Anneciğim benim... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anneciğim benim... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21.2.12

gizli bahçe


21. Şubat sabahının kahve tadı diğerlerinden farklı olmasa da, gece gördüğüm rüyaların tesiriyle şimdi kapıları kapanmış başka bir dünyadan geldiğimi hissediyorum. Orada annem ve babamla aynı evde yaşıyor olmalıyız, Karşıyaka'daki evimizde. Zira uyanmaya yakın, içinde yattığım yataktan kalkıp artık güne başlamayı düşündüğümü ve odadan çıkıp, salona gitmek için Karşıyaka'daki evimin planını hayal ettiğimi hatırlıyorum. O dünyada kurulu ev, ömrümün en güzel yıllarını annem ve babamla birlikte geçirdiğim yer; buna da şaşırmamak gerek. Annemle konuşuyoruz, sadece yüzünü göremiyorum, ya bana sırtı dönük bir işle uğraşıyor, ya da yüzünü göremeyeceğim bir yerde uzanıyor. Hafta sonu ( şimdi bu yazıyı kaleme aldığım evde ) yıkamaya üşendiğim bulaşıkları yıkıyor mesela mutfakta, uykumun içinde su sesini duyuyorum, biliyorum mutfakta O'nun olduğunu, mahcubiyet duyuyorum, çok hem de. Yataktan fırlayıp yanına gitmek, "Anneciğim ne yapıyorsun, bırak ben hallederim şimdi", demek istiyorum aslında. İşte bunu düşünürken, yatak odasından mutfağa gitmek için izleyeceğim yolu çiziyorum zihnimde, odamdan çıkınca annemle babamın yatak odasını göreceğim hemen, çoktan uyanmış olacaklar, çay demlenmiş, kahvaltı sofrası kurulmuş beni bekliyorlardır; -bak işte yatak toplanmış, örtüsü serilmiş, balkon kapısı aralanmış bile-.. Tek kişilik yatağımın kenarından ayaklarımı sarkıtıp, evin seslerini dinlesem, bu saatte televizyon açılmaz, sadece radyo ya da Mozart'ın piyano konçertolarından birini duyabilirim, o da mırıltı gibi.
Sesimi duyuramadığım da oluyor anneme: Kanepede uzanmış kitap okuyor; evde bir de yabancı misafir var, sürekli bir şeyler yazıp çizen sakar, beceriksiz, yeteneksiz bir Japon. Bir ara odadan çıkıyor, ben anneme alçak sesle seslenmeye başlıyorum, misafirin harap ettiği kalemlerimi, kalem şeklindeki silgimi kaldırmak istiyorum ortadan.Ama annemin onayına ihtiyacım var, defalarca sesleniyorum, hiç oralı olmuyor, ben de kucağına doğru bir kurşun kalem fırlatıyorum bana baksın diye. Kalemi alıp bir kağıt parçasına o güzel el yazısı ile bir kaç satır yazıyor, sonra da kağıdı katlayıp bana doğru atıyor. "Silgiyi kaldır, evde kullanırız", diye yazmış kağıt parçasına.
O anda el yazısını görmek, sesini duymaktan farksız...

Kahvenin kokusu da, tadı da aynıydı bu sabah. Birazdan aralarına karışacağım insanların yaşadığı bu şehir de aynı, gideceğim yerdeki yüzler, meseleler, işler de. Gidip geldiğim o dünyayı yaratan benim zihnim, hasretim, yokluğuna alışamadığım hallerdir belki; ya da daha önce yolunu bulamadığım ve aslında hep orada var olan bir -gizli bahçe-..

hk, 21.Şubat.2012

9.5.09

annem, anne annem ve bitenlere bir ek


Magritte

Geçen zamanın niceliği değil bana bu yazıyı yazdıran, ya da yazmayı özleyişim filan. Hiçbiri değil. Sadece kendi belleğime düştüğüm bir kaç kısa ve önemli notu kayıt altına almak.

Anneme gittim. İki kez. 7.Mayıs'da iki sene oldu o İstanbul'a taşınalı. "Boğaz manzaralı" ve erguvanlı bir bahçesi var şimdiki evinin, çok büyük değil, kendi boyunca bir toprak parçası. Kuzguncuk'ta, sahildeki eski ahşap caminin hizasında tam. Kuş sesleri içinde, yemyeşil, ağaç gölgeli ve deniz rüzgarlı. O'na gittim oturmaya; eskisi kadar konuşkan değil artık. O sustu, ben de sustum. Söyleyecek çok şey var da, susmak iyi geldi galiba. Annemin Bostancı'daki babaevinin bahçesine anneannemin diktiği filbahriler açmıştı, mis gibi. İlk gidişimde küçük bir demet filbahri götürdüm anneme, suya koydum, sevmiştir / sevinmiştir eminim.

Filbahri çiçeği

10.Mayıs'da bu defa papatyalarımla gittim onlara: Annem, anne annem, anne annemin yanıbaşında Tuvan'cık. Hepimiz için " anneler günü" idi ne de olsa. Anne annemle Tuvan'cık anneme komşular, aralarında merdivenli bir yol sadece. Onların bahçesini ot bürümüştü, temizledim, çapaladım, suladım. Sonra üçü de papatyalarını kucakladılar. Öylece oturdum, öylece sustular...

Eskiden yaşadıkları ve şimdi benim olan o güzel eve dönerken, dedim ki kendi kendime: "Annemin gidişiyle benim için -anneler günü- de yok artık".


hk, 16.5.2009

15.3.09

"Kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" II.

ian britton

"en iyi kız arkadaşını yitiren ne yapar?", sorusunda bırakmıştım cümle kurmayı dün sabah.

bugün bambaşka bir şehir manzarasına uyandım, gece başlayan kar sokakları, ağaçları, balkonları, saçakları ve çatıları kaplamakla kalmamış, "bahara nispet" yağmaya da devam ediyor. 11.mart tarihli saatli maarif takvimi yaprağında -kocakarı soğuğunun başlangıcı- diye yazıyordu (Berdelâcuz), bu her sene yinelenen kış artığı günler 18.mart'a dek sürecek. (Mart ayı'nı bahardan sayıp saymamak konusunda yaşadığım kararsızlığım böylece pekişmiş oldu; bir de çocukluğumdan beri çok sevdiğim -Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır- sözünü doğrulayan -Mart karı- müthiş hoşuma gitti.)

"insanın en iyi kız arkadaşı hem de annesi olunca", yukarıdaki sorunun yanıtını vermek biraz daha güçleşiyor. ama yine de diyebilirim ki, nedenini uzun bir süre çözemediğim bir -yalnızlık duygusu- içinde yüzmeye başladım ben. anlatmaya, paylaşmaya, dinlemeye, konuşunca tüm "acabalar"dan arınmaya alıştığım, söylediklerinin -benim iyiliğim için olduğundan hiç şüphe duymadığım- o kadın, bütün bu paylaşımı sıfırlayan bir hızla gidiverdi çünkü.
mesela bu sabah Ankara'da hiç durmadan kar yağdığını, kışın geri geldiğini, -kocakarının yine yapacağını yaptığını-, Akide'nin ilk defa balkondaki kar yığınının üzerinde dolaştığını, onun için yaptığım minyatür kar topu ile oynamaya bayıldığını, Beethoven'in senfonilerini dinlediğimi, tığla yaptığım yastıkların bir acemi için hiç de fena olmadığını anlatacak kimsem yok şimdi. neredeyse iki senedir, böyle binlerce an geliyor; ben hiçbir şey yapamadan -o anın geçmesini- bekliyorum. tıpkı bir üşüme ya da ateş nöbeti gibi: anlatmak, paylaşmak istediğim ne varsa, önemli önemsiz, sıradan ve saçma, can alıcı ve yaşamsal, komik ve hüzünlü; öylece kalıyor.

söylemek istediğimi yeterince açık ve doğru ifade edebildiğimden emin değilim aslında. bu anlattığım halin ne kadar -vahim- bir yokluk olduğunu, başka hiç kimsenin ya da farklı bir paylaşım biçiminin bu -nöbetleri- ortadan kaldırmaya yetmediğini söyleyebilirim sadece.

"kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" ise, 44 yaşından sonra birilerine güvenmeye başlamak anlamına geliyor benim için.

şimdi bir süre pencerenin önünde oturup, karın yağışını seyredeceğim.

hk, 15.3.2009

13.2.09

dünya döner tek bir yana / doğsun diye gün bir daha

Dün akşamdan beri döne döne dinlediğim, dinledikçe ağladığım şarkının sözleridir*:
Dünya döner bir gün daha
Yeryüzünde aşk durdukça
Gece erken inse bile korkma
O hep seninle kaldıkça
Biliyorsun gitmem gerek
Yollar bitmez düşünerek
İster sonuç de istersen sebep
Bu düğümü çözmem gerek

Belki sana yazarım
Uğradığım bir şehirden
Eski bir kart atarım
Mekke ya da Kudüs’ten
Sonra bir gün çıkarım
Sen artık dönmez derken
Bir şarkı fısıldarım
Kulağına gün batarken
dünya döner tek bir yana
doğsun diye gün bir daha
ben de döndüm tekrar sana
sönmek için yana yana

yüksek sadâkât, katil & maktül

Şubat'ın 14. gününü kutlama(ma) hazırlıkları içinde olanlara ithaf ediyorum bu şarkıyı...
* ağlamam bir sevgilinin yokluğundan değil,
anneciğimle aramızda gidip gelen ve içini likörlü çikolatalarla doldurduğumuz kalp şeklindeki iki kutuyu anımsadım, ikisi de bende şimdi,
O'nunla yaptığımız 14.Şubat kutlamalarını..
Anneciğim "biliyorsun gitmem gerek", diyor usulca,
"bir gün çıkarım, sen artık dönmez derken
bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken", diye de ekliyor sanki..
oysa ben -gece erken inse bile korkmuyorum-
O hep benimle kaldıkça...
hk, 14.2.2009

9.2.09

resimli ay muhtırası


Mektupları, resimleri, fotoğrafları, kitapları, albümleri, bohçaları, oyuncakları, hatıraları, defterleri, çerçeveleri, dosyaları, çekmeceleri parçalanıp yok edilerek yağmalanan aile evimizin başına gelenleri yazmıştım geçen sene.
Eylül'de o evin gençlik ve yaşlılık hallerini, ilk ve gerçek sahiplerini bilen babacığımı da kaybedince, beni bekleyen nice beklenmedik keşifle başbaşa kalıverdim.
Büyük karton kutulara yerleştirdiğim ve sınıflandırılmayı bekleyen sayfalar dolusu belgeyi elden geçirmeye korktuğumu itiraf etmeliyim. Zira ne ile karşılaşacağımı bilmem mümkün değil: Keşfettiklerimi paylaşacak, onların "aile için değerini" bilecek ve takdir edecek kimsem olmaksızın inceliyorum bana kalanları. Gözlerim fal taşı gibi açılarak, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, göğüs boşluğumda çakıl taşları birbirine sürtünerek, belleğim çürümüş ahşap, toprak ve kömür kokusu ile tütsülenerek okuyorum her bir satırı.
İşte bu keşiflerden biriydi küçük, cildi hafif küflenmiş, ama sayfaları yepyeni "resimli ay muhtırası". Mutfağa inen merdivenlerin dibinde, yağmanın kalıntıları arasında, hani içini açıp da okumasam çöp torbasını boylayacak bir zavallılıkta...
Cebe sığacak büyüklükteki bu defterin 2. sayfasında "Kızıma yeni senede iyi, sevinçli günler temenni ederim. 1.1.1930, Rıfat", satırı okunuyordu, ki bu cümlenin hemen sol üst köşesinde de dedem Rıfat Bey'in bir gençlik fotoğrafı yer almaktaydı.
Başlıyorum "resimli ay muhtırası"nın tüm sayfalarını tek tek çevirmeye, bir cep ajandası bu küçük defter, ancak gelin görün ki hiç bir güne not düşülmemiş.
Sadece 111. sahifede "9.Şubat.1930, Pazar" gününe ayrılmış bölümde ve aynı güzel el yazısı ile
"On ikiye yirmi dakka kala", diye yazıyor.
Bu notu okuyunca yüreğim aklımdan gelen o keskin kederle cızırdamaya başlıyor hemen:
Zira 9.Şubat.1930 anneciğimin doğumgünü.
1930 - 2007
Rıfat Bey henüz baba olmamışken, ama bu yeni sıfata heyecanla hazırlanırken, çocuğunun dünyaya geleceği yılın resimli ay muhtırasını -senenin kendisi ve ailesi için en mühim hadisesini 78 yıl sonra torununa bildirmek üzere- edinmiş belli ki. Düşünüyorum, kaç evlât annesinin doğduğu saati dedesinin kaleminden ve üstelik "onlar" kanatlanıp gittikten sonra öğrenmiştir...
1930 yılının resimli ay muhtırası hakkında anlatacaklarım nice olsa da, en son 9.Şubat.2007'de kucaklayıp, kokusunu içime çektiğim anneciğime söyleyeceğim son sözümü:
" yedi dağ çiçeğim, bitmez ağaç yemişim
kalbimin çarpık ucu anneciğim
79 yaşına girdin bugün,
anneannem, dedem, Tuvan'cığın, Bedroş ile birlikte,
belki de benimleyken hasretini çektiğin sevgililerine kavuşman
şimdi sana en güzel hediye"
hk, 9.2.2009

25.1.09

"yazı" üzerine bir yazı



Pazar sabahı, 05.28’den beri uyanığım: Gün ağarmadan uyanmanın mutluluğunu özlemişim. Aslında Akide ayak ucumda uyurken kalkıp, o küçücük ayakları yorgana gömülerek üstümde yürümeseydi ve sonra da tam göğsümün üstüne kıvrılıp, yeniden keyif uykusuna dalmasaydı, muhtemelen böyle erken kalkmayacaktım. Sonra o rüyasında gördüğü hamsili paparasını yemeğe gitti, ben de karanlıkta kendimi yeniden uyumaya zorlamadım. Sütlü kahvemi alıp bilgisayarımın başına oturdum ve posta kutumun içinden çıkanları okuyup, hüzünlendim. “Anonim” yazılar hiç tanımadığım göndericilerin posta kutuları arasında dolaşırken, yolları bana da düşüyor elbette. İşte herkesin uykuda olduğu bir Pazar sabahı, henüz neredeyse karanlık, yağmurlu, kasvetli, apartman cepheleri ile duvarlanmış bir pencere manzarasının uzak bir parçası olan semt camisinden gelen ezan sesi eşliğinde okuduğum yazı:

Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.
Annem, 'Geç oldu,' dedi, 'zaten yorgunum, ben yatıyorum.'
Kalktı, mutfağa gitti.
Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı.
Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu.
Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.
Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu.
Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.
Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.
Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu.
Banyodaki çöp sepetini boşalttı.
Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.
Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.Çiçekleri suladı.
Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu.
Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı,
eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu.
Kek tarifleri defterini çıkardı,arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu.
Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.
Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı,dişlerini fırçaladı.
Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü.
Tırnaklarına baktı, törpüledi.
İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş mıydın' diye seslenen babama 'şimdi gidiyorum' deyip köpeğin su kabını doldurdu.
Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı.
Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı,
gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.
Bana geldi, 'haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın,' dedi.
Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı.
6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi.
Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.
İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir 'ben yatıyorum' dedi ve gitti yattı.
Sizce bu işte bir gariplik yok mu? ”


Daha ilk cümlesinde gözlerim doldu, başı ve patileri sol kolumun üzerine yaslanmış sabahın üçüncü şekerlemesini yapan Akide’nin tüyleri arasında kayboldu gözyaşlarım. Yazının cümleleri birbirine eklenip, metinde anlatılanlar gözlerimin önünde canlanırken, yazarın annesini değil de, kendi anneciğimi izliyordum ben. Anneannemin kalın pazenden yapılmış, koyu lacivert üzerine beyaz ve uçuk mavi çiçekli sabahlığı vardı üstünde, ayaklarında pamuklu çoraplar ve mavi terlikleri. “yatmaya giderken” evin içinde sessiz adımlarla dolaşması, ertesi gün için planladığı işler için bitip tükenmez hazırlıklar yapması, yatak odamın kapısında beliren silueti... Gerçi bizim evimizde meyve tabaklarını yıkayan, sokak kapısını kilitleyen, ışıkları söndüren babacığım olmuştu çok uzun yıllar boyunca. Hatta anneciğimle ben onun hazırladığı kahvaltı sofralarında buluştuk babam rahatsızlana dek. Onun kestiği peynirler cetvelle ölçülmüş gibi bir örnek, tereyağının üstü mutlaka bıçak ucuyla süslenmiş, zeytinler limon dilimli, ekmekler herkesin sevdiği şekilde ve derecede kızartılmış olurdu.
Anneciğim gece yatarken sadece ellerine krem sürer, başucundaki küçük abajurun ışığı bir süre açık kalır, çünkü kitap okumadan uyumazdı. Yüz kremini sabahları kahvaltı sofrasına gelirken sürer ( önceleri Krem Pertev kullanırdı, fabrikası kapanınca ben krem almaya başlamıştım onun için), hatta bazen alnına parmağının ucu ile koyduğu krem taneciğini unutup sandalyesine oturur, kahvaltısına başlar, ben hatırlattığımda da “sen farkedip söylemesen, sokağa da böyle çıkardım ben”, diye kıkırdardı.

Bütün bu hatıralar aklımı ve kalbimi sızlatarak beni karanlık, kasvetli ve yağmurlu bir sabahtan alıp, Karşıyaka’daki aile evimin denizli, aydınlık, mutlu yaşamış ve yaşlanmış odalarına götürüverdi. Anneciğim melek olduktan sonra birkaç kez gittiğim o güzel evin “onlarsız” ıssızlığı beni başedemediğim bir kimsesizlik duygusu ile yüzleştirdiği için, bir süre bu hasrete katlanmam gerektiğine ve oradan uzak durmaya kararlıydım oysa.

Şimdi yine kendimi kandırıp, ikisinin de “orada” olduklarını, anneciğimin babacığıma gazete okuduğunu, benden konuştuklarını, muhabbet kuşlarının hiç durmadan öttüğünü, anneciğimin dün babamın doğumgünü için hazırladığı yemekleri düşünüp “bugün mutfağa girmeme gerek kalmadı”, diye sevindiğini, gazete faslı bitince babacığımın odasına gidip dosyalarını karıştırmaya, anneciğimin ise salonda kalıp tığ işi yapmaya başladığını farzedeceğim.

Bir de farzettiklerime inanabilseydim...

hk, 25.I.2009

3.12.08

onbirinci sessiz okuruma "bir fincan yasemin çayı"


"iki fincan önce yaptığım davet" gibi harika ifadeler olduğu için burdayım. bu blog sayfası, yazarı yazdığı sürece sık kullanılanlar listemde olacak. nerde görsem okurum dediğim metinler için burdayım.bilinen on okurdan biri değilim.onbirinci sessiz okur.", diyen -e- içindir bu yazı.
bugünün öğle saatlerinde bir halk otobüsünün pencere kenarı yolculuğunda düşündüklerimdir: ... çınar ağacının gölgeleri vurmuş güneşli bir kış penceresi: yol üstünde sakin, huzurlu. derli toplu ve tertemiz bir oturma odası, radyo ya da sevilen bir müzik, arada bir camdan dışarısını, çınar ağacının dallarını, dallara tutunmaktan vazgeçen yaprakları, yaprak sağanağından nasiplenen kaldırım ahalisini seyrederek geçirilen bir öğle vakti. bu otobüs beni İstanbul'daki evimin durağında indirse, sokağımdan yürüsem, bahçe kapısını kapatınca kendimi dünyanın en güvenli ve mutlu köşesinde buluvereceğim. üst kata çıksam, çini sobayı tutuştursam, örtülerini anneannemin diktiği divana uzanınca tül perdelerden sızan kış güneşi örtse üstümü..
hayaller içinden bir hayal seçiyorum, seçtiğim hayali anılarımın ve anneciğimin birbirinden güzel çocukluk / gençkızlık öykülerinin geçtiği yerleri andıran birer dekora yerleştiriyorum, hayalimin kişilerini sadece ben görebiliyor / onları yalnız ben duyabiliyorum; sonra da hayallerimi birer mektuba dönüştürüp size gönderiyorum.
oysa kimse böyle olacağını söylememişti bana,
herşeyi bilen annem bile.
buradayım,
7.Mayıs.2007'den bu yana "burada kalabilmek" için ne kadar çabaladığımı bilemezsiniz,
ve demlediğim yasemin çaylarının keyifle / hüzünle / mutlulukla / merakla yudumlandığını bilmenin, beni içimdeki amansız kedere rağmen "burada tutan" yegâne neden olduğunu da öyle..
bana teselli olan iki halden biri : yazmak,
diğeri ise hayal kurmak.
gönderdiğiniz bu ilk kağıttan kayık için size en güzel hayallerimle teşekkür ederim...
hk, 4.12.2008

2.12.08

vals adımları ile dönüp duran düşünceler...


Uzun, ama belki de çok uzun zaman sonra kendi kendimle başbaşa ve mutluyum..

23.Aralık.1999'da Viyana Senfoni Orkestrası Steven Mercurio yönetiminde "Carreras-Domingo-Pavarotti" ye eşlik ediyordu, bir Noel Konseri'nde... Geçen sene Dost Kitabevi'nin "indirim sepetlerinden birinde" bulduğum ve , "öğrencilerimle birlikte seminer salonumuzda izlemek için aldığım" bir konser DVD'si bu.. Ve bugün anneciğimle babacığım onbeş gün önce İstanbul'da kutladığım yeni yaşımın hediyesini aldılar bana: Bir DVD izleticisi.

1999 yılbaşında anneciğim ve babacığımla birlikteydim, şu anılar adasına yolcu ettiğim evlilik hikayemin ikinci senesi idi. Kimbilir ne kadar mutlu, ne kadar neş'eli ve huzurluydum. Anneciğimle izlediğimiz bir başka "yeniyıl konseri" idi, baba-oğul Strauss'ların valsleri, polkaları ile coşkulu, "Mavi Tuna"nın dalgaları arasında inip çıktığımız... Mutlaka kokinalar vardı, ille de bir kaç demet nergis, kış güneşi ile ısınan (ki anneciğim kış güneşine -Allah'ın sobası- derdi) salonda muhabbet kuşlarının cıvıltıları...

Nereden bilecektik, sadece yedi sene dört aylık mutluluğumuz kaldığını...

1999 yılı Noel Konseri'nin şarkılarını dinliyorum bu gece; anneciğimle piyano eşliğinde söylediğimiz "Stille Nacht"ı söylüyor tenorlar.

Aralık kalmış bir kapı gibi hayat, o dikey ve dar boşluktan anneciğim ve babacığımla geçen yıllarımın en güzel hatıraları sızıyor usulca.. Hepsi o kadar işte.

Yazın balkonumu süsleyen sardunyam şimdi salonumun baş köşesinde, diğer bitkilerimle buluştuğu kış bahçesinde çiçekleniyor.

Düşüncelerimde hep aynı ses vals adımları ile dönüp duruyor: "Annem olsaydı ne kadar severdi bütün bunları, bu sardunyayı, bu konseri, bu -dokunmaktan hep çekineceği yeni elektronik harikasını-, bu akşamı, birlikte olmayı...

Başlarken galiba farkında olmadan yalan söyledim, zira yazdıkça farkettim ki meğer hiç mutlu değilmişim "Onlarsız".

hk, 2.12.2008

15.10.08

hasret


Böyle evcil vakitlerde bir yastığa başımı yaslar ve iç rahatıyla uykuya dalar gibi susabilmek ne kadar güzel... Kimseye kendimi ifade etmek zorunda olmamak, vereceğim tüm kararları zamanla hafifleyecek, ama taşıdığım sürece parmaklarımı kesip, kollarımı uyuşturacak bir yük gibi taşımak. Yağmurlu bir akşamüzerinin piyano sesine gömdüğüm bu alaca aydınlık saatlerini çok eskiden, çok uzakta, ama çok severek yaşadığım bir kentin hatıralarına dokunmak için uzatıyorum.

Şimdi adımlarım yirmi sene önce öğrendiği yollardan, park kaldırımlarından, yaya geçitlerinden ve kırmızı telefon kulübelerinin ilanlarla kaplı gövdelerinden sıyrılarak, nereye ve neden gittiğini bilerek hızlanır. Bir çocuğun açlığı, bir yaşlının bitkinliği gibidir çoğu zaman bu yürüyüş, sabırsızdır: Bir an önce karnı doysun / hemen yatağına uzansın ister.

Yürüyüş iki blok boyunca uzanan büyük ve yüksek vitrinleri “yeni kitap” tanıtımları ve haftalık temalar ile bezenmiş kitap mağazasının kapısında birdenbire yavaşlar.. Zira artık “aceleye mahâl yoktur”. Büyük ve ağır cam kapılı girişin tam karşısındaki cilalı ahşap merdivende, çok sevilen bir dost evinin üst katına çıkar gibi yükselirken, duvar içindeki nişlere yerleştirilmiş ve isimlerini duymadığım nice yazarın, ciltli ve kalın kitaplarını okşayasım gelir. Birinci katın orta kısmında cam duvarları ile kitaplık raflarından ayrılan "müzik odası"nın dışına hafifçe sızan sesleri dinler, kitaplar arasındaki uzun ve zamanı durduruveren dalgınlığın bitiminde "klasik müzik" için yaratılıp, dış seslerden yalıtılmış bu "sera"ya uğramadan edemem...
Dinlediğim, ki onu sadece ben “şimdi” yazarken ve kendi yazdığım sözcükleri okurken duyabiliyorum, Mozart’ın K.545 sayılı piyano sonatı. Çocukluğumda anneciğimin parmaklarından dökülen ve notaları hala O’nun bıraktığı yerde duran sonat.

Mutfaktan gelen zeytinyağlı kerevizin kokusu kadar tadı da anneciğimin pişirdikleri ile aynı. Gülüşüm de, sesim de, saçlarımdaki beyaz tellerin çoğalış biçimi de; el yazımın kıvrımlarındaki ahenk de, yün örerken şişleri tutuşum da, kurduğum cümleler de, yolculuklara çıkmadan önceki titizlenmelerim, geçmişe bağlılığım da, kişileri ve olup bitenleri gözlemleyişim de…

Anneciğim kadar mükemmel olamadığım onlarca yaşam haline rağmen, parmaklarımın piyanonun değil de, bilgisayarımın klavyesinde ustalıkla ve ne yaptığından emin dolaşması ve aklımla ruhumun sözcüklerini okunaklı hale getirebilmesi de O'na yaklaştırıyor beni...

Anneciğimi kaybettikten sonra, O’nun ruhunun bir parçasının burada, benimle kaldığını / o ruh parçasının “içime saklandığını” söyleyip durdum hep.. Bunu sıradan bir duygu tezahürü olarak değil, -gerçekten de içimde saklandığını hissettiğim için- dile getirdim.
Sanırım o ruh parçasını ben daha çabuk iyileşeyim, bu kedere daha kolay katlanayım, O’nunla birlikte olduğumu her zaman hissedeyim diye hediye etti bana. O’nun tamamen yok olmadığını, sözcüğün tam manası ile “benim varlığımda” yaşamayı sürdürdüğünü bilmemi istedi.

Bu yüzden anneciğimi düşünüp ağlamaya başladığımda emin olamıyorum bir türlü;
ben mi O’nun hasretine dayanamayıp gözyaşı döküyorum, O mu benimkine?

Öyle ya, Hampo anneciğini bu denli özlerken, anneciği Hampo’sunu özlemez olur mu hiç…

hk, 15.10.2008

6.5.08

7.Mayıs için


Anneciğim, bir sene geçtiğine inanmam mümkün değil.
Zamanın öyle bir yerindeyim ki, akreple yelkovan hep aynı kederin üstünde kıpırtısız duruyor.
Yarın başucunda olacağım...
Yedi dağ çiçeğin, bitmez ağaç yemişin
Hampo'n.

9.2.08

doğumgünü..

İzmir'de yağmur yağıyor,
anneciğim ilk kez kendi doğumgününe gelmedi.
Ama kalp kalbeyiz yine de,
duvar saatinin pandülü evin atan kalbi.
Eşyalar tozlarından arındılar,
odalar uyandı, sesler duvarları okşuyor.
Serçeler balkonda cıvıltılı ve ben çok yorgunum ama uyumayacağım,
zira biliyorum üstüme hırkasını örtemeyecek anneciğim.
hampo, 9.2.2008

19.1.08

istemek

biliyor musunuz artık herşeyin eskisi gibi olmasını istiyorum:
yılbaşından haftalar önce edinip, bir haftasonumu ayırdığım, dolmakalemimin deposunu üç kez mavi-siyah mürekkeple doldurup, iyi dileklerimi yazdığım kartların sahiplerinden "sıradan cümlelerle" de olsa bir cevap almak istiyorum.
posta kutumda banka ekstrelerinden, pideci ve içme suyu dağıtıcılarının el ilanlarından, elektrik ve telefon faturalarından ayıklayabileceğim mektuplar, mektupların zarflarında daha önce hiç görmediğim pullar bulmak istiyorum.
dijital olmayan, kurgusu ancak oniki ya da yirmidört saat dayanan kol, masa saatleri ve her saat başını haber veren tok sesli, pandüllü duvar saatleri ile sessizliği tıkırdayan odalar istiyorum.
bilgisayarda "barbie" bebeğinin saçlarını küçük "tıklamalar"la renkten renge sokan, giysilerini değiştiren; ya da garip ve karanlık bir evrenin ürkütücü yaratıklarını aynı tıklamalarla yokeden çocuklar yerine, oyuncak bebekleri ve herbiri başka renkte ebrulanmış bilyaları ile oynayan;
ödevlerini bilgisayar başında değil, kitaplıktaki ansiklopedileri kullanarak yapan; güzel el yazısı yazmayı bilen; radyo başında "okul radyosu"nu dinleyen, akşamüzerleri "çocuk bahçesi"ni kaçırmayan ve geceleri uyumadan önce kitap okumayı alışkanlık edinen çocuklar istiyorum.
akşam yemeğinden sonra gidilen misafirlikleri istiyorum.

çarşamba geceleri "radyo tiyatrosu"nu dinlemek ve hayallere dalmak istiyorum.
sabahları uyandığımda koridoru katetmek ve salondaki koltuğunda tığ işi yapan anneciğimi lavanta çiçeği kokan yanaklarından öpmek istiyorum.
ve biliyorum, artık imkânsız olan pek çok şey istiyorum.
hk, 20.1.2008

2.1.08

Hummel Figürinleri

Yeni yılın ikinci gününde pek meşhur Hummel figürinlerinden oluşan
bir sokak korosunun şarkısı ile selamlıyorum herkesi.
Daima çocuk boyumun ulaşamayacağı yükseklikte, yanyana duran ve anneciğimin çok sevip, "gözü gibi koruduğu" iki Hummel biblomuz vardı evimizde: Bir postacı oğlancık ile, kolunda sepeti, iki örgülü, pembe yanaklı, güleç bir kız çocuğu. Minyatür sepetin içine İzmir Kültürpark'taki büyük havuzun iki yanındaki biber ağaçlarından topladığı, dallarının üstünde kıpkırmızı biber tohumlarını yerleştirmişti anneciğim. Oğlancığın elinde tuttuğu ve havaya kaldırdığı mektup zarfının arkasında kırmızı kalp şeklinde bir mühür ve zarfın ön yüzünde de anneciğimin İstanbul'daki babaevinin adresi yazılı idi (adres rapido kalem ile babam tarafından yazılmıştı porselenin üstüne)
Yıllar yıllar sonra Berlin'e gittiğimde bu figürinlerin pek çoğunu birarada görmek fırsatını bulmuş, her birini müze vitrinlerindeki paha biçilmez objeleri izlercesine incelemiş, anneciğimin Hummel figürinlerine ve onları tasarlayıp yaratan ellerin becerisine duyduğu hayranlığını o zaman can-ı yürekten kabul etmiştim.

Hummel Figürinleri’nin öyküsünü bu hatıranın peşine ekleyip, sizi dünyanın bu en küçük ve değerli korosunun söylediği “Sessiz Gece”yle başbaşa ve hayallerinize bırakıyorum.

Hummel Figürinleri:

Bavyera’da 1909 yılında doğan Berta Hummel, çevresinde olup bitenleri gözlemleyip, bu gözlemlerini desenlere dönüştürmeyi bir alışkanlık haline getirmişti; özellikle de çocukları izliyor ve çiziyordu. 1927’de Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydolan Hummel'in hayatında her zaman önemli bir yer tutan ilahiyata duyduğu yakınlık , tanıştığı iki Franciskan rahibe ile arkadaşlığının ilerlemesi sonucunda daha da artmış ve 1931’deki akademi mezuniyetinden sonra Siessen Manastırı’na girmeye karar vererek, üç yıl sonra Maria Innocenta ( Masum Maria) adını almıştı. Bu genç rahibe yeteneklerini cesaretlendiren bir ortamda olduğunu farketmiş; ve kısa zaman sonra küçük Alman yayıncılık şirketleri Hummel'in desenlerini kartpostallar şeklinde basmaya başlamışlardı. Bu birbirinden güzel kartlar, kendi ismini taşıyan bir porselen fabrikasının sahibi ve yöneticisi olan Franz Goebel’in dikkatini çekmiş; uzun zamandır aradığı yeni figürinler serisi için ihtiyacı olan temayı bulduğunu anlayan Goebel, Rahibe Hummel’e desenlerini biblolara dönüştürme teklifinde bulunmuştu. Manastırın Goebel’e Rahibe Hummel’in desenlerine dayanılarak yapılacak üç boyutlu sanat eserleri yaratma iznini vermesi ile anlaşmaya varılmış; Sanatçı, Goebel’in heykeltraş ustaları ve ressamlarıyla bizzat çalışmış; böylece ilk figürinler 1935 yılında üretilerek satışa sunulmuş ve çok başarılı sonuçlar elde edilmişti. 1946’da sadece 37 yaşında iken hayatını kaybeden Rahibe Hummel'in sanatsal mirasını Goebel Porselen Fabrikası sürdürmeye devam etmektedir.
( bkz.http://www.mihummel.com/heritage.asp)


hk, 2.1.2008

29.12.07

kuşlar gibi...

Yeni yıl için söylemek istediklerimi aklımın ve ruhumun kıvrımlarında evirip çevirmekteyim günlerdir. Dilemek yetmiyor oysa, bunu öğrendim; ilk yeni yıl tebrikimi kaç yaşımda kendi cümlelerimle yazdım anımsamıyorum ama, o zamandan beri dileklerimin pek çoğu gerçekleşmemiş gibi geliyor şimdi bana.

Bilmem sizin başınıza geldi mi hiç? Ben bir dilekte bulunmaktan ve sonra onun gerçekleşmesini beklemekten yoruldum. "herşey olacağına varır", deyip geçmek taraftarıyım uzun zamandır. Olacakları bilememek de iyileştirici, rahatlatıcı bir hal.

“Saatli Maarif Takvimi” alırdık her sene anneciğimle birbirimize, takvimi paketleyen kırmızı ambalajı açmak ve 1.Ocak sayfasını ortaya çıkarmak benim görevimdi evde: Yılbaşının değişmez geleneği; annem elimin uğurlu geleceğine inanırdı zira.

2007 yılına başlarken elim hiç de uğurlu gelmedi anneciğim, dileklerimizin hiç biri gerçekleşmedi; mutfak duvarında, ışık düğmesinin yanında asılı duran Saatli Maarif Takvimi’nin 7.Mayıs’dan sonraki yapraklarına kimse dokunamadı..

Kokinalar vazonun içini doldurdu yine, altında eski yeni fotoğrafların..
Fotoğraflardaki suretinle gözgöze geliyorum, ne diyeceğimi bilemeden.
Sözü sınayan acı, acıyı evcilleştiren akıl, aklı susturan kalpmiş.

Hiçbir dileğim yok,
beklentim de.
Kuşlar kadar hafifim anneciğim.


hk, 29.12.2007

14.11.07

doğumgünüm..

Bugün onbeş kasım, 44 yıl önce Zeynep Kâmil Doğumevi'nde
anneciğimin kucağına verildiğim gün.
Doğduğumdan beri ilk kez onbeş kasım sabahı O'nun sesiyle uyanmayacak,
anneciğimin benim için özenle hazırladığı, sarıp sarmaladığı hediyelerimi açamayacak,
inci gibi el yazısıyla " yedi dağ çiçeğim, bitmez ağaç yemişim,
kalbimin çarpık ucu Hampo'cuğum" diye yazdığı kartını okuyamayacağım.
ah anneciğim, ben bugün sensiz ne yapacağım...
hk, 15.11.2007

21.9.07

üsküdar'a gidelim...

banu'nun meraklı arkadaşı, Erenköy - 2007
Banu, hani benim sevgili / yetenekli / becerikli / yaratıcı dostum, Kalpazankaya serçelerinin masalsı resimi ardından göndermiş "meraklı arkadaş"larından birini bana...
İzmir kumrularının "gu guuu cuk, gu guuu cuk"larına alışkın olduğu halde ( ki anneciğim derdi ki, "sabah sessizliğinde hiç aralıksız 9-10 kez "gu guuu cuk"ladı mı bir kumru, yaz gelmiş demektir"), bu kızıl gözlü, kızıl kahverengi tüylü kumruların merakına alışamadığını söylüyordu gülümseyerek... ( bazen kağıt üzerinde de gülümsüyor yazılan sözcükler)
Bu meraklı İstanbullu kuş aklıma seneler önce dede evinin bahçesindeki mor salkımın dallarına "salıncaklı" bir yuva yapan kumruları getirdi. Upuzun ve kuru iki dalın arasına taşıyıp, yastık gibi yerleştirdiği çalı çırpıdan kurulu yuvanın içinde bir o yana, bir bu yana salınarak büyütmüşlerdi yavrularını. Anneciğim bu yuvanın "entipüf"lüğüne kızıp, "bu kadın yavrularını yuvadan düşürecek", diye pek telaşlanmıştı o sonbahar. Güneş filbahrinin, leylak ağacının ve mor salkımın dalları arasından süzülerek geliyor; hüzünlü ama bir o kadar da huzurlu akşam saatlerinde, bir zamanlar anneannemin anneciğimle söyleştikleri oturma odasının duvarlarını bal rengi bir ışıkla aydınlatıyordu.
Bu saatlerde yemek odasından bir kaç basamakla inilen ve bahçeye açılan küçük mutfakta Türk kahvesi pişirilir, anneciğimin İzmir'de hep hasretini çektiği mahlepli paskalya çöreği (daima Beyaz Fırın'dan alınan) ve İstanbul halkalarıyla kahve keyfi yapılırdı. Paskalya çöreğinin Türk kahvesi ile birleşen o hafif tatlı kezzeti bize İstanbul'da, birlikte ve mutlu olduğumuzu hatırlatır, sadece zihinlerde ve usulca bu birliktelik anı için şükredilirdi.
Anneciğim yaşlanırken giderek daha çok benzediği ve benim O'nu anlatışımdaki hasreti hiç de aratmayan bir şefkatle andığı İclâl anneannemin yanındadır şimdi. Anne kız, o mahzun ve meleksi tebessümleri ile, elele gözgöze olmalılar.
Ve bu iki güzel, fedakâr, mağrur kadının cennetindeki salıncaklı yuvalarında tüyleri kızıl kumrular "Üsküdar'a gidelim" diyorlardır yine, "Üsküdar'a gidelim"...
hk, 21.9.2007
derinnot: BanuÖzerEren'in tasarlayıp diktiği ve "sohbet günleri" adını verdiği (üzerinde tombul bir serçeyle söyleşen genç bir kadının yer aldığı) güzelim -şekerçanta-yı bana "yaz hediyesi" olarak almıştı geçen bahar anneciğim. Biz uzak şehirlerde yaşadığımız için, hep benden kendisine haber taşıyan kuşlar olduğunu söylerdi zira.

18.9.07

Çengi

gittigidiyor kedisi, sahibinin objektifinden
Bir konser dönüşü, yağmurlu ve soğuk bir İstanbul gecesinde anneciğimle dedemin peşine takılan yavru kedinin öyküsünü kimbilir kaç kez aynı mutlulukla dinlemişimdir Pazar öğle yemeğinin ardından.
İlkokul çağımdan itibaren Pazar günlerine ait anımsadığım, en sevgili ritüeldi bu: Anneciğim kendi çocukluk ve ilk gençlik anılarını anlatır, kurduğu cümleler yavaş yavaş o günlerin İstanbul görüntülerini gözlerimin önüne getirir, bir film sahnesi gibi canlanan hayaller; öykülerin hep aynı yerinde salınıveren kahkahalar, ya da gözleri buğulayan hüzünler anneciğimin müşvik ve tatlı sesiyle bambaşka bir anlam kazanırdı. Sanki o öyküleri diğer kahramanlarından dinlesem bu denli sevmeyecek, onların cümleleri yerine hep anneciğimin kurduklarını özleyecektim.
Zaman zaman anneciğimin sesinden kaydetmeyi, ya da O'nun "inci gibi" elyazısı ile bir deftere yazmasını arzu ettiğim bu birbirinden güzel hatıraların artık sadece benim aklımda kaldığı kadarıyla bilinecek olması ne yazık...
O yavru kediciğin gizlice eve alınmasını, anneannemin suç ortaklığı ile dedemden saklanarak beslenmesini, tüylerinin uzunluğu, gözlerinin güzelliği ve oyunbazlığını anlata anlata bitiremezdi anneciğim. Sonradan dedemin de çok sevdiği, evde kalmasına karar verilen ve adı "Çengi" konulan bu kedicik, yavruları karnında ölüp de kanı zehirlenince hayata veda etmiş; günlerce ağlayan anneciğim ve anneannemin bu hallerine dayanamayan dedem, bir daha ev içinde kedi beslenmesine izin vermemiş.
Umarım Çengi yine anneciğimin kucağında oturuyor, başını o yorgun dizlerinin üstünde dinlendirirken mırıl mırıl mırıldanıyordur...
hk, 18.9.2007

serçeli yazı...

30.ağustos.2007, Kalpazankaya - Burgaz Ada
Anneciğimin her sofranın ekmek kırıntıları ve "köfte ekmekleri"nin* kenarları ile beslediği serçecikleri düşündüm onları görünce. Kalpazankaya'nın hemen üstündeki lokantanın akşamüstü saatlerinde, neredeyse hepsi müşterisiz olan masalardan birinin üzerindeki ekmek sepetini keşfetmişlerdi. Dakikalarca gidip geldiler, sepetin içindeki kağıt peçetenin katları arasına bile girdiler, gagalanmadık köşe / yenmedik kırıntı bırakmadılar, telaşlı ve ürkek, ama bir o kadar da becerikliydiler.
7.Mayıs'dan bu yana anneciğimin serçecikleri O'nun yolunu gözlüyor olmalılar. Zira ekmek kırıntılarını dökmekte biraz gecikse, balkondaki çiçek saksılarının arasında gizlenip beklerler; O'nun yere serpiştirdiği her bir taneyi Kalpazankaya serçelerinin iştahı ve telaşı ile bir kaç dakika içinde bitiriverirlerdi. Yazları büyük bir yoğurt kabıyla balkona bırakılan sudan içmeye, hatta zaman zaman bununla da yetinmeyip, suyun içine girerek başlarını ve gövdelerini serinletmeye bayılırlardı.
Anneciğimin serçecikleri, kırlangıçları, çiçekleri ve bir de akşam güneşinin kristal boncuklu avizeden süzülürken ışığı odanın duvarlarında gökkuşağı renginde beneklere dönüştürdüğü "ciciler"i vardı.
-di'li geçmiş zaman kullanmaya hiç alışamıyorum.
hk, 18.9.2007
* köfte ekmeği: Köfte hamuru için kurutulacak ekmeklerin kabukları önce ekmek bıçağı ile kesilir ve bir kutu içinde buzdolabında saklanırdı. Anneciğim sulu bir yemek ya da çorba oldu mu, hep bu kabuklardan doğrardı tabağına. Eğer ekmek kabukları çok sert, ya da kuru olursa serçecikler için ayrılırdı.

21.8.07

anneciğim için...

ağlasun, 17.8.2007
anneciğim,
bir sene önce bu fotoğrafın çekildiği gün
kucaklaşmıştık; ben yine uzak yoldan gelmiştim,
siz beni benim evimde karşılamıştınız...
benim en güzel fotoğraflarım hep sizin için çekilmiştir,
bu resmimi de severdiniz biliyorum:
başımda dostlarımın veda hediyesi kır çiçeklerinden bir taç,
yüzümde Toros dağlarının güneş yanığı.
ah benim bir taneciğim
ah benim anneciğim...
hk, 21.8.2007

11.6.07

unutmadan yazmak

H. Zekai Paşa'nın bu tablosunu gördüğümde aklıma hep anneannem İclâl Hanım'ın, annesi Huriye Hanım'la birlikte oturduğu Beylerbeyi'ndeki köşk gelir. Pencerelerinden Boğaz'ın izlendiği iki katlı ahşap köşkün hikayelerini anneciğimden dinlerdim. Şimdilerde Boğaziçi Köprüsü'nün Anadolu yakasındaki trafik kontrol istasyonunun olduğu yerde imiş; bahçesinde kimbilir ne güzel ağaçlar büyümüş, onların gölgesinde ne güzel sohbetler edilmiştir.
Aklımda anneciğimin İstanbul'una dair onlarca hikaye, yüzlerce isim var. Her birini unutmadan yazmam gerektiğinin farkındayım; zira O'nun sesiyle ve nefesiyle birlikte yitmesine göz yumamam anlattıklarının.
Yazacaklarım nice aslında, ama onları unutmak kadar hatırlamaktan da korkuyorum.
hk, 11.6.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü