2.3.08

bulutlu yazı



Ruhumu çok karanlık ve aklımı parçalanmış hissettiğim gecelerin bir sorumlusu vardır mutlaka, ve o kişi asla kendim olmamışımdır. Yeniden yazmaya ne zaman başlayacağımı merak ediyordum, yapmak istediğiniz bir şeyden sizi alıkoyanın ne olduğunu bilemediğinizde, geriye çekilip beklemekten başka çareniz kalmıyor. Zamanın “elbette geleceğini”, aklın toparlanamadığı ya da kederin bir türlü azalmak bilmediği gecelerden birinde, işte tam da şimdi olduğu gibi, bir Bryan Ferry şarkısı eşliğinde yazıvermeye, harflerin tatlı tıkırtılarla ve yayları henüz açılmamış yepyeni bir klavyenin siyah tuşlarında hızla hareket eden parmakların marifetiyle sözcüklere / cümlelere / paragraflara dönüşeceğini umarsınız o kadar.


Süresi belli olmayan aralıklarla terk ediliyorum: Aslında öngörebildiğim / ama kabullenmemek için mantığımı alaşağı edip direndiğim hallerin ardından; duygularım, akıllara ziyan fedakârlığım ve hep daha azı ile yetinebilme yeteneğim sayesinde beceriyorum bunu. Bir saksı bitkisi gibi düşünün beni, dibine düşen birkaç damla su ile haftalar boyu canlı kalabilen, kuruyan yapraklarını toprağında çürütüp giderek cılızlaşan, ama inatla çiçek açmaya, yeni yapraklar çıkarmaya çalışan bir saksı bitkisi. Bir ilişkinin içine sığdırılabilecek hayalkırıklıklarından ders almadan, hafızamı sürekli silerek ve farkında olmadan kendim de silinerek yaşıyor; varlığımı sıradanlaştıran ve beni hayatının aşk / tutku / hasret içerikli sahnelerinden uzaklaştıran muhatabımı dirençli bir kararlılık ve giderek hüzüne boğulan bir bağlılıkla sevmeye devam ediyorum.


Bütün o haftalar, haftasonları, aylar, yaz ayrılıkları, sonbahar buluşmaları birikip yıllar ederken, zamanın terk edilmek için geçirilmiş / yaşanmış / tüketilmiş olduğunu düşünmek; bunca iyi niyete, sabır ve kabullenişe karşın geriye sadece eskisinden daha ağır ve yapışkan bir yalnızlık kaldığını görmek ne kadar hüzünlü anlatamam.


Hayatımın oyalanamayacağım bir yerindeyim. Bunu bana gösteren anneciğim oldu, belki de en can alıcı dersi birdenbire gidivererek anlattı bana. Sesi kulağımda, tam da telefonu kapatırken, her zaman söylediği gibi “canım çocuğum benim” derken, aslında ikimiz de farkında olmadan “vedalaşırken” yani.


İnsan ruhu ve aklı bir kederde kavrulurken, yazdığı cümleleri sevmiyor bazen. Hele benim gibi kılı kırk yaran, dönüp dönüp okuyan, sözcükleri hiç durmadan sınayan biri için “bu yazı paylaşılabilir”, demek ne kadar zor bilemezsiniz. Aslında uykum yok, ama çok geç oldu ve üstelik bu gece terk edildiğimi de kabullendim. Terk edilmek, terk etmek zamanının geldiğini anlamaktır. Ruhun birdenbire sakinleşmesi, çırpınmaktan, endişelenmekten, kendi kendine teselli bulmaktan vazgeçmesidir.


Terk edenle ilgili alışkanlıklardan vazgeçmek ise en sancılı iştir. Bazen bir evden, bazen bir şehirden vazgeçmeyi gerektirir. Evin de, şehirin de umurunda değildir oysa; anılar ve alışkanlıklar belleğin bir odasında mühürlenir ve umarsızca uzaklaşılır.


Bryan Ferry kimbilir kaçıncı kez yineliyor aynı şarkıyı:


“You must remember this
A kiss is still a kiss
A sigh is just a sigh
The fundamental things apply
As time goes by"


hk, 2.mart.2008

14.2.08

14.2.2008

Sevgili'ler, "gününüz" kutlu olsun...
hk, 14.2.2008

13.2.08

nergis kokulu ve pastalı bir doğumgünü

9.II.2008, Müjgan Teyzem ile birlikte anneciğimin doğumgününde..

9.2.08

doğumgünü..

İzmir'de yağmur yağıyor,
anneciğim ilk kez kendi doğumgününe gelmedi.
Ama kalp kalbeyiz yine de,
duvar saatinin pandülü evin atan kalbi.
Eşyalar tozlarından arındılar,
odalar uyandı, sesler duvarları okşuyor.
Serçeler balkonda cıvıltılı ve ben çok yorgunum ama uyumayacağım,
zira biliyorum üstüme hırkasını örtemeyecek anneciğim.
hampo, 9.2.2008

8.2.08


ANNECİĞİM,
KALBİMİN ÇARPIK UCU,
YARIN 9.ŞUBAT
DOĞUMGÜNÜN
VE BİR SENE OLACAK BİZ KUCAKLAŞMAYALI..
ANNECİĞİM
ARTIK HİÇ YAŞLANMAYACAKSIN.
CANIM ANNECİĞİM, BENİM GÜZEL MELEĞİM..
hampo, 9.2.2008

4.2.08

Onlar'la bir hafta..


...bu siyah beyaz fotoğrafı daha önce de iliştirmiştim bir yazıma, biliyorum.. ama İstanbul'da , bu fotoğrafta gülümseyen güzel kadınla, avucu kartoplu kız çocuğunun evinde geçirdiğim haftanın ardından bir kez daha; onların güzel ruhlarını şad ederek, ruhum ve aklım lime lime olmuş halde yazarken, bir başka resimle yetinemeyeceğimi anladım.
onlarla bir hafta geçirdim, her gün konuştuk / söyleştik durduk, sessiz sessiz, sarsılarak ağladık / kahrolduk, üşüdük, titredik, çok kederlendik. beni bir an bile yalnız bırakmadılar, annem bir omuzumda / anneannem diğerindeydi; onlar fısıldadılar, ben onlara ait binlerce anıyı toparlamaya, zarflarına yerleştirmeye, paketlemeye, sarıp sarmalamaya, kutulara çekmecelere sığdırmaya, bohçalamaya, raflara dizmeye çalıştım. çok beceriksizdim, çok çaresizdim, çok yalnızdım.
hiçbir şey eski yerinde değil artık, herşey biraz kirlendi, pek çok iz silindi, yitip gitti, kırılıp dökülenlerin haddi hesabı yok; öyle ki anneannemi, annemi ve dedemi bir daha / aynı anda / yeniden yitirmiş gibi hissediyorum.
gelin görün ki, bu keder ve yitim kimbilir kaç yazının kapısını çalmaya hazırlanıyor..
şimdi çok yorgunum, biraz dinleneyim, elbette yavaş yavaş yazacağım.
hk, 4.2.2008

Bach and Mozart


It may be that when the angels go about their task praising God, they play only Bach. I am sure, however, that when they are together with family they play Mozart."
Karl Barth

27.1.08

biribirimizin kenar süsü olmak...

kenar süsü olmak..

styx nehri'nde yolculuk, hk

tesadüfen dinledim, kimin söylediğini de bilmiyorum: "kenar süsü oldum hayatına", gibilerinden bir dizesine takıldı aklım şarkının.
yazma eylemi içindeyseniz, yazmak üzere düşünmeye başlayınca, sıradan cümleler kurmak huzursuz ediyor insanı ( belki de sadece ben böyle hissediyorum); herkesle aynı sözcükleri kullanarak derdimi anlatmak, başkalarından ödünç alınmış giysilerle dolaşmak gibi geliyor. üstelik de kullanılmış giysiler, başkalarının tenine değmiş, kirlenmiş, buruşmuş... ama bazen de bir başkası için dikilmiş, ama yine de kumaşıyla / modeliyle / rengiyle tam da "benim olsaydı keşke" denilecek türden yepyeni giysilerle karşılaşılıyor işte.

"birinin hayatına kenar süsü olmak", düşüncesinin bana bu denli yakın ve anlaşılır geldiğini itiraf etmek kolay değil aslında. zira bu hiç de öğünülecek bir durum değil, içinde çokça "kenara itilmişlik" var, "işlevsizlik" var, "süs olmaktan başka bir işe yarayamamak" var; en azından benim için öyle.
"kenar süsleri" ne işe yarar diye düşünüyorum şarkıyı dinlediğimden beri. sayfanın orta yerine konulan yazı ya da fotoğrafı çerçevelemekten, dikkati yazı ya da fotoğrafa yöneltmekten, bir de ortadaki öğenin çevresinde kalan boşluğu "süsleyerek doldurmaktan" başka ne işe yarar?

"birinin hayatına kenar süsü olmak" dizesi bu yüzden sızlatıyor kalbimi. zira aklıma olamadıklarımı getiriyor, olamadıklarım çerçevenin orta yerinde durdukça duruyor.

iyi ki yazmayı biliyorum, kalbim ve aklım ne kadar yorgun olsa da, parmaklarım tembelliği ne denli sevse de, ruhum kağıttan bir kayık olup Styx Nehri'ni aşmak için dalgalarla boğuşsa da, neyse ki hala yazabiliyorum.

hk, 27.I.2008

26.1.08

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü