yalnızken olduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
yalnızken olduklarım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.1.13

açıl susam açıl



Bu akşam kendi kapımın eşiğinde elimdeki anahtarı kilide doğru uzatırken geldi aklıma, "açıl susam açıl", diyen Ali Baba'nın hikayesi. Bir mağaranın önünde durur gibiydim, içeride paha biçilmez hazineler...
Altın küplerinden, mücevherlerden söz etmiyorum elbette, içeride sadece benim olan / sadece benim için değerli bir sürü "şey", her birinin hikayelerini yaşayan ve yazanın da yalnızca kendim olduğunu bildiğim için böyle hissediyordum. Kapı açıldığında evin sıcağından hafif bir dalga sarıverdi beni, bir an önce üstümdeki giysilerden soyunmak ve duvarların arasındaki koşulsuz yalnızlığıma kavuşmak için sabırsızlandım. Uzun süren tek başınalık vazgeçilmez bir alışkanlığa, isimlendirmesi zor bir huzur ve rahatlık duygusuna dönüşüyor zamanla. Ev, kırk haramilerin gizli ve hazinelerle dolu mağarası kadar korunaklı bir sığınak olup çıkıveriyor. İçindeki eşyalar, duvarlarındaki resimler, raflarındaki kitaplar, çerçevelerindeki fotoğraflar, belleğindeki yüzler ve sesler ile tıka basa dolu bir sığınak; çoğu zaman tek kişilik ve iki kedilik bir yer. Her akşam kendi kapımın önünde durup, anahtarın kilitte dönüşünü tarifi zor bir rahatlama hissi ile izlerken, dışarıdan içeriye / kalabalıktan tenhaya, cümlelerden suskunluğa, yorgunluktan bitkinliğe giriveriyorum. 
Orada ( şimdi olduğum yerde ) zamanın çok uzun ve renkleri solmuş bir uçurtma kuyruğu gibi akıp gitmesini izlemekten başka bir şey yapamasam da, burada ( şimdi olmadığın yerde ) senin gelmeni beklerken, " açıl susam açıl " demeyi hatırlayacağını umuyorum.

Zira böyledir hayat, kimine sığınağın kapısını açan sözcükleri fısıldar / kimilerini ise sığınağın yoluna bile yaklaştırmaz. Ketumdur, ürkektir, incitilmekten korkar. Usulca dokunur, için için ağlar, durgun ama berrak bir su gibidir, gönlü oldu mu ne seni üzer / ne beni yorar.

" Açıl susam açıl "

hk, 21.01.2013


25.11.12

sessizlik iyi geliyor bana...

                                                                                   hk, Büyükada, Eylül 2012

" Ada'nın içinde saat dokuzdan sonra bütün kahveler kapanmıştır. Sokaklarda yalnız rüzgâr, kediler, rüzgârlardan siper sokaklara sığınmış, daha kalabalık yakın adalardan sürülmüş munis, bahtsız köpekler vardır.",  Sait Faik Abasıyanık, "Yaşayacak", Son Kuşlar, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım: Ekim 2012, s.21  )

Pazar öğle vakti, güneşli pencere, halsiz, sessiz ve sakin oda. Çalışma masamın karşı tarafında, her zaman benim oturduğum sandalyenin üstünde uyuyor Aşure. Balkondan pencerenin içine taşıdığım sardunya saksılarının arasından geçip, sağ koluma vuruyor güneş, ısıtacak gibi değil, kırk yıl öncesinin Pazar öğleden sonralarını hatırlatmak için yapıyor bunu sanki; hani neredeyse kasıt var diyeceğim. Ki o zamanlar Büyükada'yı değil, sadece Bostancı'yı bilirdim; İstanbul benim için dede evinin bahçesinden, Kadıköy rıhtımındaki lodos dalgalarından ve anneciğimin çekmecelerin içine yerleştirdiği lavanta keselerinden ibaretti. O evin içine ne az girmiştim oysa, dedemin ölüm haberi geldiğinde onbir yaşımdaydım: Ev toplanmış, eşyaların üstü örtülmüş, düzenini / kıyısını köşesini / hikayelerini en iyi annemin bildiği ve benim için yüz odalı esrarlı bir konaktan farksız bu "kuş yuvası" kapatılmıştı. On sene boyunca bir daha hiç gitmeyecektik oraya. Hikayelerin sadece eğlenceli ve mutlu sonla bitenleri anlatılacak, önceleri benim çocuk aklımla sezinlemeye çalıştığım / gençliğimde ise annem üzülmesin diye sormaya çekindiğim bütün o kederli ve ölümcül hatıralar es geçilecekti.
1984'den sonra kapıları, pencereleri açılan ve nedense benim zihnimde hep iyi paketlenmiş ve pamuklu sicimle bağlanmış dosyalar, çekmeceleri kilitli şifonyerler, kapakları sürgülü dolaplar, içinde ne saklandığı unutulan sandıklara gömülmüş; hikayelerini dinlediğim ama yüzlerini sadece siyah-sarımsı beyaz fotoğraflarda görebildiğim dünyadan çoktan göçmüş insanlara, hafif bir toz ve rutubet / kuvvetli bir naftalin ve kafuru kokusunun eşlik ettiği bir evdi orası. O eve kapatılan ve bir daha düşünülmesi bile yasaklanan uzak bir geçmişe dokunmadan yaşıyorduk yazları orada.
...

Nereden nereye, aslında bunlar değildi söyleyeceklerim; ama Sait Faik'in öyküsündeki o satırı okuyunca, dayanamadım. Odam sessiz, sessizlik iyi geliyor bana, düşüncelerimin fısıltısını daha iyi duyabiliyorum hem. Düşünceler konuşurken başka birisinin söylediklerine veremiyorum aklımı, hemen sussun istiyorum, düşüncelerim değil ama, o konuşan / o durmadan bir şeyler anlatan sussun ve hatta hemen, hiçbir şey söylemeden / benim bakışımdan o an orada, onunla olamadığımı / olmak istemediğimi anlayıp, gidiversin. 
...
Neden yazdım şimdi bunları? 
Çünkü beni olduğum kişi yapan, etrafımdakilerden farklı kılan ve uzaklaştıran, sadece zihnimde olup da kimsenin bilemeyeceği halleri anlamaya ihtiyacım var; kendimi anlamaya / kendimle anlaşmaya ihtiyacım var. Sessizlik çok iyi bu yüzden, ama yalnızlık iyi mi, ondan pek emin değilim.. Zira benimle susmaya, düşüncelerimin fısıltısını benimle birlikte dinlemeye razı ve hatta buna hevesli biri ile yaşamak; kendimle anlaşamayınca o'nun arabulucuğuna güvenmek, ya da zaman zaman o'nun anlattıklarıyla kendi düşüncelerimin sesini bastırmak iyi bir şey olurdu gibime geliyor.

Kimbilir zaten bu yazı da O'na yazılmıştır belki, okuyunca biliverir kendini..

hk, 25.11.2012

27.8.09

"Yalnızlık Kederi" ile yolculuk


Yalnız çıktığım yolculukları sevdiğimi farkettim dün. İki tür yalnızlıktan söz ediyorum aslında, ilki bir yerlere giderken ardımda kimseyi bırakmamak ( eş, anne, baba, kardeş, evlat); diğeri yolculuğun her aşamasında kendi başıma olduğumu ve kendi kendime başedebileceğim bir yükü çekiştirerek / taşıyarak, zamanını ve duraklarını kendi belirlediğim bir yolculuğu kimseyle paylaşmadan tamamlamak. İlki müthiş bir özgürlük aslında, bazen “beni de bir geçiren, karşılayan, özleyen, merak eden olsaydı keşke” hissine kapılmakla birlikte, böylesinin daha iyi ve daha az mahzun eden bir hal olduğunda karar kıldım sonunda.

Yolculuğu yalnız yapmak daha dikkatli kılıyor beni, kendimi korumak/ kollamak konusunda daha özenli davranmamı sağlıyor hatta. Daha hafif valizler hazırlıyorum, fazla yüklerimi kargoyla gideceğim adrese gönderip / hamallıktan kaçınıyorum; havaalanına erken gidip bir fincan kahve içerek evden çıkana dek süren koşuşturmanın yorgunluğundan kurtuluyorum, uzun zamandır okumayı istediğim bir kitabın kapağını açmayı çıktığım yolculuğa bırakıyorum; böylece olabildiğince “özelleştiriyorum” yolculuğun “seferîlik halini”..
Zira bir havaalanı ile diğeri arasındaki tüm alan ve eylemler, - bekleme, yeme-içme, yolculuk, alışveriş - , yolculuğun başlangıç noktasını oluşturan ev ile, hedefteki ev ya da otel arasında yaşanılan özgürlüğü temsil ediyor. Bu alanlarda “yersiz, adressiz, eşyasız ve kimsesizim”, yaşam rutini dışına çıkmak / kendimle başbaşa kalmak için harika bir fırsat...

Bu yolculuğa çıkarken varış noktasında halletmem gereken işler konusunda endişelerim vardı; doğrusunu söylemek gerekirse “istemeye istemeye” gidiyordum. Kısa bir uçuş, sadece 35 dakikalık, öyle ki yola çıkılan ve varılan kentte şehir ile havaalanı arasında yapılan yolculuklar daha uzun sürüyor. Valizim sadece 12.3 kg. ağırlığındaydı, ondan kurtulunca bilgisayar ve kitaplarımı taşıyan çantamla kitap mağazasına yöneldim ve uzun zamandır okumak istediğim Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi” isimli kitabını satın aldım; 188 sayfa. Kapağında piyano taburesine dizlerinin üstünde “tünemiş”, dirsekleri bacaklarına yaslı, başı piyanoya doğru eğilmiş ve bu yüzden de “kamburu çıkmış” ve ellerini (sol elden yola çıkarak farzettiğim bir simetri bu) kulakları hizasında, tarifi pek zor bir yumuşaklıkta tutan bir Fazıl var. Bu fotoğrafı saatlerce seyredebilir, ayrıntılardan yeni ve küçük öyküler çıkarabilirim. Eskiden yaptığım gibi, “bana görüneni kısa paragraflar halinde ve hayal ettiğimce yazma oyunu”nu oynamak için mükemmel bir resim.. Kitapta yazılı olanları bilmeden sadece bu fotoğrafa bakarak, Fazıl’ın söylemiş olabileceklerini düşünürken Japon turistlere pasaportlarını dağıtıyor rehber, yolcuların isimlerinin sonuna hep aynı heceyi ekliyor, ismi okunanlar mekanik, yapmacık bir saygı ve telaşla ayağa kalkıp koyu bordo kapaklı pasaportlarını alıyorlar. Gürültücüler, birbirlerinden uzaklaşmıyorlar, ama birbirleri ile de ilgilenmiyorlar. İçlerinden kaçı Say’dan haberdardır, O’nun herhangi bir yorumunu ya da bestesini dinlemiştir diye geçiyor aklımdan. Rehber uzun bir konuşma yapıyor ve kalkıp gidiyorlar; yollarını kaybetmekten korkan bir balık sürüsü gibi hızlı, küçük adımlarla; isimlerini duyduğum ama bir daha hiç karşılaşmayacağım bu insanları, az sonra okumaya başlayacağım kitabın cümlelerine dalar dalmaz unutacağım.

Kapı çağrısı yapılıyor, oysa daha 25 dakika var uçağa binmek için. 106 numaralı kapıya yönlendiriliyorum, benimle birlikte / benden önce gelen yolcularla birlikte bir görevi yerine getirircesine beklemeye başlıyoruz. Kitabımın ( Fazıl’ın kitabının *) çantamda olması içimi rahatlatıyor birden; sanki tüm olumsuz olasılıkları ortadan kaldıracak ve beni kötülüklerden koruyacak bir muska gibi. O kitap yanımda ve sözcükleri gözlerimin önünde olduğu sürece herşey yolunda gidecek. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum, kitabın tek bir sayfasını bile açmış değilim henüz.

( Kitabım diyorum, ama o 188 sayfa aslında Say’ın değil midir ? Onun kitabı değil mi “Yalnızlık Kederi” ? O yaşamadı mı yazdıklarını ? Benim ve tüm okuyucularının yaptığı yaşanmış, duyumsanmış, düşünülmüş, belleğe kaydedilmiş olana tanıklık etmek değil midir aslında ? Yazılanlar üzerinde düşünmek ve onları içselleştirmek gayreti ile eşdeğer bir bağ değil midir burada söz edilen ? Yazılanlar okuyucu tarafından içselleştirildikçe Fazıl’ın kitabı, okuyucunun da kitabı olmaz mı bir anlamda ? Tıpkı mektuplar için söylediklerim gibi: “Yazma sürecinde yazarınındır mektup, ama zarflanıp postaya verildiği an artık sadece okuyucusunun.” Bu yüzden Fazıl’ın kitabı aslında “baskı sayısı x her baskıda ciltlenen kitap sayısı” niceliğinde okuyucuya ulaşmış ve bu basit matematik işleminin sonucunda ortaya çıkan rakam kerre içselleştirilmiş olmalıdır ( kitabı ödünç alarak okuyanları bu hesabın dışında tutuyorum).

Uçak Van’dan gelmiş, Ankara’dan yolcularını alıp İstanbul’a gidecek. Sadece beşte biri boş koltukların, onları da Ankara’dan binenler dolduruyor. Uçuş görevlisi koridorda bıkkın bir eda ile acil durum çıkışlarını gösteriyor; tekrarı İngilizce olan bu uyarılar silsilesi anlaşılması mümkün olmayan bir telaffuzla yapılıyor. Uçak çoktan kalkış pistine yöneldi bile; ön sırada oturan genç çiftin gürbüz ve sarışın bebeği, kucaktan kucağa dolaştırılıyor. Aklım Ankara’dan uzaklaşmaya hazır; dört haftadır ameliyatlı ön bacaklarını bir sincap gibi havaya kaldırarak, arka bacakları üzerinde duran ve boynuna geçirilen koruyucu yakalıkla ters çevrilmiş bir abajuru andıran Akide’yi de arkamda bırakarak, nasıl çözeceğimi bilemediğim sorunlar yumağına doğru havalanıyorum.

Artık Fazıl’ın cümlelerini okumaya başlayabilirim:

“ Ruhun dip noktasındaki yaşamın kıyısı
Arınmak...
Evrenin diğer ucuna bir çırpıda uçabilmek
Yaşamın uzun çizgisinde
Hür olmak...”

hk, 21.8.2009

15.3.09

"Kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" II.

ian britton

"en iyi kız arkadaşını yitiren ne yapar?", sorusunda bırakmıştım cümle kurmayı dün sabah.

bugün bambaşka bir şehir manzarasına uyandım, gece başlayan kar sokakları, ağaçları, balkonları, saçakları ve çatıları kaplamakla kalmamış, "bahara nispet" yağmaya da devam ediyor. 11.mart tarihli saatli maarif takvimi yaprağında -kocakarı soğuğunun başlangıcı- diye yazıyordu (Berdelâcuz), bu her sene yinelenen kış artığı günler 18.mart'a dek sürecek. (Mart ayı'nı bahardan sayıp saymamak konusunda yaşadığım kararsızlığım böylece pekişmiş oldu; bir de çocukluğumdan beri çok sevdiğim -Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır- sözünü doğrulayan -Mart karı- müthiş hoşuma gitti.)

"insanın en iyi kız arkadaşı hem de annesi olunca", yukarıdaki sorunun yanıtını vermek biraz daha güçleşiyor. ama yine de diyebilirim ki, nedenini uzun bir süre çözemediğim bir -yalnızlık duygusu- içinde yüzmeye başladım ben. anlatmaya, paylaşmaya, dinlemeye, konuşunca tüm "acabalar"dan arınmaya alıştığım, söylediklerinin -benim iyiliğim için olduğundan hiç şüphe duymadığım- o kadın, bütün bu paylaşımı sıfırlayan bir hızla gidiverdi çünkü.
mesela bu sabah Ankara'da hiç durmadan kar yağdığını, kışın geri geldiğini, -kocakarının yine yapacağını yaptığını-, Akide'nin ilk defa balkondaki kar yığınının üzerinde dolaştığını, onun için yaptığım minyatür kar topu ile oynamaya bayıldığını, Beethoven'in senfonilerini dinlediğimi, tığla yaptığım yastıkların bir acemi için hiç de fena olmadığını anlatacak kimsem yok şimdi. neredeyse iki senedir, böyle binlerce an geliyor; ben hiçbir şey yapamadan -o anın geçmesini- bekliyorum. tıpkı bir üşüme ya da ateş nöbeti gibi: anlatmak, paylaşmak istediğim ne varsa, önemli önemsiz, sıradan ve saçma, can alıcı ve yaşamsal, komik ve hüzünlü; öylece kalıyor.

söylemek istediğimi yeterince açık ve doğru ifade edebildiğimden emin değilim aslında. bu anlattığım halin ne kadar -vahim- bir yokluk olduğunu, başka hiç kimsenin ya da farklı bir paylaşım biçiminin bu -nöbetleri- ortadan kaldırmaya yetmediğini söyleyebilirim sadece.

"kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" ise, 44 yaşından sonra birilerine güvenmeye başlamak anlamına geliyor benim için.

şimdi bir süre pencerenin önünde oturup, karın yağışını seyredeceğim.

hk, 15.3.2009

13.2.09

dünya döner tek bir yana / doğsun diye gün bir daha

Dün akşamdan beri döne döne dinlediğim, dinledikçe ağladığım şarkının sözleridir*:
Dünya döner bir gün daha
Yeryüzünde aşk durdukça
Gece erken inse bile korkma
O hep seninle kaldıkça
Biliyorsun gitmem gerek
Yollar bitmez düşünerek
İster sonuç de istersen sebep
Bu düğümü çözmem gerek

Belki sana yazarım
Uğradığım bir şehirden
Eski bir kart atarım
Mekke ya da Kudüs’ten
Sonra bir gün çıkarım
Sen artık dönmez derken
Bir şarkı fısıldarım
Kulağına gün batarken
dünya döner tek bir yana
doğsun diye gün bir daha
ben de döndüm tekrar sana
sönmek için yana yana

yüksek sadâkât, katil & maktül

Şubat'ın 14. gününü kutlama(ma) hazırlıkları içinde olanlara ithaf ediyorum bu şarkıyı...
* ağlamam bir sevgilinin yokluğundan değil,
anneciğimle aramızda gidip gelen ve içini likörlü çikolatalarla doldurduğumuz kalp şeklindeki iki kutuyu anımsadım, ikisi de bende şimdi,
O'nunla yaptığımız 14.Şubat kutlamalarını..
Anneciğim "biliyorsun gitmem gerek", diyor usulca,
"bir gün çıkarım, sen artık dönmez derken
bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken", diye de ekliyor sanki..
oysa ben -gece erken inse bile korkmuyorum-
O hep benimle kaldıkça...
hk, 14.2.2009

11.2.09

iyi bu mesafe II.

" fark var
seninle iyi arasında büyük bir fark var
benimle senin aranda kocaman bir fark var
kötüyle benim aramda irice bir fark var
iyiyle kötü arasında duran ", Ceza


geçip giden günlerin içinden çıkmış, bir sel suyunun akışını izler gibi kıyıdayım şimdi. deli su önüne kattığı, içinde boğduğu herşeyle birlikte çağıldıyor.

pencerenin kenarına dayıyorum kollarımı günde iki kez, ellerim -dışarıyı merak eden, ama bir o kadar da korkan- bir yavru kediyi tutuyor sımsıkı. kalbi öyle hızlı çarpıyor ki -yavaşlatmak mümkün olsa ve ömrü benimki ile aynı hızla tükense- diye geçiyor aklımdan. o bilmiyor bütün bunları, keşke ben de bilmeseydim diyorum.

deli suyun kıyısında durmuş, yüzümü yavru kedinin tüylerine yaslıyorum: güneş / kar / yağmur / rüzgar bana mısın demiyor o an. öyle üşümüşüm ki, yüzümü o küçücük bedenin kısa ve simetrik çizgili tekir tüyleri arasına gömünce, kendi bedenimin aslında ne kadar soğuk olduğunu farkediyorum.

deli su içinde biriktirdiği ruhlar, yıpranmış eşyalar, yıkılmış evler, terkedilmiş sokaklar, kurumuş ağaçlar, unutulmuş sesler, sahipsiz fotoğraflar, kimsesiz anılar, adresini yitirmiş mektuplar, durmuş saatler, ıssız bahçeler, üzümsüz asmalar, batık gemiler, kuyruksuz uçurtmalar, susuz kuyular, renksiz boyalar, mürekkepsiz kalemlerle birlikte, ama onca yüke rağmen hiç yavaşlamadan çağlayarak akıyor.
"seninle iyi arasında büyük bir fark var", diye fısıldıyorum kendime,
sonra da "benimle senin aranda kocaman bir fark var", diyorum tüylerine yüzümü gömdüğüm kedime. başını kaldırıp bana bakıyor, "kötüyle benim aramda irice bir fark var", der gibi.
iyiyle kötü arasında duruyoruz kedim ve ben
deli suyun kıyısında.

hk, 11.2.2009

25.1.09

"yazı" üzerine bir yazı



Pazar sabahı, 05.28’den beri uyanığım: Gün ağarmadan uyanmanın mutluluğunu özlemişim. Aslında Akide ayak ucumda uyurken kalkıp, o küçücük ayakları yorgana gömülerek üstümde yürümeseydi ve sonra da tam göğsümün üstüne kıvrılıp, yeniden keyif uykusuna dalmasaydı, muhtemelen böyle erken kalkmayacaktım. Sonra o rüyasında gördüğü hamsili paparasını yemeğe gitti, ben de karanlıkta kendimi yeniden uyumaya zorlamadım. Sütlü kahvemi alıp bilgisayarımın başına oturdum ve posta kutumun içinden çıkanları okuyup, hüzünlendim. “Anonim” yazılar hiç tanımadığım göndericilerin posta kutuları arasında dolaşırken, yolları bana da düşüyor elbette. İşte herkesin uykuda olduğu bir Pazar sabahı, henüz neredeyse karanlık, yağmurlu, kasvetli, apartman cepheleri ile duvarlanmış bir pencere manzarasının uzak bir parçası olan semt camisinden gelen ezan sesi eşliğinde okuduğum yazı:

Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.
Annem, 'Geç oldu,' dedi, 'zaten yorgunum, ben yatıyorum.'
Kalktı, mutfağa gitti.
Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı.
Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu.
Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.
Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu.
Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.
Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.
Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu.
Banyodaki çöp sepetini boşalttı.
Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.
Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.Çiçekleri suladı.
Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu.
Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı,
eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu.
Kek tarifleri defterini çıkardı,arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu.
Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.
Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı,dişlerini fırçaladı.
Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü.
Tırnaklarına baktı, törpüledi.
İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş mıydın' diye seslenen babama 'şimdi gidiyorum' deyip köpeğin su kabını doldurdu.
Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı.
Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı,
gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.
Bana geldi, 'haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın,' dedi.
Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı.
6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi.
Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.
İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir 'ben yatıyorum' dedi ve gitti yattı.
Sizce bu işte bir gariplik yok mu? ”


Daha ilk cümlesinde gözlerim doldu, başı ve patileri sol kolumun üzerine yaslanmış sabahın üçüncü şekerlemesini yapan Akide’nin tüyleri arasında kayboldu gözyaşlarım. Yazının cümleleri birbirine eklenip, metinde anlatılanlar gözlerimin önünde canlanırken, yazarın annesini değil de, kendi anneciğimi izliyordum ben. Anneannemin kalın pazenden yapılmış, koyu lacivert üzerine beyaz ve uçuk mavi çiçekli sabahlığı vardı üstünde, ayaklarında pamuklu çoraplar ve mavi terlikleri. “yatmaya giderken” evin içinde sessiz adımlarla dolaşması, ertesi gün için planladığı işler için bitip tükenmez hazırlıklar yapması, yatak odamın kapısında beliren silueti... Gerçi bizim evimizde meyve tabaklarını yıkayan, sokak kapısını kilitleyen, ışıkları söndüren babacığım olmuştu çok uzun yıllar boyunca. Hatta anneciğimle ben onun hazırladığı kahvaltı sofralarında buluştuk babam rahatsızlana dek. Onun kestiği peynirler cetvelle ölçülmüş gibi bir örnek, tereyağının üstü mutlaka bıçak ucuyla süslenmiş, zeytinler limon dilimli, ekmekler herkesin sevdiği şekilde ve derecede kızartılmış olurdu.
Anneciğim gece yatarken sadece ellerine krem sürer, başucundaki küçük abajurun ışığı bir süre açık kalır, çünkü kitap okumadan uyumazdı. Yüz kremini sabahları kahvaltı sofrasına gelirken sürer ( önceleri Krem Pertev kullanırdı, fabrikası kapanınca ben krem almaya başlamıştım onun için), hatta bazen alnına parmağının ucu ile koyduğu krem taneciğini unutup sandalyesine oturur, kahvaltısına başlar, ben hatırlattığımda da “sen farkedip söylemesen, sokağa da böyle çıkardım ben”, diye kıkırdardı.

Bütün bu hatıralar aklımı ve kalbimi sızlatarak beni karanlık, kasvetli ve yağmurlu bir sabahtan alıp, Karşıyaka’daki aile evimin denizli, aydınlık, mutlu yaşamış ve yaşlanmış odalarına götürüverdi. Anneciğim melek olduktan sonra birkaç kez gittiğim o güzel evin “onlarsız” ıssızlığı beni başedemediğim bir kimsesizlik duygusu ile yüzleştirdiği için, bir süre bu hasrete katlanmam gerektiğine ve oradan uzak durmaya kararlıydım oysa.

Şimdi yine kendimi kandırıp, ikisinin de “orada” olduklarını, anneciğimin babacığıma gazete okuduğunu, benden konuştuklarını, muhabbet kuşlarının hiç durmadan öttüğünü, anneciğimin dün babamın doğumgünü için hazırladığı yemekleri düşünüp “bugün mutfağa girmeme gerek kalmadı”, diye sevindiğini, gazete faslı bitince babacığımın odasına gidip dosyalarını karıştırmaya, anneciğimin ise salonda kalıp tığ işi yapmaya başladığını farzedeceğim.

Bir de farzettiklerime inanabilseydim...

hk, 25.I.2009

7.12.08

kelebekli şapka


Ankara'da hava kararmaya başladı bile; evdeyim yine, sessiz sedasız oturuyoruz "Zorro" ile birlikte (Zorro anneciğimle babacığımdan bana yadigâr kalan muhabbet kuşum)... Ne o ötüyor, ne benim sesim çıkıyor, "üç tenor'dan noel şarkıları" dinliyoruz durmadan. Sadece alkış sesleri geldiğinde keskin bir "ciiik" yükseliyor onun köşesinden, o kadar..

Yeniyıl kartlarımı hazırlamaya heveslenmiştim aslında, içimdeki H'lerden biri de "kek" yap, kahve hazırla, kendi başına keyif yap" diye tutturdu. Sözlerini dinlemek isterdim, ama dünki bayram temizliğinden sonra mutfağım o kadar derli toplu / pırıl pırıl göründü ki gözüme, bu hevesi geçiştirdim hemen; sadece sevgili meleklerimle İzmir'de geçirdiğim son yılbaşında evi süslemek için kullandığım kalp şeklindeki ışıklı süslemeleri buldum ve onlardan birini mutfak dolaplarına astım. Artık çok süslü, çok ışıklı, yeniyıl kurabiyelerine hazır bir mutfağım var!

Kendime fotoğraftaki şapkayı arıyorum..

Mutfakta yanıp sönen kırmızı kalpler beni neşelendirmeye yetmediği ve günlerdir yaklaşan yeniyılı nasıl karşılayacağımı düşündükçe içim sızım sızım sızladığı için bu şapkayı arıyorum... Hani şapkanın kelebekleri aklımdaki tüm kederli düşünceleri, hatta eski yılbaşı anılarımı, hatta o anıların içine hapsolmuş ruhumu uçuruverir de, ben de biraz olsun huzur bulurum diye bu şapkayı arıyorum.

Ben yine de mutfağım bu kadar süslü iken, bir kurabiye tarifi vereyim:

Kelebekli Kurabiye

2 yumurta
2 çay bardağı şeker
1 çay bardağı yoğurt
1/2 su bardağı eritilmiş margarin
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı kuru üzüm
4 su bardağı un
3 tepeleme çay kaşığı tarçın
2 tepeleme çay kaşığı zencefil

Yumurta, yağ, yoğurt, şeker ve tarçın-zencefili birlikte çırptıktan sonra, içine un, kabartma tozu ve üzümleri katıp yoğurun. Sonra küçük toplar hazırlayın bu hamurdan, üzerilerine yumurta sarısı sürün ve biraz da şeker ekip 200 C decerede ısıtılmış fırında 20 dakika pişirin.

Diyeceksiniz ki "kelebeği nerede bu kurabiyenin?"
Efendim "kelebekli şapka"yı bulamayıp da, kurabiye ile avutmaya kalkınca gönlünü,
adını öyle koydu H...

Deliliğine veriniz, bu seferlik hoşgörünüz :,o)

hk, 7.12.2008


deli notu: Dayanamadım kendim de yaptım bu kurabiyelerden, fırından muhteşem kokular yükseliyor şimdi; özgün tarifte üzüm / zencefil ve tarçın yoktu, onları ben ekledim, sonuç muhteşem oldu. Bir de "beyaz un" yerine "tam buğday unu" veya "kepekli un", ya da bu ikisinin karışımını kullanmayı deneyin; ben kepekli unla yuvarladım toplarımı. Üzerleri yanık değil, karamelize olmuş şeker! Kurabiyelerin dışı hafif kıtır, içi ise pişkin ve yumuşak...
Bu kadar faaliyetten sonra, şimdi önce kendime kahve pişirmeye / ardından da "meleklerimin bana verdikleri doğumgünü hediyem sayesinde) Roberto Benigni'nin Pinocchio'sunu izlemeye gidiyorum.

2.12.08

vals adımları ile dönüp duran düşünceler...


Uzun, ama belki de çok uzun zaman sonra kendi kendimle başbaşa ve mutluyum..

23.Aralık.1999'da Viyana Senfoni Orkestrası Steven Mercurio yönetiminde "Carreras-Domingo-Pavarotti" ye eşlik ediyordu, bir Noel Konseri'nde... Geçen sene Dost Kitabevi'nin "indirim sepetlerinden birinde" bulduğum ve , "öğrencilerimle birlikte seminer salonumuzda izlemek için aldığım" bir konser DVD'si bu.. Ve bugün anneciğimle babacığım onbeş gün önce İstanbul'da kutladığım yeni yaşımın hediyesini aldılar bana: Bir DVD izleticisi.

1999 yılbaşında anneciğim ve babacığımla birlikteydim, şu anılar adasına yolcu ettiğim evlilik hikayemin ikinci senesi idi. Kimbilir ne kadar mutlu, ne kadar neş'eli ve huzurluydum. Anneciğimle izlediğimiz bir başka "yeniyıl konseri" idi, baba-oğul Strauss'ların valsleri, polkaları ile coşkulu, "Mavi Tuna"nın dalgaları arasında inip çıktığımız... Mutlaka kokinalar vardı, ille de bir kaç demet nergis, kış güneşi ile ısınan (ki anneciğim kış güneşine -Allah'ın sobası- derdi) salonda muhabbet kuşlarının cıvıltıları...

Nereden bilecektik, sadece yedi sene dört aylık mutluluğumuz kaldığını...

1999 yılı Noel Konseri'nin şarkılarını dinliyorum bu gece; anneciğimle piyano eşliğinde söylediğimiz "Stille Nacht"ı söylüyor tenorlar.

Aralık kalmış bir kapı gibi hayat, o dikey ve dar boşluktan anneciğim ve babacığımla geçen yıllarımın en güzel hatıraları sızıyor usulca.. Hepsi o kadar işte.

Yazın balkonumu süsleyen sardunyam şimdi salonumun baş köşesinde, diğer bitkilerimle buluştuğu kış bahçesinde çiçekleniyor.

Düşüncelerimde hep aynı ses vals adımları ile dönüp duruyor: "Annem olsaydı ne kadar severdi bütün bunları, bu sardunyayı, bu konseri, bu -dokunmaktan hep çekineceği yeni elektronik harikasını-, bu akşamı, birlikte olmayı...

Başlarken galiba farkında olmadan yalan söyledim, zira yazdıkça farkettim ki meğer hiç mutlu değilmişim "Onlarsız".

hk, 2.12.2008

22.11.08

beklemekten vazgeçince...


"Yalnız Yaşama Sanatı"nda diyor ki:
" Yalnız olmak ve tam anlamıyla yapayalnız kalmak o kadar kişisel yaşanır ve kimliğimizi o kadar etkiler ki, bu esnada içimizde olanları anlatmak zor gelir. Yalnız ya da yapayalnız olduğumuzda mahrem olan duyarlılıklarımız ve yaralarımıza dokunulur, bu şekilde de belirli çağrışımlar, anılar ya da aynı zamanda belirsiz duygular uyandırılır."

Lodos fırtınası var dışarıda, birdenbire soğudu sonbahar / kışı getirdi nihayet, kendine ve adına yakışır bir haşinlikle vurdu pencere ve sokaklara Kasım. Ellerim ve burnumun ucu buz gibi, anneciğimin en güzel ve en sevdiğim hediyelerinden olan robalı ve mavi çiçekli pazen ev elbisemi giydim bugün ( kendi diktiği nice giysimden biridir bu yumuşacık, rahat ve bol elbisem). Sabahtan beri "Romance in a Cold Climate" ( Soğuk İklimde Romantizm) albümündeki Grieg, Smetana, Dvorak, Chopin, Sibelius, Liszt ve Lehar eserlerini dinliyorum. Hayalimde dede evinin üst katındaki tükuvaz yeşil çini sobada odunlar yanıyor çıtır çıtır...

Yalnız olmak o kadar da korkulacak bir hal değil ki, diye yineliyorum kendime uyandığımdan beri. Sardunyalarım pencerenin içine taşındılar çoktan, uysal tıkırtılarla çalışıyor masa saatim, parmaklarımın ucunda sözcükler sonra... Gelen mektuplar, yazılacak mektuplar, kadife yaprakları en koyu mordan çiçekleri çevreleyen bir Afrika menekşesi bile getirmiş eski bir öğrencim dün ben yokken; senelerdir uzak bir kentte yaşayan bir arkadaşım " kimsesiz kaldım" dediğimde, "Ben varım ya" deyivermişken üstelik bir an bile tereddüt etmeden..
-Böyle yalnızlık canıma minnet-, deyip gülümsemeyi bile başardım.

"Yalnız ya da yapayalnız olduğumuzda mahrem olan duyarlılıklarımız ve yaralarımıza dokunulur, bu şekilde de belirli çağrışımlar, anılar ya da aynı zamanda belirsiz duygular uyandırılır." , dediği yerde duraklıyorum yine de kitabın.
Bu anlatılabilir bir hal değil işte.

Şu fotoğraftaki kağıttan kayıklar gibi benim de yazdıklarım.
Yazıyı taşıyan her bir sayfayı bir kayığa çevirip bırakıyorum suyun üstüne,
onlar yol alabildiğince gidiyor ve her kayığın yolculuğu belki de taşıdığı sözcükleri içselleştirebilen okurun yazılanlar hakkındaki duyarlılığı ile sınırlı kalıyor...

Kışı karşılamaktan, kahve içmekten, yalnızlıkla barışmaya yeltenmekten, iyimser düşünmekten başka bir iş daha yaptım bugün: Beklemekten vazgeçtim.

"beklemek" konusuna da dönerim elbette,
ama şimdi bu kayığı da katlayınca
bitmemesini dilediğim bir yeni yolculuğa çıkacağım...

hk, 22.11.2008

31.8.08

Uyak düşürmek...

hk, Aphrodisias, 2008

Uyak Düşürmek*


Pazar sabahı. Uykusu tedirgin ve parçalanmış bir geceyi bitirdim, kahve taze çekilmiş, Wolfgang'la başbaşayız.

Sabahları yalnız olmayı seviyorum. Kahve kokusunun eve yayılmasını, başka herkes uykudayken düşünmeye ve yazmaya başlamayı, aklımın henüz yazmadığım sözcüklerle kamaşmasını, parmaklarımın harfler üzerinde onları okşarcasına dolaşmasını, giderek hızlanmalarını sonra.. Yaşam odamdan içeriye kimsenin girmeyecek olmasını çok seviyorum.

Öğrendim ki ruhun, kalbin ve aklın birlikteliği her zaman yeterli değil iki yaşamın buluşması için. Yaşamların ne zaman buluştuğu, içinde kimleri / neleri / hangi halleri barındırdığı önemli aslında. Bireysel hayatlar, eşler, evlatlar (hatta anne ve babalar) ile çoğul bir özneye dönüşüyor zira. "Ben" diyemiyor kişi, demeye kalkıştığında "biz" diye bastırıyor aile korosu...

Sabahları yalnız olmayı seviyorum. Öğrendiklerimi dinginlikle düşünmeyi, kahvemi yudumlamayı, fincanımı yeniden kahve ile doldurmayı, bir gece önce durmadan kavga ettiğim kendimle sabah olur olmaz barışmayı seviyorum.

Buluşamayan, birbirine yetişemeyen, geç kalıp da diğerinin küçük ve yumuşak adımlarla gidişini izleyen yaşamlar arasında, hep ruhumuza / kalbimize / aklımıza uyaklı bir başka yaşam arıyoruz. Bu belki de en anlaşılır bencilliğimiz.

Sabahları yalnız olmayı seviyorum.

Gece yalnızlıklarını sevmeyi de öğreneceğim.

hk, 31.8.2008

*Bu yazımı Mr.T'ye, canım Demet'e ve yasemin çayının tadına ilk kez bakanlara ithaf ediyorum.

29.8.08

devrik cümle





"cümlelerim yine devrik,
ama sizinle olup da cümlelerin devrilmesi bile hoş,
ben nasıl ayakta duruyorum onu bile bilemiyorum..."

bazen bir evin karşısında durmak ve onun içinde yaşamayı düşlemekten daha güzeli yoktur. yaşadığım şehirden uzaklaşınca oynamayı sevdiğim bir oyundur bu. ben sokaktan izlerim evi, pencerelerini, kapısını, boyalarını, çatısını, bahçesindeki bitkileri ve ağaçları. o evde yaşamanın, o eve bürünmenin ne'ye benzeyeceğini hayal ederim; hayal ettiğim kadar da olurum...


pek nadiren bu hayal oyununu insanlar için de kurguluyorum: düşündükçe şaşırıyorum, bazen "keşke" ile başlayan cümleler geliyor aklıma, o cümlelere takılıp kalmamak için başımı kaldırıp bulutlara bakıyorum, ya da erguvanların arasından ışıldayan denize, toprağa...

onları sevmişimdir hep, ustalık ister devrik cümleleri hatasız kurmak.

dün en sevdiğim şair sözcüklerinden bir iz bırakarak gidiverdi, bugün hiç tanımadığım ama uzun zamandır beklediğim bir dostun incelikli iltifatı gülümsetti beni, yarın ne olacak kimbilir...

dışarıda sayısız ev var hayal edilecek, bir o kadar da insan -ruhlarının içinden hayalet gibi süzüleceğim-.. oysa zaman yetmeyecek hepsine, bilmez miyim.


devrik zamanlar, devrik hayaller krallığında, devri çoktan kapanmış cümleler kuruyorum.
hk, 29.8.2008

27.5.08

ıhlamurlu yazı



Ihlamurların dal uçlarında salkımlanan çiçekler Haziran’ı gözlüyor.

Mayıs beklentileri tüketildi.

Günler ağaçları meyvelendirirken, düşleri eksiltip azaltıp çoğaltıyor.

Aylara, mevsimlere sığdırmaya çalıştığımız küçük ve çocukça isteklerden söz ediyorum; hani bahar geldiğinden beri elini elinden düşürmeyen sevgili hallerine benzer şeylerden.

Ot kokusuna benzer içlenmelerden, saksağan gevezeliğini andırır sıkıntılardan, bulutların toplanışına benzer bunaltılardan, nereye koyacağımızı bilemediğimiz gülüşmelerden: Bunların her birinden uzaklaşma isteğinden söz ediyorum.

Düş geldi mi, kalıyor. Düş kendini kandırıyor, kandırıkçı düş, kanmaya dünden hazır akıl, aklı evvel yürek.

Kavuşmalar ertelendikçe ayrılıklar da gecikir, bu da Mayıs tesellisi.

Haziran’da ıhlamurlar açacak,
Temmuz'da yolculuklar başlayıp, uzun mektuplar yazılacak,
Ağustos yorgunluğu cebinde gelecek,
Eylül bahçeli bir evin odalarında kavak yapraklarının pır pırları ile dinlenecek..

Biz en iyisi ıhlamurlarımızı Eylül'de içelim.


hk

26.5.08

yağmur

abeerah suhail, teddy watching the rain
pencerenin önünde oturmuş yağmuru izleyen bir oyuncak ayı,
kollarını kavuşturmuş, iplikten siyah burnunu cama dayamış.
bir çocuğun marifeti olabilir. ( benim de. )
ben evimde biri 73 yaşında, üç oyuncak ayı ile yaşıyorum.
yaşadığım şehirde ilkbaharı erteleyen bir yağmur.
pencerenin önünde toz pembe, sarı çiçekli begonya, küpe çiçeği saksıları.
bir de anneciğimin yadigarı bitkiler, muhabbet kuşları.
pencereden yağmuru seyretmek mevsimi değil aslında.
yağmurun altında yürümek zamanı.
üç şemsiyem var, ikisi tek kişilik,
biri ise kolkola girmek,
adımları birbirine denk düşürüp, yavaş yavaş yürümek için.
yağmur yağıyor dışarıda,
oyuncak ayılarım pencere önünde, meraklı.
üçüncü şemsiyem kimbilir ne hayaller kuruyor...
hk, 26.5.2008

21.1.08

I carry your heart


i carry your heart with me (i carry it in my heart)
i am never without it (anywhere i go you go, my dear; and whatever is done by only me is your doing, my darling)
i fear no fate( for you are my fate, my sweet)
i want no world ( for beautiful you are my world, my true)
and it's you are whatever a moon has always meant
and whatever a sun will always sing is you

here is the deepest secret nobody knows
(here is the root of the root and the bud of the bud
and the sky of the sky of a tree called life;
which grows higher than the soul can hope or mind can hide)
and this is the wonder that's keeping the stars apart
i carry your heart (i carry it in my heart)

e.e cummings

20.12.07

ıssız not

"...boş kuş yuvaları gibiyim, sonbahar çoktan bitti,
kışı da cıvıltısız karşılıyorum."
Bir cümle kurup öyle uyudum dün gece, zira uzun zamandır git gide azalıyor yazmak istediklerim. Herşey zoraki bir çabanın sonucu şimdilik hayatımda. İçimden gelerek ve heyecanlanarak yapmıyorum hiç bir şeyi, "öyle olması gerektiğini kendi kendime yineleyerek, ruhumdaki dalgınlığı dürtükleyerek" yaşıyorum. Hani aslında öznesi olmayı hiç istemediğimiz bir eylem için ısrarcı olur ya yanımızdakiler, ısrar sürerken kalkıp gitmek, uzaklaşmak, oradan / o ısrarın merkezinden kaçmak istersiniz ve bunu bir türlü beceremezsiniz ya, işte öyleyim ben de.
Hatıraların onları birlikte yaşadığım, onları var eden anneciğimin yokluğunda nefes almamı zorlaştıran bir kedere dönüştüğünü; zira o günlerin bir kez daha yaşanamayacağını; anneciğimin pencere önünde yolumu gözlerken duyduğu mutluluğun / O'nu pencere önünde beni bekler bulacağımı bilerek duyduğum güven ve iyilik hissi ile bir daha hiç örtüşemeyeceğini farkettiğimden beri kimsesizim.
Sekiz ay ondört gün oldu anneciğimle konuşmayalı, benim yazamadığım ne varsa bu acının içinde birikmekte ve eksilmektedir.
hk, 21.12.2007

17.8.07

rehaiku h&cetera özel sayısı

-rehaiku h&cetera özel sayısı-

hayat ya da yaşam, ne bildiğimiz gibi ne de umduğumuz
saçma bir kara kutu, eteklerimizden saçtığımız
suskunluktan suskunluğa ne kadar ince,
ne kadar uzun bir yol
kıssadan hisse: damlaya damlaya göl oluyoruz.

reha yünlüel / şiirhâne

27.4.07

karartma...


... bazı akşamlar böyle gelir gökyüzüne. izlediğim ve hatta resmini küçücük zerrecikler halinde, mekanizmasını bile bilmediğim o incecik cihazın içine kaydettiğim için, hiç çekinmeden "benim gökyüzüm" de diyebilirim aslında...

bilin ki, bazen söyledikleriniz değil de, söyleyemedikleriniz / söylemeye cesaret edemedikleriniz / söylemek isteyip de "ama" dedikleriniz yüzünden bütün yaşamınızı etkileyecek hallerle yüzleşebiliyorsunuz... işte o zaman gök'yüzünüz filan kalmıyor, yerin dibine iniyor herşey, ne ağaç / ne bulut / ne çimen / ne hüt hüt kuşu / ne de yaprakları birbirine değdiren rüzgâr, her şey ama herşey kendiliğinden ve apar topar yeraltına yığılıyorlar. ne aklınız, ne ruhunuz eriyor bu olup bitiverenlere, öylece bakıp kalıyorsunuz gidiverenlerin ardından.

bilin ki, bazen sizi duymamak için kulaklarını ve hatta dudaklarınızı okumamak için gözlerini kapatıyor seslendikleriniz. böylece söylemedikleriniz yüzünden kapatıldığınız o yeraltı ülkesinde (ki, herkesin yeraltı kendine göredir: kimisinde Black Sabbath, kimisinde Edgar, kimisinde Gencebay çalar / kimisinin pencerelerinde siyah kadife perdeler, kimisinde gazete kağıdı, bazısında mor tüller asılıdır) sizin içinizde avaz avaz bağıran cümleler yankılanırlar...

Çocukluğumun karartma gecelerinde (1974 Kıbrıs Barış Harekatı'nda) siyaha gömülen nesnelerin biçimsizleştiğini, sadece mehtap ile aydınlanan sokakları, annemin ev bitkilerinin o loş, bulanık ışıkta soluk gölgelere dönüştüğünü anımsıyorum. 33 yıl sonra çocukluğumdaki o karanlığın bu kez çevremi değil de, düşüncelerimi, heveslerimi, heyecanlarımı yavaş yavaş ele geçirdiğini hissediyorum. Bunun için ne kadar üzgünüm bilemezsiniz...

Aklımın basamaklarından ruhumun yeraltına ineceğim el yordamı ile.
Ne zaman döneceğim bilmiyorum.

hk, 27.4.2007

14.3.07

iyi uykular ya da günaydın...

can okatan


(mışıl mışıl uyuyanlar için) gece, (uyu[ya]mayanlar için) sabah mı bu vakitler? kendi hesabıma erken uyanmayı ve yazmaya koyulmayı, gece bitkin çalışmaktan daha çok seviyorum. gün uzuyor, guguklu saatimin tahtadan kuşu on kez öttüğünde ben dört saattir masa başında oluyorum. Kahve kokusu ve Peer Gynt Suiti.

günlük'ten:

ipleri kaçırır gibiyim.

kaçırmamak için
geceleri kendi kendimle konuşuyorum.
gece olup, erken saatte (burada, en geç saat sekizde yatağa giriyorum)
yatağa girdiğimde
bir kişi yaratıyorum.
ben bir şey söylüyorum
o cevap veriyor,
böylece vakit geçiriyoruz,
eğleniyoruz!
bazı geceler kavga ediyoruz.
bazı geceler, yürümüyor, susuyoruz.
ikide bir dürtüklüyor beni:
- yazsana! diyor.

yazacağım diyorum, bir gün yazacağım.
sen yok olduğunda.

Ferit Edgü, Tüm Ders Notları, 87 (YKY, 2000)
Yapılan her ne kadar çaresizlikten ve yalnızlıktan da olsa, yaşamlarının bir döneminde bunu başkalarının da denemiş / yapmış olduğunu bilmek iyi geliyor insana...

hk, 14.3.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü