25.3.12

" dünyaya kim olmaya geldim ben? "

Belleğimin ne kadar zayıf olduğunu her geçen gün daha fazla anlıyorum; sisli bir çayırda yürümek gibi bu unutkanlık, nereden geldiğimi biliyor ama yola çıktığım zamana ait olay ve kişileri o sisin içinde yitiriyorum. Belki de iyi bir meziyettir bu, zira aralarında beni üzen, inciten, yolumdan alıkoyan, aklımı karıştıran, zihnimi gereksiz yere meşgul eden niceleri olduğunun farkındayım. Onların ağırlığı ve yorgunluğu mu şimdi beni suskunlaştıran, yoksa o çayırda yürümekten duyduğum sıkıntı mı? Dün sabah erkenden uyandım, ama yataktan çıkmadan " Siyahlı Kadını" okumaya başladım, ince bir kitap, müthiş ayrıntılı ( tam da benim sevdiğim türden) betimlemelerle dolu. Sonra kendime kahve yapıp salona, pencerenin önündeki berjere taşındım kitabımla birlikte, pencereyi açtım, ürpererek ( okuduklarımdan değil, pencerenin aralığından esen sabah rüzgarından) okumaya devam ettim bir süre. Üşüdükçe pencereyi kapatmak yerine, yatağa dönmek isteği çoğaldı içimde; ben de hiç alışılmadık bir biçimde yorganın sıcaklığına geri döndüm. Okuma gözlüklerim kulağımı ve burnumu acıtırken gözlerim kapandı, uyumuşum. Benim çok çocukluğumda babamın Citroen marka bir otomobili vardı, siyah ve sert minder yayları, açık gri döşemesi olan, modelini anımsayamayacağım bir aile yadigarı.


Uykuyla birlikte kendimi yine babamın kullandığı o otomobilin içinde buldum, annem her zamanki gibi şöför koltuğunun yanında, önde oturuyordu ve ben arkadan onun kısa kesilmiş dalgalı saçlarını görüyordum. Karanlıktı, annem bir şeyler anlatıyor, babam arada bir onaylanan kısa cümlelerle cevap veriyordu. Böyle gittik bir süre, sonra babam arabayı kaldırıma yaklaştırıp durdu ve "hadi kızım, biz seni burada bekliyoruz", dedi. Otomobilden indim, geniş bir ara sokaktaydık, yürüdüm ve deniz kıyısına ulaştım, Karşıyaka'dan Güzelyalı'ya bakıyordum şimdi. Gece vaktiydi, artık o şehirde yaşamadığımı biliyordum, orada kalamayacağımı da.. Birden paniğe kapıldım, " ya beni almadan giderlerse..", bir yandan karşımda ışıldayan denizli şehire doyamadan oradan ayrılmak zorunluluğu beni müthiş üzüyor, bir yandan da o siyah Citroen'de beni bekleyen anne ve babama yetişememek korkusu aklımı başımdan alıyordu.. Ağlamaya başladım, o  sokağa doğru ilerlerken, denizli gece manzarasından uzaklaştığımı bilerek, " buradan ayrılmak istemiyorum", diye sayıklıyor, bir yandan karanıkta iyice belirsizleşen siyah otomobili ve içinde beni bekleyen o iki güzel yüzü görmek için çırpınıyordum..

Uyandım.

Kalkıp giyindim ve kendimi evden dışarı attım ( kelimenin tam anlamı ile attım), Kızılay'a indim, Yapı Kredi Yayınları'nın mağaza vitrininde "Mırnâme" : Büyüklere Kedi Şiirleri'ni gördüm. İçeri girdim, kitabı nedense "çocuk kitapları" arasında buldum. Feridun Oral resimlemiş Yalvaç Ural'ın şiirlerini, rastgele açtığım sayfadaki şiiri okur okumaz gözlerim doldu, şiirin resmini görünce ağlamaya başlayacağımdan emin olup, kitabı kapattım. Aynı kitaptan üç tane aldım ( aslında kedisever tüm tanıdıklarıma bu kitaptan vermek isterdim ), evde uyur bıraktığım kedi çocuklarımı düşündüm:


Aynadaki Kedi
- hiç kedi görmemiş bir kedi için ağıt-

Aynada
Yüzünü gördü
Küçük kedi.
Şaşırdı.
Çünkü yüzünün hep,
Sahibi,
O küçük çocuk gibi,
Sarışın ve çilli 
Olduğunu sanırdı.

"İyi ki Akide'nin yanında Aşure var artık", dedim kendi kendime.

Çiçekçiler, balıkçılar, kalabalık. Toz naftalin gelmemiş henüz Mısır Çarşısı'na. Kışlık giysilerin dolaplardan, çekmecelerden çıkıp, naftalinlenme ve yaz uykusuna yatma vaktine az kaldı oysa ki. 

Pinhani şarkısı diyordu ki dün ben dolaşırken Ankara'nın sokaklarında:
....
kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
ama kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
....
Ne için, ne pahasına, neden inat ettiğimi düşünmekteyim?
ya da
dünyaya kim olmaya geldiğimi ilk kez ve ısrarla gözden geçirmekteyim.
Siyah Citroen çürüyüp gitmiştir çoktan,
annemle babam tomurcuklanmaya hevesli bir erguvan ağacının altında büyük uykularına dalmışlar*,
elli yaşıma çok az kalmış,
hayatın dinç ve dirençli yılları eksilmeye, azalmaya başlamış,
hasreti rüyalara yerleşen iki kentin uzaklığı, 
oralara senede bir kez yapılabilen yolculuklarla
yetinmenin bunaltısıyla daha da büyümekte üstelik.

Annem çıkıp gelse,
" haydi toparlamaya geldim seni, oyalanma buralarda" deyiverse,
arkama bile bakmadan, umursamadan gideceğim.

hk, 25. Mart.2012


* -büyük uyku- betimlemesini çok sevdim ben, Altay Gündüz'ün "Geçmişe Yolculuk" kitabında okudum ilk kez.

Hiç yorum yok:

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü