bellek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bellek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.11.14

Vitrin



Neredeyse iki ay önce ilk sahibini bilmediğim ve 1950'lerde üretilmiş bir vitrin-konsol salonumun sol köşesine gelip, yerleşti. Son on yıldır  edindiğim ilk ev eşyası: Tasarımı, bakımlı olması, zerafeti ya da fiyatının uygun oluşundan ziyade "kullanılmış", yaşlanmış hali, emektar ağırbaşlılığı idi onu tercih etme nedenim.
...
Yaşlanırken anneme benzemek istediğim sır değil artık; ya da annem gibi yaşlanmak istediğim. Onun güzel vitrini yıllar sonra gelmişti Karşıyaka'daki evimize, babamın çizip yaptırdığı ve evlendikleri günden beri kullandıkları yemek takımına uygun olarak tasarladığı yatay dikdörtgen formlu bu mobilyanın içinde anneannemin çeyizinden yadigar kahve fincanları, çivit mavisi likör takımı, annemin çok sevdiği ve ben çocukken misafirlerine ikramda kullandığı altın rengi fincan takımı, anneannemin filiz yeşili lokumluğu, zarif şarap kadehleri, minik cam biblolar durdu senelerce. Vitrinin içindeki nesnelerin anneme göre asla değişmeyen yerleri vardı, öyle ki her vitrin temizliğinin ardından milimetrik kaymalar bile olmaksızın eski yerlerine koyardı her birini.

Sonra annem gidiverdi.Vitrindeki nesneler de evdeki diğer tüm eşyalar gibi O'nun yerleştirdiği düzende kaldı. İlk iki yıl el süremedim, cam raflar tozlandı, grileşti, filiz yeşili lokumluk donuklaştı, fincanlar pırıltılarını yitirdiler. Vitrinin o bakımsız, tozlu hali beni çok üzmeye başladı. Sonra bir gün kendi kendime dedim ki, "senin mesleğin korumak değil mi? nesneleri, hatıraları korumak, geçmişi korumak değil mi senin işin? koru o zaman!" Ama işte o an anladım vitrinin cam kanatlarını açmaktan neden çekindiğimi, zira ben annem gibi yerleştiremeyecektim o nesneleri, benim elim değince vitrinin düzeni de benim seneler boyunca bildiğim, sevdiğim, hatırladığım gibi olmaktan çıkacaktı. Annemin dokunduğu herşeye sirayet eden o müthiş güzellik, o iddiasız zerafet kaybolup gidecekti.

İşte o yüzden nesneleri yerlerinden kaldırmadan önce değişik açılardan ve hiçbir yanılma payı bırakmayacak şekilde fotoğraflarını çektim, yakından ve uzaktan.. Ve sonra vitrini boşalttım, tozdan ve isten arındırdım her bir nesneyi, vitrinin içini de temizleyince çektiğim fotoğraflardaki düzene göre yerleştirdim hepsini eski yerlerine..

Annemin belleğini fotoğraflara aktarmıştım, fotoğraflardaki düzeni parçalar halinde kendi belleğime. Her nesne O'nun koyduğu yerde ve olmasını isteyeceği gibi tertemizdi yeniden. Sonra yemek masasında annemin sandalyesine oturup, uzun uzun seyrettim zerafetini ve kederden ziyade mutluluktan ağladım..
...
Benim evimin vitrini anneminkinden çok daha yaşlı ve içinde "öksüz fincanlarım" (onların hikayesini daha önce anlatmıştım), annemin bana ev hediyesi olan anneannemin kahve fincanları, kışları içine nergis koyduğu yeşil kristal vazosu ve kırılmasından korktuğum, sevdiğim başka narin nesneler var. Bir müze vitrini gibi kalabalık değil içi ve yerleştirirken farkettim ki aslında herbir nesne kendi yerini seçiverirmiş sessizce.

Annem gibi yaşlanmayı çok seviyorum.

h, 23.11.2014

8.9.13

Zamansız, kendiliğinden ve çok sevgili *


Hayatın yıllardan değil de, "an"lardan ibaret olduğunu düşünüyorum artık. Birbirinden farksız yinelemelerle yaşanan günlerden kişiye kal(an)lar. Bir de hiç değişmeyen ışık ve gölgeleri bir evin. Öyle ya evin önündeki ağaçlar kesilmedi ise, ya da pencerelerin ışığını azaltacak bir yapı yükselmediyse yanıbaşında, evin ışığı ve gölgesi hep aynı kalır. Eşyalar değişir, eşyaların yerleri değişir, duvarların rengi, minderlerin yüzleri, sedir örtülerinin işlemeleri, çerçevelerdeki resimler hatta, ama işte bir evin pencereleri / balkonları hep aynı iken o evin ışığı ve gölgesi hiç değişmez. Aslında bu ne müthiş ve iyi korunan ( kendi kendini koruyan) bir anı'dır (eski) bir ev için.

Tül perdelerin sakin kıvrımları arasından süzülen akşam güneşi minderlerin, halının üstüne hep aynı uzunlukta ve benzer kıpırtılarla düşer, dışarıdaki kavak ağacı böyle ister çünkü.  Hani altmış yıl önce pencerenin önündeki sedirin köşe yastığına sırtını verip dışarıyı seyredenin yüzünü usulca okşayan ışık, yarın orada oturup yorgunluğunu minderlere bırakacak olanı da beklemektedir.

İşte hem de bu yüzden an'lardır en kıymetli anılar: Artık bu odaya her adım atışında hep öyle hatırlarsın pencerenin önünde oturup da yolunu bekleyeni. Işığı ve gölgesi ile evin.

Ben sanırdım ki, sadece yaşadığım, bildiğim ve içinde / bahçesinde an(ı)larımın olduğu evleri sevebilirim; öyle değilmiş meğer. Lawrence Durrell'in Justine'de söylediği "Bir kent içinde sevdiğiniz biri yaşıyorsa, bir evrendir.", cümlesindeki gibiymiş evler de. Gitmediğim, eşiğinden içeri adım atmadığım, ışığına ve gölgesine bulanmadığım, duvardaki aynasında suretimi görmediğim, sahiplerine sarıl(a)madığım bir evi de çok sevebilirmişim meğer..

İlkokula giderken söylerdik" Orda bir köy var uzakta" diye başlayan şarkıyı. Notaların seslerini doğru öğrenmem için annem piyanoda bir kaç kez çalar, çalıştırırdı beni. O şarkının (Ahmet Kutsi Tecer'in şiiri) ikinci kıtasında derdi ki:   " Orda bir ev var uzakta
                                         O ev bizim evimizdir.
                                         Yatmasak da kalkmasak da
                                         O ev bizim evimizdir."

Çocuk aklımla " neden gitmiyorlar evlerine?", diye düşündüğümü hatırlıyorum bu şarkıyı söylerken. 
Ne gariptir ki, yıllar sonra kendimi kendi şarkımdaki evlerden uzak, o şarkıdaki yol'un başında bekler buldum, :
                                         " Orda bir yol var uzakta
                                          O yol bizim yolumuzdur
                                          Dönmesek de, varmasak da 
                                          O yol bizim yolumuzudur."


İyi ki evlerin an'larını koruyan ışık ve gölgeleri var: Onlar ki zamansız, kendiliğinden ve çok sevgili..



* V'm için.

hk, 8.9.2013

25.3.12

" dünyaya kim olmaya geldim ben? "

Belleğimin ne kadar zayıf olduğunu her geçen gün daha fazla anlıyorum; sisli bir çayırda yürümek gibi bu unutkanlık, nereden geldiğimi biliyor ama yola çıktığım zamana ait olay ve kişileri o sisin içinde yitiriyorum. Belki de iyi bir meziyettir bu, zira aralarında beni üzen, inciten, yolumdan alıkoyan, aklımı karıştıran, zihnimi gereksiz yere meşgul eden niceleri olduğunun farkındayım. Onların ağırlığı ve yorgunluğu mu şimdi beni suskunlaştıran, yoksa o çayırda yürümekten duyduğum sıkıntı mı? Dün sabah erkenden uyandım, ama yataktan çıkmadan " Siyahlı Kadını" okumaya başladım, ince bir kitap, müthiş ayrıntılı ( tam da benim sevdiğim türden) betimlemelerle dolu. Sonra kendime kahve yapıp salona, pencerenin önündeki berjere taşındım kitabımla birlikte, pencereyi açtım, ürpererek ( okuduklarımdan değil, pencerenin aralığından esen sabah rüzgarından) okumaya devam ettim bir süre. Üşüdükçe pencereyi kapatmak yerine, yatağa dönmek isteği çoğaldı içimde; ben de hiç alışılmadık bir biçimde yorganın sıcaklığına geri döndüm. Okuma gözlüklerim kulağımı ve burnumu acıtırken gözlerim kapandı, uyumuşum. Benim çok çocukluğumda babamın Citroen marka bir otomobili vardı, siyah ve sert minder yayları, açık gri döşemesi olan, modelini anımsayamayacağım bir aile yadigarı.


Uykuyla birlikte kendimi yine babamın kullandığı o otomobilin içinde buldum, annem her zamanki gibi şöför koltuğunun yanında, önde oturuyordu ve ben arkadan onun kısa kesilmiş dalgalı saçlarını görüyordum. Karanlıktı, annem bir şeyler anlatıyor, babam arada bir onaylanan kısa cümlelerle cevap veriyordu. Böyle gittik bir süre, sonra babam arabayı kaldırıma yaklaştırıp durdu ve "hadi kızım, biz seni burada bekliyoruz", dedi. Otomobilden indim, geniş bir ara sokaktaydık, yürüdüm ve deniz kıyısına ulaştım, Karşıyaka'dan Güzelyalı'ya bakıyordum şimdi. Gece vaktiydi, artık o şehirde yaşamadığımı biliyordum, orada kalamayacağımı da.. Birden paniğe kapıldım, " ya beni almadan giderlerse..", bir yandan karşımda ışıldayan denizli şehire doyamadan oradan ayrılmak zorunluluğu beni müthiş üzüyor, bir yandan da o siyah Citroen'de beni bekleyen anne ve babama yetişememek korkusu aklımı başımdan alıyordu.. Ağlamaya başladım, o  sokağa doğru ilerlerken, denizli gece manzarasından uzaklaştığımı bilerek, " buradan ayrılmak istemiyorum", diye sayıklıyor, bir yandan karanıkta iyice belirsizleşen siyah otomobili ve içinde beni bekleyen o iki güzel yüzü görmek için çırpınıyordum..

Uyandım.

Kalkıp giyindim ve kendimi evden dışarı attım ( kelimenin tam anlamı ile attım), Kızılay'a indim, Yapı Kredi Yayınları'nın mağaza vitrininde "Mırnâme" : Büyüklere Kedi Şiirleri'ni gördüm. İçeri girdim, kitabı nedense "çocuk kitapları" arasında buldum. Feridun Oral resimlemiş Yalvaç Ural'ın şiirlerini, rastgele açtığım sayfadaki şiiri okur okumaz gözlerim doldu, şiirin resmini görünce ağlamaya başlayacağımdan emin olup, kitabı kapattım. Aynı kitaptan üç tane aldım ( aslında kedisever tüm tanıdıklarıma bu kitaptan vermek isterdim ), evde uyur bıraktığım kedi çocuklarımı düşündüm:


Aynadaki Kedi
- hiç kedi görmemiş bir kedi için ağıt-

Aynada
Yüzünü gördü
Küçük kedi.
Şaşırdı.
Çünkü yüzünün hep,
Sahibi,
O küçük çocuk gibi,
Sarışın ve çilli 
Olduğunu sanırdı.

"İyi ki Akide'nin yanında Aşure var artık", dedim kendi kendime.

Çiçekçiler, balıkçılar, kalabalık. Toz naftalin gelmemiş henüz Mısır Çarşısı'na. Kışlık giysilerin dolaplardan, çekmecelerden çıkıp, naftalinlenme ve yaz uykusuna yatma vaktine az kaldı oysa ki. 

Pinhani şarkısı diyordu ki dün ben dolaşırken Ankara'nın sokaklarında:
....
kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
ama kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
....
Ne için, ne pahasına, neden inat ettiğimi düşünmekteyim?
ya da
dünyaya kim olmaya geldiğimi ilk kez ve ısrarla gözden geçirmekteyim.
Siyah Citroen çürüyüp gitmiştir çoktan,
annemle babam tomurcuklanmaya hevesli bir erguvan ağacının altında büyük uykularına dalmışlar*,
elli yaşıma çok az kalmış,
hayatın dinç ve dirençli yılları eksilmeye, azalmaya başlamış,
hasreti rüyalara yerleşen iki kentin uzaklığı, 
oralara senede bir kez yapılabilen yolculuklarla
yetinmenin bunaltısıyla daha da büyümekte üstelik.

Annem çıkıp gelse,
" haydi toparlamaya geldim seni, oyalanma buralarda" deyiverse,
arkama bile bakmadan, umursamadan gideceğim.

hk, 25. Mart.2012


* -büyük uyku- betimlemesini çok sevdim ben, Altay Gündüz'ün "Geçmişe Yolculuk" kitabında okudum ilk kez.

4.2.12

kış günlüğü 3: geçmişe yolculuk



Yazmayı aklımdan geçirdiğim pek çok sabah ve akşam oldu, bu yüzden cümlelerin Ocak ayı çıkmak üzereyken toparlanmasına şaşmamalı; zira ben de üç haftadır kar toplayan bulutlar gibi düşünceleri biriktiriyordum. Bazen içime sığmayacak kadar büyük bir yumağa dönüşmesi gerekiyor sıkıntının, hüzünün ya da hasretin. Bu sefer nasıl tanımlayacağımı tam olarak bilemediğim, ama sevdiğim ve hiç zorluk çekmeden içselleştirdiğim bir ruh halinin yatışmasını bekledim. Aslında söyleyeceklerim nice de, sakinleşip hepsini bir kerede ve okuyanın aklını karıştırmadan diyebilecek miyim? İşte ondan emin değilim pek..

Füruzan'ın " Sevda Dolu Bir Yaz" adlı öykü kitabını okurken başladı herşey. Birbiri ile bağlantılı üç uzun öykünün kahramanları, yaşadıkları İstanbul ve evler, ev alışkanlıkları, aile üyelerinin birbirlerine düşkünlükleri, dinledikleri ve söyledikleri şarkılar, Ermeni ve Rum komşu / arkadaşları, giysileri, evlerin arka bahçeleri, o bahçelerdeki oyunlar, ailenin tek kız çocuğu olmak. Okuduklarım anneciğimin çocukluğumdan itibaren en ince ayrıntılarına kadar tatlı tatlı anlattığı kendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarının hikayelerini çağrıştırıyor; İstanbul'da bir başka mahallede, bir başka ailede, başka komşular ve akrabalarla yaşanmasına rağmen benzer hüzünler, acılar, dostluklar, mutluluklar, ümitler, endişeleri seslendiriyor; öyle ki her paragrafta annemle başbaşaymışız da, ben yine eskisi gibi onun sesinden uzak bir akrabanın hayat hikayesini dinliyormuşum hissine kapılıyordum.. Kitabı okumak için yatağa her zamankinden erken giriyor, okurken zaman zaman gözlerimi kapatıp hikayelerin belleğimde canlandırdığı ve annemden dinlediğim hatıraları düşünüyor, sonra yeniden Füruzan'ın satırlarına dönüyordum. 215 sayfanın okunması ne kadar sürebilirdi ki, bir ayağı annemin diğeri benim çocukluğum üzerine kurulmuş o ıssız köprüden defalarca gidip gelişim kitapla birlikte sonlanıverdi. 
Ve beni aldı bir düşünce, bu garip ve hüzünlü mutluluk halini ne yapıp edip de sürdürebilirim diye.

Füruzan'ın İstanbul'da geçen öykülerinden oluşan iki kitabını daha edindim sonunda: Benim Sinemalarım ve Gül Mevsimidir. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmış bu iki kitabı yayınevinin Kızılay Meydanı'ndaki artık daha geniş ve ferah kitapçısından alırken, gözüme kapağında siyah beyaz fotoğraf olan bir başka kitap çarptı. "Geçmişe Yolculuk: İnsanlar, Hatıralar, Olaylar ve Düşünceler", yazarı Altay Gündüz. Kalın bir kitap ve arka kapağında diyordu ki:" 1930'lu yıllarda (Atatürk'ün ölümüne ve İkinci Dünya Savaşı'na dek) güler yüzlü insanların, gülümseyen insanların ülkesiydi Türkiye. Tramvay biletçileri, sinemalarda yerinizi gösteren matmazeller, taksi şöförleri, ayakkabı boyacıları, alışveriş yaptığınız dükkanlardaki tezgahtarlar, yol verdiğiniz insanlar hep gülümserdi size." Ve devam ediyor, " Altay Gündüz, 1930'lardan 2000'lere uzanan yaşantısını, ailesini, arkadaşlarını, dostlarını anlatıyor, tanık olduğu önemli olayları yorumluyor Geçmişe Yolculuk'ta: Sevgiyle hatırlayıp sevgiyle yâd ediyor dünü ve ömrünü..." Bir an bile tereddüt etmedim, Füruzan'ın öykü kitaplarının üstüne koyuverdim Geçmişe Yolculuğu..


İşte benim anneciğimin cennete göçüyle başlayan en zor yoksunluklarımdan biri de böylece hafiflemeye başladı; zira kitabın yazarı Altay Bey 1927, anneciğim 1930 İstanbul doğumlu. Her ikisinin de yaşamları aynı dönemin İstanbul'unda ( annem için İstanbul 1966'da bitecek, İzmir yılları başlayacaktır), birbirine pek benzer aileler içinde, aynı dönem olaylarının etkisi altında geçtiği için Altay Bey'in özellikle çocukluk ve ilk gençlik dönemlerine dair yazdıklarını okurken anneciğimi dinler buluyorum kendimi. Kitabın bitmesinden korktuğum için de, sadece geceleri açıyorum kapağını, hani neredeyse "kendi kendime masal okur gibi"...
Yazılanlar aklıma annemin anlattıklarını getiriyor, unuttuğum ve onun çocukluğuna ait hikayeleri; yerleri, yer isimlerini, yolculukları, dükkanları, ev hallerini, alışkanlıkları, mecmuaları, yiyecekleri, masalları, büyükanneleri, ev eşyalarını, mektupları, fotoğrafları... Uykum gelince hiç direnmeyip, hemen ışığı söndürüyorum, zira geçmişe yolculuğun güzergâhını küçük adımlarla ve her ayrıntıyı önce zihnimdeki çiçek dürbününden süzüp, özde benzer ama yine de farklı bir hatıra, görüntü, çehre, tebessüm, cümleye dönüştürerek ilerlemeyi seviyorum.
Öyle paragraflar okuyorum ki bazen, içimi çeke çeke ağlar buluyorum kendimi. Yatağımın ayak ucunda kıvrılmış uyuyan Akide kulaklarını dikiyor hemen, başını kaldırıp " yine ne oldu?" der gibilerden dikkatli ve mahmur yüzüme bakıyor.

Yaşadığım şehir, hergün geçtiğim yollar, konuştuğum yüzler, dinlediğim cümleler, zihnime takılıp kalan huzursuz edici düşünceler, bunaltan haller; hepsinden yatağın ılık yumuşaklığında, kedi mırıltıları ve kar sessizliği eşliğinde, anneciğimin başucumda gülümseyen suretiyle ve elimde giderek ağırlaşan kitabın sözcükleriyle uzaklaşıyorum.

Şimdilik yapabildiğim sadece bu.

hk, 4.2.2012

12.3.09

Cemre'ler düşerken II.

Regent's Park, Londra

Bazen yaşamayı sevdiğim ve uzun zaman uzak kaldığım kimi adresleri ne kadar/ ne kadar özlediğimi, o yerler hakkında konuşur ya da yazarken farkediyorum. Böyle anlarda sadece fotoğraflar değil, sesler de uçuruyor insanı "olmak istediği yerlere".. Bu sabah açık bir bilinç ama kapalı gözlerle, uyku ile uyanıklık arasındaki o loş kaldırımda yürüken, kumruların peşpeşe sıraladığı "gugucuk"lar beni Karşıyaka'ya, ilkbahar ve yaz sabahlarının çok erken saatlerine, gençkızlık odama, anneciğimin dünyasına uçuruverdi.


Gözlerimi açmadım, uyanıklığın yüzleştireceği "gerçek mekân"dan bir süre daha kopuk kalmak istedim. Yatağımdan kalktım, odamın kapısından önce perdeleri açtım, kumruların gugucuklarını sayıp yaza ne kadar yakın olduğumuzu hesaplamaya çalıştım. Çocukluğumdan beri, her gece yatarken yatırdığım ve üstlerini örttüğüm bebeklerimin uçuk pembe ve hep bebek kalan yüzlerine baktım, onların hiç birine hiç bir zaman isim vermediğimi düşündüm, bunun garip bir durum olduğuna ve daha sonra üstünde düşünülmesi gerektiğine karar verdim. Kapımı açtım, koridorda denize doğru yürüdüm; muhabbet kuşları durmak bilmeden konuşurlarken, yere kadar inen pencerenin önündeki koltuğuna oturmuş, türkuvaz rengi bir iplikle dantel işleyen anneciğimin yanına gittim, yanağına ve boynuna öpücükler kondurdum. "Neden bu kadar erken kalktın çocuğum, uyuyup dinlenseydin biraz daha..", dese de, aslında "başbaşa oturup söyleşebileceğimiz için" ne kadar mutlu olduğunu biliverdim.



Regent's Park, Kraliçe Viktoria Gül Bahçesi

Regent's Park'ı yazdığımdan beri Kraliçe Viktoria'nın gül bahçesinde geziniyorum sık sık. Bu sabahki "hayal yolculuk"tan sonra karar verdim, bir dahaki sefere anneciğimi de götüreceğim. Olmak istediğim yerlerle aramdaki mesafeyi O'nun küçük ve yavaş adımları ile aşarken, güllerin isimlerini, hangi ülkelerden geldiklerini, bahçede kaç çeşit gül olduğunu, bahçıvanların onlarla ne zaman ilgilendiklerini, toprağın nasıl havalandırıldığını konuşacağız..




Cemreler düştü, bir bahar daha geliyor.
Buraya da, olmak istediğim yerlere de...
hk, 12.3.2009

25.1.09

"yazı" üzerine bir yazı



Pazar sabahı, 05.28’den beri uyanığım: Gün ağarmadan uyanmanın mutluluğunu özlemişim. Aslında Akide ayak ucumda uyurken kalkıp, o küçücük ayakları yorgana gömülerek üstümde yürümeseydi ve sonra da tam göğsümün üstüne kıvrılıp, yeniden keyif uykusuna dalmasaydı, muhtemelen böyle erken kalkmayacaktım. Sonra o rüyasında gördüğü hamsili paparasını yemeğe gitti, ben de karanlıkta kendimi yeniden uyumaya zorlamadım. Sütlü kahvemi alıp bilgisayarımın başına oturdum ve posta kutumun içinden çıkanları okuyup, hüzünlendim. “Anonim” yazılar hiç tanımadığım göndericilerin posta kutuları arasında dolaşırken, yolları bana da düşüyor elbette. İşte herkesin uykuda olduğu bir Pazar sabahı, henüz neredeyse karanlık, yağmurlu, kasvetli, apartman cepheleri ile duvarlanmış bir pencere manzarasının uzak bir parçası olan semt camisinden gelen ezan sesi eşliğinde okuduğum yazı:

Akşam annemle babam televizyon seyrediyorlardı.
Annem, 'Geç oldu,' dedi, 'zaten yorgunum, ben yatıyorum.'
Kalktı, mutfağa gitti.
Çerez-meyve tabaklarını çalkaladı kaldırdı.
Sabaha hazır olsun diye çaydanlığı doldurdu, demliğe çay koydu.
Şekerliğe baktı, dibinde az kalmış, üstüne ekledi.
Kahvaltı için buzluktan ekmek çıkardı, akşam yemeği için çözülsün diye de eti aşağıya koydu.
Kahvaltı masasını hazırlamak için masanın üstündekileri topladı.
Telefonu şarja koydu, telefon defterini kapatıp yerine koydu.
Sonra çamaşır makinesinden ıslak çamaşırları çıkarıp astı ve makineyi tekrar doldurdu.
Banyodaki çöp sepetini boşalttı.
Islak bir havluyu kurusun diye duş perdesinin borusuna astı.
Bir gömlek ütüledi, kopuk düğmesini dikti.Çiçekleri suladı.
Esneyerek gerindi ve yatak odasının yolunu tuttu.
Çalışma masasının yanından geçerken durdu, öğretmene tezkere yazdı, okul gezisi için para sayıp ayırdı,
eğildi, sandalyenin altına girmiş ders kitabını aldı, masanın üstüne koydu.
Kek tarifleri defterini çıkardı,arkadaşına söz verdiği tarifi bir kağıda yazdı, çantasına koydu.
Bakkaldan alınacakları not etti, notu da çantasına koydu.
Sonra gitti, 3'ü 1 arada temizleme losyonuyla yüzünü yıkadı,dişlerini fırçaladı.
Gece kremini ve kırışık önleyici nemlendiricisini sürdü.
Tırnaklarına baktı, törpüledi.
İçeriden 'sen yatmaya gitmemiş mıydın' diye seslenen babama 'şimdi gidiyorum' deyip köpeğin su kabını doldurdu.
Kapıları pencereleri kontrol etti, holdeki lambayı yaktı.
Kardeşimin odasına gitti, oğlan uyumuş, lambasını söndürdü, bilgisayarını kapattı,
gömleğini astı, yerdeki kirli çorapları toplayıp sepete attı.
Bana geldi, 'haydi yat artık, biraz da yarın çalışırsın,' dedi.
Kendi odasına gitti, saati kurdu, ertesi gün giyeceklerini hazırladı.
6 maddelik acil işler listesine 3 madde daha ekledi.
Kendi kendine iyi geceler diledi, hayallerinin gerçekleştiğini gözünün önüne getirdi.
İşte o sırada babam televizyonu kapattı, ortaya öylece bir 'ben yatıyorum' dedi ve gitti yattı.
Sizce bu işte bir gariplik yok mu? ”


Daha ilk cümlesinde gözlerim doldu, başı ve patileri sol kolumun üzerine yaslanmış sabahın üçüncü şekerlemesini yapan Akide’nin tüyleri arasında kayboldu gözyaşlarım. Yazının cümleleri birbirine eklenip, metinde anlatılanlar gözlerimin önünde canlanırken, yazarın annesini değil de, kendi anneciğimi izliyordum ben. Anneannemin kalın pazenden yapılmış, koyu lacivert üzerine beyaz ve uçuk mavi çiçekli sabahlığı vardı üstünde, ayaklarında pamuklu çoraplar ve mavi terlikleri. “yatmaya giderken” evin içinde sessiz adımlarla dolaşması, ertesi gün için planladığı işler için bitip tükenmez hazırlıklar yapması, yatak odamın kapısında beliren silueti... Gerçi bizim evimizde meyve tabaklarını yıkayan, sokak kapısını kilitleyen, ışıkları söndüren babacığım olmuştu çok uzun yıllar boyunca. Hatta anneciğimle ben onun hazırladığı kahvaltı sofralarında buluştuk babam rahatsızlana dek. Onun kestiği peynirler cetvelle ölçülmüş gibi bir örnek, tereyağının üstü mutlaka bıçak ucuyla süslenmiş, zeytinler limon dilimli, ekmekler herkesin sevdiği şekilde ve derecede kızartılmış olurdu.
Anneciğim gece yatarken sadece ellerine krem sürer, başucundaki küçük abajurun ışığı bir süre açık kalır, çünkü kitap okumadan uyumazdı. Yüz kremini sabahları kahvaltı sofrasına gelirken sürer ( önceleri Krem Pertev kullanırdı, fabrikası kapanınca ben krem almaya başlamıştım onun için), hatta bazen alnına parmağının ucu ile koyduğu krem taneciğini unutup sandalyesine oturur, kahvaltısına başlar, ben hatırlattığımda da “sen farkedip söylemesen, sokağa da böyle çıkardım ben”, diye kıkırdardı.

Bütün bu hatıralar aklımı ve kalbimi sızlatarak beni karanlık, kasvetli ve yağmurlu bir sabahtan alıp, Karşıyaka’daki aile evimin denizli, aydınlık, mutlu yaşamış ve yaşlanmış odalarına götürüverdi. Anneciğim melek olduktan sonra birkaç kez gittiğim o güzel evin “onlarsız” ıssızlığı beni başedemediğim bir kimsesizlik duygusu ile yüzleştirdiği için, bir süre bu hasrete katlanmam gerektiğine ve oradan uzak durmaya kararlıydım oysa.

Şimdi yine kendimi kandırıp, ikisinin de “orada” olduklarını, anneciğimin babacığıma gazete okuduğunu, benden konuştuklarını, muhabbet kuşlarının hiç durmadan öttüğünü, anneciğimin dün babamın doğumgünü için hazırladığı yemekleri düşünüp “bugün mutfağa girmeme gerek kalmadı”, diye sevindiğini, gazete faslı bitince babacığımın odasına gidip dosyalarını karıştırmaya, anneciğimin ise salonda kalıp tığ işi yapmaya başladığını farzedeceğim.

Bir de farzettiklerime inanabilseydim...

hk, 25.I.2009

7.3.08

Anı, Ahmet Oktay

Anı

Yazdı gözlerimi yumduğumda, öğle sonrası;
dayımdı dutu silkeleyen,
çarşafın dört ucunda
dört kadın; herhalde komşu kızları;
dedem de su çekiyordu kuyudan,
Hamidiye'nin güvertesindeydi sanki,
oysa abdest alacaktı birazdan.

Ah! Sonsuz biçimler veren bize
Bellek ve Zaman.

Ahmet Oktay

Adnan Binyazar için bir bellek üstelemesi

Adnan Binyazar

“Geçenlerde bir sabah, burnumda sabun kokusu, Tülay’la birlikte Fırın sokağa gittik. Seferis’in dizesini yineleyip duruyorum Destansı Öykü’den: “Buralarda bir yerde, arayıp durduğumuz”. Ama doğrusunu söylemem gerek: Hiçbir nostaljik amacım yoktu. Mali krizden, ahlaki çöküntüden, medyanın her gün biraz daha rezilleştirmeyi başardığı, dolayısıyla insanları da rezilleştirdiği gündelik hayattan geçmişe kaçmıyordum.Geçmişin güzel günlerine, örselenmediğimiz zamanlara sığınarak kendime Abdülhak Şinasi Hisar gibi bir cennet kuramayacağımı, o cennette güvenliğe ve huzura eremeyeceğimi biliyorum.
Geçmişte bir teselli bulabiliriz elbet, ama geçmişi anımsayarak yaşadığımız zamanın olumsuz yanlarını görürüz asıl; geçmiş bize durmadan, olmaması gerekeni anımsatır. Bu sayede, gelecek kuşakların yaşamının, hem bizden önceki hem de kendi kuşağımızın yaşamı gibi acılarla donanmaması için yapılması gerekenler üzerinde düşünebiliriz.”, diyor Ahmet Oktay “Erenköy Fırın Sokak No.10” başlıklı yazısında.


“İstanbul Sokakları: 101 Yazardan 100 Sokak” isimli kitabı okuyorum (YKY, Şubat 2008), ama evde değil, kahve dükkanlarında, işe giderken otobüste, bazen öğle tatilinde çalışma odamda: Kendi tanımıma göre “sokak”ta iken yani.


Ve Ahmet Oktay’ın söylediklerinden de önce Adnan Binyazar’ın “üç sokağın kimsesizi”nde kaldı aklım; öyle ki anlattığı sokaklar büyük bir tiyatro sahnesinin kumaş ve ahşap üzerine yağlı boya ile ustaca boyanmış dekorları gibi kuruldular 1942-1948 yılları arasındaki çocukluk ve ergenlik anılarının berisine.Kendi çocukluğunun başını okşayan yaşlı bir yazarın sureti ile irkildim ve daha ikinci sokağı okurken bu kitabı sevdiğime karar verdim.


Geçmişte teselli bulmak meselesine gelince: Geçmişi anımsayarak, yaşadığım zamanın olumsuz yanlarını gördüğümü, geçmişin bana durmadan olma(ma)sı gerekeni anımsattığını kabul ediyorum. Ve işte aslında geçmiş beni bu yüzden teselli etmiyor. Anımsadıklarımı yaşamış olmamın “yanıma kâr kaldığını” söyleyenlere şaşıyorum, zira geçmişi bugünden farklı kılan ve yaşantımızı niteliksel olarak iyileştiren tüm gelişmeleri kabullenirken, her birinin yaşamlarımızı geriye döndürülemeyecek biçimde başkalaştırdığını ve ortaya çıkan bu yeni “yaşam alanı ve alışkanlıkları”nın yan etkilerinden korunabilmenin bir yolu olmadığını biliyorum.Değişiklik bizim de içinde olduğumuz “dışarıda” olup bitiyor zira.


Yaşamın zaman boyutunda yolculuk edemediğimiz için, her birimiz bireysel anılarımızın alabildiğine öznel, ancak belki de hiç varolmamış gerçekliğine uğruyoruz zaman zaman. Anının oluşum sürecinde duyumsadığımız ve düşündüğümüz gibi, o yaşam parçasına dair izlenimlerimizin dikte ettirdiği bir sekans halinde canlandırıyor bellek o anı. Bazen ezber yaptırıyor hatta.


Anıların öznelliği öyle güçlü ki. Kişinin yıllardır kullandığı ve görüşünü netleştiren gözlüğünü boynunda bir zincirle taşıması gibi. Kolunda saati olmayınca kendini kaybolmuş hissetmesi gibi.Öyle tanıdık, bildik bir yer ki bellek; beklenmeyen hiçbir hal yok orada. Kişinin nereye giderse gitsin yanında götürdüğü, “olduğu zamanın” kendisini mutsuzlaştırdığı hallerde içine kapanıverdiği kaplumbağa kabuğu…


Bugünle geçmiş arasında bellek yoluyla gidip gelmenin bazen ne kadar ızdıraplı bir iş olduğunu herkes bilir aslında. Ama kimse Ahmet Oktay’ın dediği gibi “… gelecek kuşakların yaşamının, hem bizden önceki hem de kendi kuşağımızın yaşamı gibi acılarla donanmaması için yapılması gerekenler üzerinde” düşünmüyor.


Ve bu yüzden de denir ki, “Tarih tekerrürden ibarettir.”


hk, 7.mart.2008 (Adnan Binyazar’ın 74. doğumgünü)

23.1.08

a cup of coffee with a loving company

cafe melange ya da "wiener melange"
hani şu tarif edilerek ısmarlanan,
üstü kalın bir krema tabakası ile "şapkalanmış",
sıcak ve çok lezzetli olan kahve.
"für Serap", Tchibo 23.I.2008

cafe bleu, Tchibo 23.I.2008
bu iki fincan kahvenin hikayesi onları içenlerin belleklerinde saklıdır, kimse merak etmesin.
hk, 23.I.2008

6.1.08

çiçeklerden hoşlanır...




"Çünkü hayat bir kuşun karnı kadar sıcak,
bir kuş kadar uçarı ve hafif."

A.Şen


I.
"Az önce buradaydı", dedim.

Bu cümle “artık burada olmadığından” daha fazlasını anlatıyordu aslında:
Sanki yokluğunun kısacık ve önemsenmeyecek bir zaman aralığına sığabilecek denli göz yumulabilir olduğunu söylüyordu;
ya da, "az önce burada olabilseydin onu da görebilirdin", demeye getiriyordu;
ya da, o’nu arayanın endişelenmemesi icin o gelene kadar yokluğunu geçiştiriyordu;
ya da
"az önce burada olan biri nereye gidebilir ki, buralardadır / yakındadır / az sonra gelir", diyebilmek için bir başlangıç cümlesiydi.

"az önce buradaydı", derken
o’nun kendisini az önce olduğu yerden doksan saniye uzaklıktaki nehrin ketum kütlesine bıraktığını bilmiyordum.

olmak
ile
ölmek,
böyle yakın birbirine: Altı üstü iki nokta mesafesi.

II.

and my love slowly answered I think so. But
I think I see someone else

there is a lady
she is sitting beside young death, is slender;
likes flowers.


Ve sevgilim yavaşça yanıtladı, öyle sanıyorum. Ama
sanıyorum başka birini görüyorum

bir hanım var,
oturur genç ölümün yanında, narindir:
çiçeklerden hoşlanır.

e.e.cummings (çev. oruç aruoba)

III.

-rehaiku LIII-

oldun, bir zamana,
öldüğün bir zamandan.

ryunluel


hk, 20.8.2002

1.1.08

ikiz palyaçolar ve Reha için...

“İplerini kesmeyi düşleyen kukla”

I.
Kitaplığın bir rafında, başını fotoğraf dergilerine yaslamış öylece oturuyor. Saçlarının gözlerini örten dağınıklığı arasından bakıyorum mavi gözbebeklerine, dudaklarının açılmazlığını çerçeveleyen boya ile çizilmiş o kocaman gülümseyişi de mavi üstelik... Sağ elinde kırmızı beyaz damalı kumaştan bir şemsiye, yeleğinin düğmelerinden biri kopmuş, ayakkabıları da yeleğinin renginde...

Kendi iplerine dolanmış, kendi ipleri ile bağlanmış bir kukla... birbirimize ne kadar da çok benziyoruz.

II.
Kollarını oynatarak küçük adımlar atmasını sağlayacak kadar canlandırabiliyorum onu... Ayaklarımın dibinde yürümeyi yeni öğrenir gibi, oysa iplerinin bağlı olduğu, birbirine + şeklinde çakılmış çıtaları tutanda bütün marifet.
Kuklamın bir başkasının elinde dansetmesi benim beceriksizliğim, ki benimleyken bana benzemesini seviyorum yine de.

III.
Telleri olmayan bir şemsiyesi var... onu yağmura çıkarmayı geçiriyorum aklımdan. Kimi yağmurların şemsiye bilmezliğini yeni öğrenmiş olsam da, onun –sahici olmayan- bir şemsiye taşıması içimi rahatlatıyor.

IV.
Bir ikizi olduğunu ve onun da bir başka kitaplık rafında, roman ciltlerinin kıyısında oturduğunu biliyorum.
Kendi çarmıhının altında, suskun ve beklentisiz küçük bir palyaço daha...
Sahibinin elleri ve sesiyle düşüp kalkarak yürüyecek, belki de O’na çelme takacak bir kuklacık; neyi beklediğini bilmediği için beklemekten yorulmayacak.

V.
Yatağa girmeden önce yüzümdeki mavi gülümsemeyi özenle temizledim.


hk
17.9.2001

1.11.07

Serap'cığımın doğumgünü

Bugün Serap'cığımın doğumgünü...
Serap kim derseniz benim üniversitedeki sevgili asistanım,
derslerde can kurtaranım, ilk yüksek lisans tez öğrencim,
mahzun duruşlu / güler yüzlü / şefkatli / iyi kalpli arkadaşım..
Doğumgününde "bir fincan yasemin çayı" ikram ederek onu kutluyor,
yanaklarından öpüp / kucakladığımda söyleyeceğim tüm iyi dileklerimi
saklı tutarak, hayata açılan bu küçücük pencerenin belleğine de bu mutlu günü kaydediyorum.
sevgilerimle Serap'cığım...
hk, 1.11.2007


21.9.07

üsküdar'a gidelim...

banu'nun meraklı arkadaşı, Erenköy - 2007
Banu, hani benim sevgili / yetenekli / becerikli / yaratıcı dostum, Kalpazankaya serçelerinin masalsı resimi ardından göndermiş "meraklı arkadaş"larından birini bana...
İzmir kumrularının "gu guuu cuk, gu guuu cuk"larına alışkın olduğu halde ( ki anneciğim derdi ki, "sabah sessizliğinde hiç aralıksız 9-10 kez "gu guuu cuk"ladı mı bir kumru, yaz gelmiş demektir"), bu kızıl gözlü, kızıl kahverengi tüylü kumruların merakına alışamadığını söylüyordu gülümseyerek... ( bazen kağıt üzerinde de gülümsüyor yazılan sözcükler)
Bu meraklı İstanbullu kuş aklıma seneler önce dede evinin bahçesindeki mor salkımın dallarına "salıncaklı" bir yuva yapan kumruları getirdi. Upuzun ve kuru iki dalın arasına taşıyıp, yastık gibi yerleştirdiği çalı çırpıdan kurulu yuvanın içinde bir o yana, bir bu yana salınarak büyütmüşlerdi yavrularını. Anneciğim bu yuvanın "entipüf"lüğüne kızıp, "bu kadın yavrularını yuvadan düşürecek", diye pek telaşlanmıştı o sonbahar. Güneş filbahrinin, leylak ağacının ve mor salkımın dalları arasından süzülerek geliyor; hüzünlü ama bir o kadar da huzurlu akşam saatlerinde, bir zamanlar anneannemin anneciğimle söyleştikleri oturma odasının duvarlarını bal rengi bir ışıkla aydınlatıyordu.
Bu saatlerde yemek odasından bir kaç basamakla inilen ve bahçeye açılan küçük mutfakta Türk kahvesi pişirilir, anneciğimin İzmir'de hep hasretini çektiği mahlepli paskalya çöreği (daima Beyaz Fırın'dan alınan) ve İstanbul halkalarıyla kahve keyfi yapılırdı. Paskalya çöreğinin Türk kahvesi ile birleşen o hafif tatlı kezzeti bize İstanbul'da, birlikte ve mutlu olduğumuzu hatırlatır, sadece zihinlerde ve usulca bu birliktelik anı için şükredilirdi.
Anneciğim yaşlanırken giderek daha çok benzediği ve benim O'nu anlatışımdaki hasreti hiç de aratmayan bir şefkatle andığı İclâl anneannemin yanındadır şimdi. Anne kız, o mahzun ve meleksi tebessümleri ile, elele gözgöze olmalılar.
Ve bu iki güzel, fedakâr, mağrur kadının cennetindeki salıncaklı yuvalarında tüyleri kızıl kumrular "Üsküdar'a gidelim" diyorlardır yine, "Üsküdar'a gidelim"...
hk, 21.9.2007
derinnot: BanuÖzerEren'in tasarlayıp diktiği ve "sohbet günleri" adını verdiği (üzerinde tombul bir serçeyle söyleşen genç bir kadının yer aldığı) güzelim -şekerçanta-yı bana "yaz hediyesi" olarak almıştı geçen bahar anneciğim. Biz uzak şehirlerde yaşadığımız için, hep benden kendisine haber taşıyan kuşlar olduğunu söylerdi zira.

18.9.07

Çengi

gittigidiyor kedisi, sahibinin objektifinden
Bir konser dönüşü, yağmurlu ve soğuk bir İstanbul gecesinde anneciğimle dedemin peşine takılan yavru kedinin öyküsünü kimbilir kaç kez aynı mutlulukla dinlemişimdir Pazar öğle yemeğinin ardından.
İlkokul çağımdan itibaren Pazar günlerine ait anımsadığım, en sevgili ritüeldi bu: Anneciğim kendi çocukluk ve ilk gençlik anılarını anlatır, kurduğu cümleler yavaş yavaş o günlerin İstanbul görüntülerini gözlerimin önüne getirir, bir film sahnesi gibi canlanan hayaller; öykülerin hep aynı yerinde salınıveren kahkahalar, ya da gözleri buğulayan hüzünler anneciğimin müşvik ve tatlı sesiyle bambaşka bir anlam kazanırdı. Sanki o öyküleri diğer kahramanlarından dinlesem bu denli sevmeyecek, onların cümleleri yerine hep anneciğimin kurduklarını özleyecektim.
Zaman zaman anneciğimin sesinden kaydetmeyi, ya da O'nun "inci gibi" elyazısı ile bir deftere yazmasını arzu ettiğim bu birbirinden güzel hatıraların artık sadece benim aklımda kaldığı kadarıyla bilinecek olması ne yazık...
O yavru kediciğin gizlice eve alınmasını, anneannemin suç ortaklığı ile dedemden saklanarak beslenmesini, tüylerinin uzunluğu, gözlerinin güzelliği ve oyunbazlığını anlata anlata bitiremezdi anneciğim. Sonradan dedemin de çok sevdiği, evde kalmasına karar verilen ve adı "Çengi" konulan bu kedicik, yavruları karnında ölüp de kanı zehirlenince hayata veda etmiş; günlerce ağlayan anneciğim ve anneannemin bu hallerine dayanamayan dedem, bir daha ev içinde kedi beslenmesine izin vermemiş.
Umarım Çengi yine anneciğimin kucağında oturuyor, başını o yorgun dizlerinin üstünde dinlendirirken mırıl mırıl mırıldanıyordur...
hk, 18.9.2007

serçeli yazı...

30.ağustos.2007, Kalpazankaya - Burgaz Ada
Anneciğimin her sofranın ekmek kırıntıları ve "köfte ekmekleri"nin* kenarları ile beslediği serçecikleri düşündüm onları görünce. Kalpazankaya'nın hemen üstündeki lokantanın akşamüstü saatlerinde, neredeyse hepsi müşterisiz olan masalardan birinin üzerindeki ekmek sepetini keşfetmişlerdi. Dakikalarca gidip geldiler, sepetin içindeki kağıt peçetenin katları arasına bile girdiler, gagalanmadık köşe / yenmedik kırıntı bırakmadılar, telaşlı ve ürkek, ama bir o kadar da becerikliydiler.
7.Mayıs'dan bu yana anneciğimin serçecikleri O'nun yolunu gözlüyor olmalılar. Zira ekmek kırıntılarını dökmekte biraz gecikse, balkondaki çiçek saksılarının arasında gizlenip beklerler; O'nun yere serpiştirdiği her bir taneyi Kalpazankaya serçelerinin iştahı ve telaşı ile bir kaç dakika içinde bitiriverirlerdi. Yazları büyük bir yoğurt kabıyla balkona bırakılan sudan içmeye, hatta zaman zaman bununla da yetinmeyip, suyun içine girerek başlarını ve gövdelerini serinletmeye bayılırlardı.
Anneciğimin serçecikleri, kırlangıçları, çiçekleri ve bir de akşam güneşinin kristal boncuklu avizeden süzülürken ışığı odanın duvarlarında gökkuşağı renginde beneklere dönüştürdüğü "ciciler"i vardı.
-di'li geçmiş zaman kullanmaya hiç alışamıyorum.
hk, 18.9.2007
* köfte ekmeği: Köfte hamuru için kurutulacak ekmeklerin kabukları önce ekmek bıçağı ile kesilir ve bir kutu içinde buzdolabında saklanırdı. Anneciğim sulu bir yemek ya da çorba oldu mu, hep bu kabuklardan doğrardı tabağına. Eğer ekmek kabukları çok sert, ya da kuru olursa serçecikler için ayrılırdı.

31.8.07

Lady Diana 1997-2007

Goodbye England's rose
May you ever grow in our hearts
You were the grace that placed itself
Where lives were torn apart
You called out to our country
And you whispered to those in pain
Now you belong to heaven
And the stars spell out your name
And it seems to me you lived your life
Like a candle in the wind
Never fading with the sunset
When the rain set in
And your footsteps will always fall here
Along England's greenest hills
Your candle's burned out long before
Your legend ever will
Loveliness we've lost
These empty days without your smile
This torch we'll always carry
For our nation's golden child
And even though we try
The truth brings us to tears
All our words cannot express
The joy you brought us through the years
And it seems to me you lived your life
Like a candle in the wind
Elton John

25.8.07

bir tapınağın yıkıntıları arasında...


Aphrodisias'ın ziyaretçilerine açık olmayan kuytu kıyılarında dolaşabilmek bir armağandı. Çok tanrılı eski Yunan uygarlığının kalıntıları arasında yürürken, bu kenti benzersiz kılanın (en azından benim bildiklerim arasında) - antik kentlerin bilimsel bakışla değil de meraklı koleksiyonerlerin keşif oyunu oynadıkları dönemlerin gözüyle incelendiği- 19.yy'daki o "henüz el değmemiş romantik doku" olduğunu düşündüm hep. Vahşi olmayan, ama yine de villaların, tapınakların, agora ve theatronun, hamam, odeon ve Sebasteion'un suskun mermerden bekleyişini hüzünlü ve koyu yeşil gölgelerle çerçeveleyen bir doğa.
Eskiden, çok eskiden, şiir yazdığım günlerden kalma bir romantizm. Hani içinde aşk filan olmayan, sadece zaman/yer/doğa ve o zamanda o yere takılıp kalmış insan figürleri üzerine kurulu bir romantizm geldi yerleşti yeniden aklıma. Çok eski bir dost gibi. Uzun zamandır söyleşmediğim ve ama suretini çok iyi bildiğim, huyuna suyuna alışık olduğum bir dost...
Öğrencilik günlerimdeki kadar mutlu oldum iki gün boyunca.
Ve Nazilli'den bindiğim gece otobüsü beni sadece Ankara'ya değil,
24 yıl sonrasının gerçeklerine geri getirdi ne yazık ki...
hk, 25.8.2007

8.7.07

17 sene sonra...

son kahvaltı, 6.7.2007 - DTCF

17 yıl aynı yollardan geçtim, aynı duraklarda durdu otobüsler,
D.T.C.F'nin bahçesinden girince ıhlamur ağaçları ile karşılandım,
iç bahçenin basamaklarından çıkarken öğrenciler oldular hep,
sonra o küçük, karanlık, giderek daha az sevdiğim odanın
sanki hergün biraz daha daralan duvarları arasına sıkıştım kaldım...
En sevdiğim yaşımdı 17, onyedi yıl sonra çok seveceğimi bildiğim
aydınlık, ferah, görmüş geçirmiş, vakur bir binanın, pencereleri sessiz
ve huzurlu bahçelere açılan en büyük odasına taşındım.
ben ki, kiracısı olduğum evlerden bile taşınırken ağlarım,
D.T.C.F'nin bahçesinden çıkarken dönüp arkama bakmadım.
"orada" değilim artık.
aydınlığa kavuştum.
hk, 8.7.2007

5.4.07

kitap lekeleri...


“ 8./Bugün, bir antikacıda uzun (15 cm. boyunda) bir iğneye benzeyen, gümüş, tutulacak yeri çiçek, tombak bir nesne gördüm.İlk bakışta, bunun, kadınların kullandığı bir süs nesnesi olduğunu sandım. Değilmiş; kitap sayfalarını çevirmek için kullanılırmış. El yazmalarının aherli sayfalarını tükürüklü parmaklarla çevirmenin bayağılığından tiksinen, dahası kitaba duyduğu sevgiyi, saygıyı bir sanat nesnesine dönüştürmüş olan Osmanlıyı düşledim. Ve tabii, kullanmak için olmasa da, satın aldım bu nesneyi.”

Ferit Edgü, Tüm Ders Notları, Yeni Ders Notları (1980-1990)

I.
Kitap lekeleri, kitabın sahibi / okuyucusu’nun (ikisinin aynı veya ayrı kişiler olması ihtimalini unutmamalı) kitap okuma alışkanlıklarını imleyen en okunaklı işaretlerdendir.
Kitaplarını sahip olduğu diğer nesneleri (kalem kutusu, fincan, terlik, kül tablası, cetvel, eldiven, vb.) kullanma biçiminden farklı bir özen ve ciddiyetle “okumaya” gerek duymayan okuyucu “leke” sabıkası en yüksek olandır bu yüzden.
Ki, özenli olmak yaşamında bir ilke ise okuyucunun, kitaplarında rastlanabilecek yegâne leke ( onlar da lekeden ziyade, kağıdın üstünde kenarları ince buruşuklarla belirginleşmiş minik daire biçimli kabartılardır) “gözyaşı” izleridir. Bu izler kitabın yazın türüne, ağlama isteğine yol açan anlatımın hangi sayfada yer aldığına, okuyucunun okuma hızına, gözyaşlarının ağlamayı tetikleyen cümlelerden kaç satır sonra süzülmeye başladığına, kitabın okuyucunun kucağında ve onunla göz göze oluşuna bağlıdır. Ağlama eylemini ortaya çıkaran bölüm, paragraf ya da dizeler yeniden okunduğunda ise hazırlıklıdır özenli okuyucu, mendilini yanından eksik etmez.

Özensiz, ya da savruk okuyucunun kitabında ise sayfaların büyüklüğüne, kitabın cildine (sayfaların yumuşak başlılığına), okuyucunun algılama hızına ve okuma eylemine eşlik eden (kimi zaman onu tamamlayan) kahve, çay fincanlarının ya da şarap, konyak kadehlerinin kenarından sızmış damlaların bıraktığı ince ve soluk halkalara rastlamak mümkündür. Dalgınlık halkaları da denilebilir bunlara, zira okuyucunun kitabın başından kalkıp bir başkasına yöneldiği, bu sırada da okumakta olduğu yeri kaybetmek endişesiyle fincanı ya da kadehi açık olan sayfanın üstüne “bırakıverdiği” anların ürünüdürler.

Kitapları lekeleyen ve hoşgörülmesi olanaksız yiyecek kırıntılarından söz etmeye bilmem gerek var mı? Ancak “okuma sevdası”nın büyüklüğüne, ya da “okumakta olduğu bölümün nereye varacağına duyduğu karşı konulmaz meraka” sığınarak affettirebilir kendisini okuyucu; öyle ya, açlığı bile engel olamamıştır “okuma eylemi”ne ve her ne kadar dökülen parçacıklar (ekmek / bisküvi kırıntıları, simit susamları) sayfa çevrilmeden önce ve kitap çene seviyesine yükseltilerek üflense de, birkaç kırıntı kağıdı şeffaflaştıran ve rengini değiştiren izini bırakmıştır çoktan.

II.
Kirli ellerle okunan kitaplar sayfalarının köşelerinden ve dış kenarlarından yaprakların cilde kavuştuğu o kısık çizgiye doğru esmerleşirler. Okuyucuların niceliği arttıkça ve yaşları küçüldükçe böyle lekeler çoğalır, onulmaz bir geçkinlik çehresi gelir yerleşir.

III.
Kitap içlerinde karşılaşılan en masum ve bağışlanabilir lekeler ise, sonbaharda şarabi ve sarı ağaç / sarmaşık yapraklarının; ilkbaharda envai çeşit kır çiçeklerinin (en çok da papatyaların); yaz geldimi de kokulu ve yalınkat bahçe çiçeklerinin (yasemin, hanımeli, menekşe) kurutulmak için yerleştirildikleri yerde sayfalara bıraktıkları izlerdir. Bu lekeler çiçeğin dokunsanız tozlaşacak kalıntılarına inat, kahverengi mürekkeple çizilmişcesine belirgin ve kalıcıdırlar; bu yüzden kitap, çiçek ya da yaprakların hiç beklenmedik bir anda kucağınıza düşüp, kırılıvermesine aldırmaksızın, zamanı meçhul o mevsimin kağıda mühürlü siluetlerini saklamaya devam eder.

IV.
Dolmakalemle yazılmış not ve mektupların satırları, eğer arasına kondukları kitabın sayfası ile öpüşüyorsa, zamanla matbaa harfleri ile el yazısının içiçe girdiği ve gizli bir şifreyi çağrıştıran lekeler bıraktığı da vakidir. Eski kitaplarda da en çok bu lekelere rastlanır zaten. Mürekkebini kitabın tenine kusmuş bu el yazılarının, unutulmuş bir şiirin, aşk ya da intihar mektubunun keşfi olması kâşifinin en büyük dileğidir.

V.
Resim yaparken okumayı özleyen dalgın ressamların kitaplarında renkli boya lekelerine rastlamak şaşırtmamalıdır kimseyi.

VI.
Kitap lekeleri okuyucudan kitaba kalandır.


hk, 2.3.2003

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü