29.12.07

kuşlar gibi...

Yeni yıl için söylemek istediklerimi aklımın ve ruhumun kıvrımlarında evirip çevirmekteyim günlerdir. Dilemek yetmiyor oysa, bunu öğrendim; ilk yeni yıl tebrikimi kaç yaşımda kendi cümlelerimle yazdım anımsamıyorum ama, o zamandan beri dileklerimin pek çoğu gerçekleşmemiş gibi geliyor şimdi bana.

Bilmem sizin başınıza geldi mi hiç? Ben bir dilekte bulunmaktan ve sonra onun gerçekleşmesini beklemekten yoruldum. "herşey olacağına varır", deyip geçmek taraftarıyım uzun zamandır. Olacakları bilememek de iyileştirici, rahatlatıcı bir hal.

“Saatli Maarif Takvimi” alırdık her sene anneciğimle birbirimize, takvimi paketleyen kırmızı ambalajı açmak ve 1.Ocak sayfasını ortaya çıkarmak benim görevimdi evde: Yılbaşının değişmez geleneği; annem elimin uğurlu geleceğine inanırdı zira.

2007 yılına başlarken elim hiç de uğurlu gelmedi anneciğim, dileklerimizin hiç biri gerçekleşmedi; mutfak duvarında, ışık düğmesinin yanında asılı duran Saatli Maarif Takvimi’nin 7.Mayıs’dan sonraki yapraklarına kimse dokunamadı..

Kokinalar vazonun içini doldurdu yine, altında eski yeni fotoğrafların..
Fotoğraflardaki suretinle gözgöze geliyorum, ne diyeceğimi bilemeden.
Sözü sınayan acı, acıyı evcilleştiren akıl, aklı susturan kalpmiş.

Hiçbir dileğim yok,
beklentim de.
Kuşlar kadar hafifim anneciğim.


hk, 29.12.2007

20.12.07

ıssız not

"...boş kuş yuvaları gibiyim, sonbahar çoktan bitti,
kışı da cıvıltısız karşılıyorum."
Bir cümle kurup öyle uyudum dün gece, zira uzun zamandır git gide azalıyor yazmak istediklerim. Herşey zoraki bir çabanın sonucu şimdilik hayatımda. İçimden gelerek ve heyecanlanarak yapmıyorum hiç bir şeyi, "öyle olması gerektiğini kendi kendime yineleyerek, ruhumdaki dalgınlığı dürtükleyerek" yaşıyorum. Hani aslında öznesi olmayı hiç istemediğimiz bir eylem için ısrarcı olur ya yanımızdakiler, ısrar sürerken kalkıp gitmek, uzaklaşmak, oradan / o ısrarın merkezinden kaçmak istersiniz ve bunu bir türlü beceremezsiniz ya, işte öyleyim ben de.
Hatıraların onları birlikte yaşadığım, onları var eden anneciğimin yokluğunda nefes almamı zorlaştıran bir kedere dönüştüğünü; zira o günlerin bir kez daha yaşanamayacağını; anneciğimin pencere önünde yolumu gözlerken duyduğu mutluluğun / O'nu pencere önünde beni bekler bulacağımı bilerek duyduğum güven ve iyilik hissi ile bir daha hiç örtüşemeyeceğini farkettiğimden beri kimsesizim.
Sekiz ay ondört gün oldu anneciğimle konuşmayalı, benim yazamadığım ne varsa bu acının içinde birikmekte ve eksilmektedir.
hk, 21.12.2007

19.11.07

sombahar'da şenlikli bir bahar temizliği


ŞENLİKLİ BİR BAHAR TEMİZLİĞİ

…dar zamanlara ne çok şey sığdırmaya çalışıyoruz.
Dediğin gibi, günler ufalanıyor parmaklarımızın arasında,
bu yüzden söyleyemediklerimizin altında ezilip
paramparça cümleler kuruyoruz, söylediklerimizin bir yanı hep eksik,
eksik kalanları bir dahaki sefere dile getirmek üzere
biriktirip, sonra yavaş yavaş unutmuyor muyuz ?
…
Sana yazmış mıydım “unutmak şenlikli bir bahar temizliğidir”, diye…
kıyı köşe ne varsa ortaya dökersin, torbalara doldurursun önüne serilenleri,
ancak mektupları okumadan yırtmak gerekir, giysileri denememek aynanıin karşısında,
kitaplara dokunulmaz, onları kutulara doldurup daha sonra verilmek üzere bir köşeye ayırabilirsin …
fotoğraflar ise en zor anı belgeleridir, bilemezsin onları ne yapacağını:
fotoğraflarda birlikte olduğun kişiler varsa (ki çoğunlukla öyledir) ve
haberdarsan adreslerinden, üşenmeyip onlara gönderebilirsin…
( teyzem böyle yapmıştı yaşamının son yıllarında, onun ardından kimsenin kalkışmaya cesaret
edemeyeceği bir işti. bana verdiği siyah beyaz fotoğraflar için hiç kızmamalıymışım ona… şimdi anlıyorum)
yerleri yurtları belli değilse o insanların ve top yekun unutmaya kararlıysan her şeyi,
fotoğrafları da mektupların yanına koyabilirsin…
…

Sonra küçük eşyalar olur, başkalarına pek anlamsız gelirler:
şişe mantarları, tren/vapur/sinema/tiyatro biletleri,
konser /opera programları, özenle saklanmış kumaş
kurdelalar, arkası yazısız kartpostallar (bu dünyaya
yaptığın benzersiz yolculuklardan), café’lerin küçük
kare peçeteleri (bazılarının üzeri yazılmış ve
imzalanmış), kitap ayraçları, müze broşürleri, çakıl
taşları, pasta mumları, deniz kabukları, başka
ülkelerin tedavülden kalkmış bozuk paraları, pullar,
nikah şekerleri bayatlamış çiçekli minyatür sepetler,
yapışkanı bitmiş etiketler, kartvizitler, renkli cam
kırıkları…
…
Ama işte yok etmen gerekenler bunlarla da kalmaz,
eğer iyi bir biriktirici isen sırada gazete küpürleri vardır,
köşe yazıları: Edip Emil Öymen’in Londra’dan
bildirdikleri, siyah beyaz haber fotoğrafları,
karikatürler, yazı dizileri (tarih sırasına konulup
ataçlanmış), kitap ve sinema ekleri, ölüm ilanları
(bir tanıdığın ölüm tarihini bilmek neyi değiştirir ?),
Ugur Mumcu’nun cenaze töreninde yakana taktığın fotografı,
sanat ve edebiyat dergileri,….
…
İşte unutulacaklar,
orada olduklarının uzun zamandır farkına varmadığın
için zaten çoktan unutulmuşlardır aslında…
bu yaptığın sadece bir onaylamadır,
unutulmayı hakettiklerini kabul etme,
bahar temizliğinin hakkını verme hali…

bahar temizliği kıyı köşe olmalıdır,
evdeki herşey havalandırılırken
bilincin ve bilinçaltının tüm kapakları açılıp
içleri boşaltılmalıdır,
zamanında biriktirilmiş ancak şimdi orada olmasında
yarar görülmeyen ne varsa,
ya da orada durdukça evi daraltıp kalabalıklaştıran,
karanlık ve eski kılan herşey
“ilkbahar”a yakışır bir yenilenme tavrı ile evden uzaklaştırılmalıdır,
gözden ve gönülden ırak bir yere gönderilmelidir hepsi…

unutmak
zor ve zahmetli bir uğraştır,
yüzleşmedir,
vedalaşmadır,
yorgunluğu güzel
bir bahar temizliğidir,
hangi mevsimde yapılırsa yapılsın…


hk, 16.01.2001

14.11.07

doğumgünüm..

Bugün onbeş kasım, 44 yıl önce Zeynep Kâmil Doğumevi'nde
anneciğimin kucağına verildiğim gün.
Doğduğumdan beri ilk kez onbeş kasım sabahı O'nun sesiyle uyanmayacak,
anneciğimin benim için özenle hazırladığı, sarıp sarmaladığı hediyelerimi açamayacak,
inci gibi el yazısıyla " yedi dağ çiçeğim, bitmez ağaç yemişim,
kalbimin çarpık ucu Hampo'cuğum" diye yazdığı kartını okuyamayacağım.
ah anneciğim, ben bugün sensiz ne yapacağım...
hk, 15.11.2007

13.11.07

sonbaharlı..




“ sesinin sesini özlüyorum.

Gözümün önündeki yüz hiçbir şey demiyor bana. “, İzumi Şikibu


Oradakine, 7.7.2003


I.Yalnızlığın önüne geçilemez hallerinden biri olmalı, hep biryerlerden / birilerinden haber beklemek. Üstelik artık postacı yolugözlemek de yok, teknolojinin soğuk ve metalik nefesiyle geliyor mektuplar, kartpostallar, fotoğraflar, karalamalar, birkaç cümlelik notlar...

Oysa onun uğrayacağı günleri ve saati biliyorduk eskiden. Zamanı geldiğinde umutlanıyorduk bir kez; sonra beklenti tedirginliğinden kurtulup, rahatlıyorduk. Ara zamanlarda kendi yalnızlığına dönüyordu her ruh.

Artık her an her şey değişebilir.

Günlük iletiler için belirlenmiş “teslimat saatleri” yok.

Ölüm haberi de, indirim ilanları da, terkeden sevgili mektubu da, banka hesap bildirimleri de aynı anda gelebilir: Sabahın ikibuçuğunda (uykusuzluk da yalnız yaşamanın hallerinden biridir, bu saatte uyanık olmaya şaşırmamalı), sırayla ve küçük bir “ok işareti”nin çıkardığı o mekanik –tık- sesiyle...


Her an, her türlü acıya, kötümserliğe, hayal kırıklığına açık bir pencerenin önünde oturuyoruz sanki...


Hazırlıksız yakalanmak çağında yaşıyoruz.

Her an her şey değişebilir ve olanları bildirmek için birileri zaten orada beklemektedir.


II. Giderek daha da tenhalaşıyor yaşam.Hem yalnızlığımızı gözetmeye, onu özgürlüğümüzün güvencesi olarak korumaya çabalıyoruz, hem de bu çabayla çelişen birliktelik düşleri kuruyoruz.Yitirmeyi göze alamadığımız, korktuğumuz / nefret ettiğimiz ve koruduğumuz bir hal yalnızlık.Yanından ayırmadığın cep telefonunun ışıklı penceresinde, ya da bilgisayar ekranının sağ alt köşesinde beliriveren o minicik zarf işareti: İçeriğini öğreninceye dek (bazen öğrendikten sonra da)sürecek bir sevinç. Hepsi o kadar işte.


Yalıtılmış ama iletkenliği sınırsız birer minyatür gezegen yarattığımız.

Bencil iklimler biteviye.


III. Bir sabah uyanmak, o küçük zarfları gönderene dokunmak istemez miydin?


hk, 2003

2.11.07

karşılaşma

rehayunluel, strasbourg 2001

oradakine XXII'den alıntı

“it seems we stood and talked like this before
we looked at each other in the same way then
but I can’t remember where or when” (Rogers&Hart / Bryan Ferry)

...kendisiyle karşılaşır mı kişi,
ya da kendisini görür mü bir başkasında:
yoksa kendini bulmak istediği için mi kapılır bu sanrıya?
O’nu kendisi gibi bilmesi bencilliğinden değil midir?

kişi bir diğerinin aynadaki yansıması olabilir mi?
o yansımada gülümsediği, ağladığı, nefret ettiği kendisi değil de kimdir?

kendini, kendisine benzettiği O’na daha çok benzetmek için mi uğraşır?
ya da
bir başka kendisi gelince mi farkeder
o zamana dek yap(a)madıklarını?
biri zamanın –su ve havayla- ilgili kurgularını yaşamıştır,
diğeri –toprak ve ateşle-,
ama birdirler aslında.


yaşanmak zorunda kalınanın bilinçlerine, belleklerine

ve tinlerine yüklediklerini getirirler beraberlerinde,
onları karşılaştırmaları imkânsızdır
ve ama yine de özsuları aynıdır:
hücreleri, hücre duvarlarındaki kılcal damarların yönü,
yaşamak için gereksinim duydukları aydınlığın şiddeti,
suyun niceliği aynıdır...

karşılaştıklarında
kendilerine bakarlar
birbirlerinin gözleriyle...

(kendini
tanımaz mı kişi ?)



hk, 13.nisan.2002

1.11.07

Serap'cığımın doğumgünü

Bugün Serap'cığımın doğumgünü...
Serap kim derseniz benim üniversitedeki sevgili asistanım,
derslerde can kurtaranım, ilk yüksek lisans tez öğrencim,
mahzun duruşlu / güler yüzlü / şefkatli / iyi kalpli arkadaşım..
Doğumgününde "bir fincan yasemin çayı" ikram ederek onu kutluyor,
yanaklarından öpüp / kucakladığımda söyleyeceğim tüm iyi dileklerimi
saklı tutarak, hayata açılan bu küçücük pencerenin belleğine de bu mutlu günü kaydediyorum.
sevgilerimle Serap'cığım...
hk, 1.11.2007


29.10.07

29.Ekim.2007

Zekânın, bilgeliğinin, ileri görüşlülüğünün,
idelizminin, kararlılığının, barışseverliğinin,
mücadeleciliğinin, gençliğe duyduğun inancın,
Cumhuriyet'i yücelten azminin, gericilik ve cehâleti
def eden cesaretinin, dürüstlük ve aydınlığının 84 yıl sonra da
bu ulusun tüm bireylerine yol göstermesi dileği ile,
Cumhuriyet'imizi kutluyorum ey sevgili Atatürk...
hk, 29.10.2007

21.10.07

-5


İbn-i Sina Hastanesi’nin “giriş” katına inmek için asansörün önünde bekliyorum. Büyük metal kapıların yanındaki levhanın üstünde katlara göre ana bilim dallarının ve tüm tıbbi müdahale birimlerinin isimleri var. 10. kattayım, aklımda kalmayacağını bilerek okuyorum tüm yazıları. 0. kattan giriş yapılıyor hastaneye, -2. kattan itibaren ameliyathaneler var.
Hızla okuyorum, -5.kat ( girişin beş kat altı) hizasında “Morg” yazıyor.


Okuduğum hızla düşünüyorum, 0. katta yeryüzü seviyesindeyiz, yaşama dair herşey de orada zaten: PTT, Banka, Market, Konferans Salonu ve hepsinden önemlisi hastane dışına açılan kapı, kapının ötesindeki bahçe, bahçeden caddeye, caddeden gidilen sokaklara, dükkanlara uzanan basamaklar, hepsi 0 katında.


-2, -3, -4. katlarda cerrahi birimler, yeryüzünün hemen altında, sessiz / derin / kalabalıktan ve yaşamın karmaşasından uzak koridorlar, ameliyathaneler, yoğun bakım üniteleri.
-5. katta ise hayatın, hayatta kalma çabasının, savaşımın sürdüğü onbeş katın ağırlığı altında suskun / yenik düşmüş / yorgun ve bitkin bedenlerin en derin uykuya dalıp kaldığı morg.
Toprağa en yakın, yeryüzünden en uzak, artık yaşama ait olmayan bedenlerin sığınağı...

Asansör gelmek bilmiyor, merdivenlerden iniyorum 0 katına, uzun ve geniş koridorlardan geçiyorum, kapıdan çıkınca yağmur ve toprak kokuyor sokaklar...


hk, 21.10.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü