dolu çığlıklarını daha çok duyurmak ve seni her zamankinden çok özletmek için. Kandım onlara, kanmaya hazırdım çoktan. Gidiverdiğinden beri kırlangıçlara, leylaklara ve sesinin tınısına kanıyorum hep, usulca fısıldıyorsun ben kederlenince, sesin bir dünya oluveriyor hemen, sesin tanıdığım tüm sesleri bastırıyor, yekpare bir gökyüzü gibi kaplıyor zihnimi / zihnimi kaplayan gökyüzünde kırlangıçlar deli deli uçuşuyorlar.
...
Hep hayal kurar oldum sen gittikten sonra, çocukça değiller yine de, anlatsam sana severdin, eminim. İyi ve güzel hayaller, içinde senin / anneannemin / ağabeyimin olduğu hayaller. O hayallerin biçimlendiği, cisimlendiği hayalevler, bahçeler. Cennetin nasıldır bilmiyorum elbette, ama bana öyle geliyor ki, insanın sevdikleri ile birlikte olduğu her yer cennette bir kuytu bahçe.
...
Sevdiğim kimseden vazgeçmemeyi öğrettin giderken, bunu biliyor muydun sahi? Senin bana çocukluğumda pişirdiğin muhallebilerin üstüne tarçından çizdiğin kelebekler misali, kahveyi kaplayan süt köpüğüne kahverengi şekerle gülen bir yüz çiziveren ve ben yolculuğa çıkarken arkamdan "okuyup üfleyen" o sevdalı güzel adam gibi, mesela. Ya da baharın ilk papatya demetini, sakızlı kahveyi, İzmir gevreğini senin yerine bana gönderen; sesimle gülen ve ağlayan; tütsülük zeytin yapraklarını kendi bahçesindeki ağaçtan toplayıp getiren ve halimi merak ettikçe usulca sesleniveren o güzel kadınlar gibi..
Sen bana hissettirmeden yaşamaktan vazgeçtiğin için belki de, şimdi yokluğunun açtığı bu uçsuz bucaksız boşluğu sevdiklerimin sözcükleri, sesleri ile yamıyorum ben. Zor ama çok zor bir iş bu, çok uğraşmak, inat etmek şart, yamaların söküldüğünü, çiçeklerin kuruduğunu, kuşların öldüğünü, ellerimin yaşlandığını, sesimin kısıldığını, bedenimin bitkinleştiğini bile bile ve bunların hiçbirine aldırmadan yamamayı sürdürmem gerek. Zira zaman geçtikçe boşluk genişliyor, tıpkı uzay gibi, uzayın zihnimde bir türlü somutlaştıramadığım derinliği gibi yokluğun, biliyorsun değil mi, sahi biliyor musun?
...
Hayal bahçelerde hayalevler kurdum senin için; hani şimdi bu hayatta birlikte olmayı sürdürseydik, hayal edemeyeceğin güzellikte hayaller... Hayalperest bir çocuğun var artık.
...
Geçen yaz yazıldı adın, mühürlendi nefesin bir taşa. Her harf güzel, her hecen kendin. Bir de kırlangıç işledi taş ustası adının üstüne, gökyüzüne doğru uçuveren. Sen kırlangıçları çok sevdin, kırlangıçlar da seni hiç bir bahar hayalkırıklığına uğratmadı. Ve işte taştan kanatlanan o kırlangıcın hatırına belki de, bu şehirde geçirdiğim yirmiüç sene boyunca ilk kez gelip yuva yaptılar penceremin kıyısına.

Gerçekler hayal olur da, hayaller gerçek olmaz mı ?
...
Yarın sana bir demet papatya getirecek genç bir adam, ki ben getirdim farzet. Hatırlayacaksın zaten, çok uğraştı geçen yaz, şimdi Boğaz rüzgârını erguvan ağaçları ile okşayan o minyatür bahçeni kurmak için.

Yarın beni seven herkes, ama öylesine değil, yüreği pır pır ederek seven kim varsa seni benden daha çok sevecek. Bilirler zira senin çocuğun olduğum için "böyleyim ben". Hayal et, hayal et, hayal et ki, yamadığım yokluğunun aralıklarından incecik ve duru bir ışık huzmesi gibi sızıp sana ulaşabileyim!

6.Mayıs.2013, hk

3.4.13

köstekli takvim saati



köstekli takvim saati

Çinko şemsiyelikli ceviz portmantonun tamkarşısında asılı, cercevesi
ve camı tozlanmış siyah-beyaz Ahmet Hamdi Tanpınar portresinin
altında loş bir oyuk gibi duran, arkaya yaslanmış kanadı kahverengi
yağlıboyayla boyanmış pencereden başımı içeriye uzatıp seslendim,
"ayarlanacak saatim var!".
İçeriden "kürdilihicazkar makamında" bir şarkının nakaratına kendi
sesiyle katılan orta yaşlı, topluca, saçlarının kestane rengini
kınayla koyulaştırmış, gözlüklü, yeşil gözlü bir kadının iç
cekişi geldi. Şarkıya ara vermek istemediği yüzünün her halinden
belli bir huzursuzlukla pencerenin iç tarafındakı küçük odayı
üçbuçuk adımda katedip, masasının başına geçti. Yine de gülümsedi,
aklı radyoda olsa da, o bir şarkılık mutluluğunu böldüğüm için bana
içerlemiş görünmek istemiyordu besbelli.

Köstekli takvim saatini çantamdan cıkarıp, aramızdakı pencerenin
geniş pervazına yerleştirilmiş ve içi bordo rengi kadife kaplı
kutunun içine bıraktım. Kadın saati almak için uzandığında bembeyaz pamuklu
eldıvenler giymiş olduğunu farkettim.
Saatin kapağını actı, arkasını çevirdi, sonra da masanın üstündeki
deri ciltli kalın deftere işlek ve okunaklı bir el yazısı ile bir
şeyler yazdı. Derken yüzüme bakmadan "sizin adınız efendim?" diye
sordu; söyledim. İsmimi deftere kaydettikten sonra, incecik bir
sicimle saatin zincirine bağladığı ufacık etikete defterdeki kayıt
numarasını kopyaladı. Ve kösteklı takvim saatimi kadife bır keseye
yerleştirip, pencereden görülmesi mümkün olmayan, ama aynı odanın
içinde bulunan bir çekmeceye koydu (bu son hareketini ahşap
çekmeceden gelen sürtünme sesinden anladım kuşkusuz).

Masasına dönünce, üzerinde ismim, günün tarihi ve teslimat saati,
kayıt numarası, saatin cinsi (köstekli takvim saati) yazılı bir
makbuzu da bana uzattı sessizce.
"Pekı, ne zaman geri alabilirim?", dedim.
" İade tarihini makbuzun arkasına yazdım efendim", dedı.
Kağıdı çevirdim, " 26.Ocak.2003" yazılıydı.
" Teşekkür ederim", dedim, " Dilerim benim yüzümden yarıda kalan o
şarkı yeniden çalınır radyoda."
Hiçbir şey söylemeden gülümsedi, içinde mutluluk / mahcubiyet / keder
olan bir tebessüm.
"Şemsiyenizi unutmayın, yağmur hızlandı", dedi göz ucuyla pencerenin
öbür yanındaki küçük odanın bana gözükmeyen bir yerlerine bakarak.

Şemsiyemi açtım: artık hiçbir yere yetişmem, hiçbir vapuru kaçırmam,
hiçbir randevuya geç kalmam mümkün değildi; saatsizdim.

Sadece bir takvim şimdi ihtiyacım olan, o da sadece 26.Ocak, Pazar
gününü unutmamak için.


hk
6.I.2003

17.3.13

kum taneciği


Bir kum taneciğinin ikiyüz elli kere büyütülmüş halidir bu fotoğraftaki, rengarenk parçacıkları ve "kalbi" ile akıl almaz bir evren. Denizin dibinde, birbirinden ayırt edilemeyecek denli çok, sıradan ve dilsiz kum taneciğinden biri olarak yaratılmak nasıldır merak ediyorum. Sadece merak etmek de değil aslında, o kum taneciğine imreniyorum.

Pazar akşamı, pencereyi açtım üşümek için, derin derin nefes almak ve üşüdüğümü hissetmek için. Odanın sessizliğinden mi, yoksa aklın acıyan / acırken acıtan sözcüklerinden mi kurtulmak istediğimi bilemedim bir türlü. Bilemediğini öğrenmek istemez mi insan? Öğrenmeyi de istemedim. Aklımı hiç durmadan acıtan bilgilerden daha fazlasına sahip olmak istemiyorum, hatta bildiklerimi de unutup, bir kum taneciğine dönüşmek tek derdim.

Beni bilen herkesin belleğinden silinmek ve okunduğu an unutulacak bir cümle gibi sönüvermek istiyorum. Şimdi en çok da o kum taneciğine imreniyorum.

h, 17.03.2013

21.1.13

açıl susam açıl



Bu akşam kendi kapımın eşiğinde elimdeki anahtarı kilide doğru uzatırken geldi aklıma, "açıl susam açıl", diyen Ali Baba'nın hikayesi. Bir mağaranın önünde durur gibiydim, içeride paha biçilmez hazineler...
Altın küplerinden, mücevherlerden söz etmiyorum elbette, içeride sadece benim olan / sadece benim için değerli bir sürü "şey", her birinin hikayelerini yaşayan ve yazanın da yalnızca kendim olduğunu bildiğim için böyle hissediyordum. Kapı açıldığında evin sıcağından hafif bir dalga sarıverdi beni, bir an önce üstümdeki giysilerden soyunmak ve duvarların arasındaki koşulsuz yalnızlığıma kavuşmak için sabırsızlandım. Uzun süren tek başınalık vazgeçilmez bir alışkanlığa, isimlendirmesi zor bir huzur ve rahatlık duygusuna dönüşüyor zamanla. Ev, kırk haramilerin gizli ve hazinelerle dolu mağarası kadar korunaklı bir sığınak olup çıkıveriyor. İçindeki eşyalar, duvarlarındaki resimler, raflarındaki kitaplar, çerçevelerindeki fotoğraflar, belleğindeki yüzler ve sesler ile tıka basa dolu bir sığınak; çoğu zaman tek kişilik ve iki kedilik bir yer. Her akşam kendi kapımın önünde durup, anahtarın kilitte dönüşünü tarifi zor bir rahatlama hissi ile izlerken, dışarıdan içeriye / kalabalıktan tenhaya, cümlelerden suskunluğa, yorgunluktan bitkinliğe giriveriyorum. 
Orada ( şimdi olduğum yerde ) zamanın çok uzun ve renkleri solmuş bir uçurtma kuyruğu gibi akıp gitmesini izlemekten başka bir şey yapamasam da, burada ( şimdi olmadığın yerde ) senin gelmeni beklerken, " açıl susam açıl " demeyi hatırlayacağını umuyorum.

Zira böyledir hayat, kimine sığınağın kapısını açan sözcükleri fısıldar / kimilerini ise sığınağın yoluna bile yaklaştırmaz. Ketumdur, ürkektir, incitilmekten korkar. Usulca dokunur, için için ağlar, durgun ama berrak bir su gibidir, gönlü oldu mu ne seni üzer / ne beni yorar.

" Açıl susam açıl "

hk, 21.01.2013


baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü