sadece sıkıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sadece sıkıntı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15.8.12

bu yazı yazmak


Doksaniki gün oldu yazmayalı, mutfak balkonunda yarattığım minyatür ilkbahar bahçesinin hercaileri biteli neredeyse kırkbeş, fesleğenim kuruyalı otuzdört gün. Biri uzağa, diğeri yakına iki yolculuğa çıktım tek başıma: İkisi de tatil yapmak için değildi. İki roman okudum, bir de öykü kitabı. Bu yaz için hayal ettiklerime  yaklaşamadım bile, hayaller hayaletler arasına katıldı, onlar da geçkin yaşına aldırmaksızın nar çiçeği rengi elbiseler giyen bir kadın misali şehrin sokaklarında kendi kendine konuşarak dolaşıyor olmalı.

Evdeki hesabın çarşıya uymadığı, zorunlulukların keyfiyetin önüne engeller koyduğu, başkalarının üstlenmeye erindiği sorumlulukların sessiz bir gönüllükle kabullenildiği bir mevsim geçirdim. Bana göre yaz bitti, şimdi sadece uzun ve öncekilerden farklı olacağına inanmadığım o güzü beklemekteyim.

Bu yaz, Akdeniz ülkelerinden birinde adını bilmediğim bir sanatçı tarafından çekilmiş -sardunyalı, vapur dumanlı, hercaili, ortancalı - şu daracık sokak fotoğrafı gibiydi benim için: Sadece suretinden izlemekle yetindiğim, çiçeklerine dokunamadığım, kapılarını çalamadığım.

Yaşanmayan bir zaman nasıl yazılabilirdi ki?

hk, 15.8.2012

11.2.09

iyi bu mesafe II.

" fark var
seninle iyi arasında büyük bir fark var
benimle senin aranda kocaman bir fark var
kötüyle benim aramda irice bir fark var
iyiyle kötü arasında duran ", Ceza


geçip giden günlerin içinden çıkmış, bir sel suyunun akışını izler gibi kıyıdayım şimdi. deli su önüne kattığı, içinde boğduğu herşeyle birlikte çağıldıyor.

pencerenin kenarına dayıyorum kollarımı günde iki kez, ellerim -dışarıyı merak eden, ama bir o kadar da korkan- bir yavru kediyi tutuyor sımsıkı. kalbi öyle hızlı çarpıyor ki -yavaşlatmak mümkün olsa ve ömrü benimki ile aynı hızla tükense- diye geçiyor aklımdan. o bilmiyor bütün bunları, keşke ben de bilmeseydim diyorum.

deli suyun kıyısında durmuş, yüzümü yavru kedinin tüylerine yaslıyorum: güneş / kar / yağmur / rüzgar bana mısın demiyor o an. öyle üşümüşüm ki, yüzümü o küçücük bedenin kısa ve simetrik çizgili tekir tüyleri arasına gömünce, kendi bedenimin aslında ne kadar soğuk olduğunu farkediyorum.

deli su içinde biriktirdiği ruhlar, yıpranmış eşyalar, yıkılmış evler, terkedilmiş sokaklar, kurumuş ağaçlar, unutulmuş sesler, sahipsiz fotoğraflar, kimsesiz anılar, adresini yitirmiş mektuplar, durmuş saatler, ıssız bahçeler, üzümsüz asmalar, batık gemiler, kuyruksuz uçurtmalar, susuz kuyular, renksiz boyalar, mürekkepsiz kalemlerle birlikte, ama onca yüke rağmen hiç yavaşlamadan çağlayarak akıyor.
"seninle iyi arasında büyük bir fark var", diye fısıldıyorum kendime,
sonra da "benimle senin aranda kocaman bir fark var", diyorum tüylerine yüzümü gömdüğüm kedime. başını kaldırıp bana bakıyor, "kötüyle benim aramda irice bir fark var", der gibi.
iyiyle kötü arasında duruyoruz kedim ve ben
deli suyun kıyısında.

hk, 11.2.2009

17.1.09

bulutların üstünde bir yazı



"bulutların üstüne ne zaman çıksam orada kalmak istiyorum", yeryüzü ile ilişkimin tamamen kesilmesinden, coğrafyanın ve yerleşimlerin görünmez olmasından müthiş bir huzur duyuyorum. yaşamın bir kapsül içinde ve üzerinde yaşlandığımız gezegenin tüm varlık ve yokluğundan yalıtılmış bir biçimde sürmesi içimi rahatlatıyor; orada ne ayrıldığım / ne de vardığım şehir ya da ülkeye ait değilim zira. bu özgür ve yalnız olma halinin bir sonraki aşaması gibi: ruhun durulması / aklın sakinleşmesi / düşüncelerin dinmesi / endişelerin ötelenmesi / beklentilerin silinip gidivermesi...

"ne zaman bulutların üstüne çıksam orada kalmak istiyorum" cümlesinin "mutluluktan" ve "bu mutluluğun bitmesini istemeyen biri tarafından" söylenmiş olduğunu düşüneceğinizi bildiğim , oysa gerçek böyle olmadığı için yazdığım bu paragraf, uzun bir metinin girişi de olabilir pekala. o metini şimdi yazamayacağımı hissettiğim, ancak "yalıtılmışlık arzusu"ndan da kurtulamadığım için deyiverdim, hepsi bu.

zira sepetine bir çok ağır kum torbası bağlanmış, yeryüzünde zorla tutulan bir balon yolcusuyum uzun zamandır.

hk, 17.I.2009

9.3.08

kendi afrika'm..



yeni yetme bir oğlan telefonda "anne ben afrika'ya taşınıyorum" diyor.

annesinin yüzünde hep aynı donuk ifade " aa, çok uzak", deyip kapatıveriyor telefonu.


çevremdeki herkes böyle yaşıyor zaten,

yüzeyselliğin ve kısa kesip, gidivermenin tadını çıkararak,

durup bakmadan, düşünmeden, önemsemeden, aldırmadan, umursamadan,

alabildiğine savruk.


çevremdeki herkes böyle yaşarken,

ben de onlarla birlikte olmayı reddediyorum.


kendi afrika'ma taşınıyorum.


hk, 9.mart.2008

2.3.08

evcilik oyunu

kimsesiz resimler: "evcilik oyunu"

Gideceğim yerleri, yolculukların ne kadar süreceğini, ayrılır ve dönerken geçiren ve karşılayan olup olmayacağını, yanımda okumak için götüreceğim kitapların isimlerini merak etmeyi özledim.

Duvarımda İstanbul Oyuncak Müzesi’nin takvimi asılı. Benim için Mart başlamadı henüz, Şubat ayını 30 ya da 31 güne tamamlamak için böyle yapıyor, 3.Mart sabahına dek yaprağı çevirmiyorum.
1960 yılına ait , kırmızı renkli ve yan tarafında “JUST MARRIED” yazan teneke bir otomobil resimdeki. Üstü açık iki kişilik bu spor otomobil, üzerine ok saplanmış kalpler, düğün çanları, yayını germiş bir çocuk Eros ile süslenmiş. Yusyuvarlak gözleri ve kırmızı yanaklı tebessümleri ile otomobilin içine oturtulmuş “gelin ve damat” balayı yolculuğuna çıkmış, motor kapağının üstüne tünemiş beyaz güvercini ürkütmeden gidiyorlar. Kırmızı teneke otomobil ile çıkılan balayı yolculuğu dönüşünde, el yapımı bir bebek evinin önünde durulmuş olmalı.
Oyuncaklar, onlarla oynayan çocukların hayal gücü ile sınırlı kurguların kahramanıdırlar aslında. Bu yüzden, kırmızı teneke otomobilin sahibi kendisini “gelinin” ya da “damadın” yerine koymuş ve hayal ettiği herhangi bir yolculuğa çıkmıştır.


Oysa yetişkinlikte hiçbir kurgu işe yaramıyor, zira böyle bir yolculuğun gerçeklik içindeki değişkenleri sayılamayacak kadar çok ve akıl / ruh karıştırıcı. Otomobilin sürücü koltuğunu yol arkadaşınıza bırakmış, yolculuğun keyfini çıkarmaya hazırlanırken bir de bakıyorsunuz otomobilin bagaj kapağına yaslanmış itmektesiniz. Üstelik itme eylemi sonuç verdiğinde otomobilin ve içindeki “eski” yol arkadaşınızın hızla uzaklaştığını görmeniz de muhtemel.


Bir takvim sayfasındaki resim üzerine yazabileceklerimin niceliği konusunda hiç fikrim yoktu. Aslına bakarsanız hiç durmadan aklıma üşüşen eski yolculuk anılarından uzaklaşabilmek için yazmaya başlamıştım. Cümlelerin uzunluğuna aldanmayın, zihnimi kurcalayan düşüncelerin gürültüsünü bastırmaya çalışıyorum; peşpeşe uğuldayarak çarpıyorlar. Kıyı köşe toplamam, yaşantımın her alanında bıraktığı izleri sessizce silmem gerekiyor.


Sadece uyuduğumda unutabildiğim bir keder bu. Uyanıklığın ilk birkaç saniyesi içinde geri gelen, ucu bucağı olmayan bir kuyu karanlığı. Benim ne kadar hayalim varsa o kuyunun dibinde artık.


Ama zaten ben çocukken de evcilik oyunlarını hep yalnız oynardım.

hk, 2.mart.2008

bulutlu yazı



Ruhumu çok karanlık ve aklımı parçalanmış hissettiğim gecelerin bir sorumlusu vardır mutlaka, ve o kişi asla kendim olmamışımdır. Yeniden yazmaya ne zaman başlayacağımı merak ediyordum, yapmak istediğiniz bir şeyden sizi alıkoyanın ne olduğunu bilemediğinizde, geriye çekilip beklemekten başka çareniz kalmıyor. Zamanın “elbette geleceğini”, aklın toparlanamadığı ya da kederin bir türlü azalmak bilmediği gecelerden birinde, işte tam da şimdi olduğu gibi, bir Bryan Ferry şarkısı eşliğinde yazıvermeye, harflerin tatlı tıkırtılarla ve yayları henüz açılmamış yepyeni bir klavyenin siyah tuşlarında hızla hareket eden parmakların marifetiyle sözcüklere / cümlelere / paragraflara dönüşeceğini umarsınız o kadar.


Süresi belli olmayan aralıklarla terk ediliyorum: Aslında öngörebildiğim / ama kabullenmemek için mantığımı alaşağı edip direndiğim hallerin ardından; duygularım, akıllara ziyan fedakârlığım ve hep daha azı ile yetinebilme yeteneğim sayesinde beceriyorum bunu. Bir saksı bitkisi gibi düşünün beni, dibine düşen birkaç damla su ile haftalar boyu canlı kalabilen, kuruyan yapraklarını toprağında çürütüp giderek cılızlaşan, ama inatla çiçek açmaya, yeni yapraklar çıkarmaya çalışan bir saksı bitkisi. Bir ilişkinin içine sığdırılabilecek hayalkırıklıklarından ders almadan, hafızamı sürekli silerek ve farkında olmadan kendim de silinerek yaşıyor; varlığımı sıradanlaştıran ve beni hayatının aşk / tutku / hasret içerikli sahnelerinden uzaklaştıran muhatabımı dirençli bir kararlılık ve giderek hüzüne boğulan bir bağlılıkla sevmeye devam ediyorum.


Bütün o haftalar, haftasonları, aylar, yaz ayrılıkları, sonbahar buluşmaları birikip yıllar ederken, zamanın terk edilmek için geçirilmiş / yaşanmış / tüketilmiş olduğunu düşünmek; bunca iyi niyete, sabır ve kabullenişe karşın geriye sadece eskisinden daha ağır ve yapışkan bir yalnızlık kaldığını görmek ne kadar hüzünlü anlatamam.


Hayatımın oyalanamayacağım bir yerindeyim. Bunu bana gösteren anneciğim oldu, belki de en can alıcı dersi birdenbire gidivererek anlattı bana. Sesi kulağımda, tam da telefonu kapatırken, her zaman söylediği gibi “canım çocuğum benim” derken, aslında ikimiz de farkında olmadan “vedalaşırken” yani.


İnsan ruhu ve aklı bir kederde kavrulurken, yazdığı cümleleri sevmiyor bazen. Hele benim gibi kılı kırk yaran, dönüp dönüp okuyan, sözcükleri hiç durmadan sınayan biri için “bu yazı paylaşılabilir”, demek ne kadar zor bilemezsiniz. Aslında uykum yok, ama çok geç oldu ve üstelik bu gece terk edildiğimi de kabullendim. Terk edilmek, terk etmek zamanının geldiğini anlamaktır. Ruhun birdenbire sakinleşmesi, çırpınmaktan, endişelenmekten, kendi kendine teselli bulmaktan vazgeçmesidir.


Terk edenle ilgili alışkanlıklardan vazgeçmek ise en sancılı iştir. Bazen bir evden, bazen bir şehirden vazgeçmeyi gerektirir. Evin de, şehirin de umurunda değildir oysa; anılar ve alışkanlıklar belleğin bir odasında mühürlenir ve umarsızca uzaklaşılır.


Bryan Ferry kimbilir kaçıncı kez yineliyor aynı şarkıyı:


“You must remember this
A kiss is still a kiss
A sigh is just a sigh
The fundamental things apply
As time goes by"


hk, 2.mart.2008

14.1.08

üşürken...


üşürken ve gecenin bu en huzurlu (yalnız) anlarının bitmemesi için üşümeye bile aldırmazken yazıyorum. yapraklarının kenarlarında dantelimsi buz kristalleri saçaklanmış yaprakların fotoğrafını bu yazıyı resimsiz bırakmamak için seçiverdim bilgisayarımın belleğinden.
oysa birazdan bu odadan çıkmak zorunda olduğumu, ışığı söndüreceğimi, radyodan gelen keman konçertosunun susuvereceğini çok iyi biliyorum. bütün bunları gitmek zorunda olduğum yere gitmek istemediğim kadar iyi biliyorum.

pencereden kar ile örtülü bahçenin loş beyazlığı görünüyor, toprak sıcaktır karın altında, ağaç ve bitkilerin kökleri tatlı bir kış uykusundadır şimdi. bu soğuk, kuytu ve durgun kimsesizliği seviyorum.

kış biter bitmez, ağaçlar baharlanırken uyusam, ta öbür kışa dek derin bir yaz uykusuna dalsam keşke.

keşke zamana "bu anın içinde" kalabilmeyi öğretebilsem.

oysa bu cümleler okunurken "an bitmiş", ben çoktan istemediğim yere varmış olacağım.

hk, 14.I.2008

13.11.07

sonbaharlı..




“ sesinin sesini özlüyorum.

Gözümün önündeki yüz hiçbir şey demiyor bana. “, İzumi Şikibu


Oradakine, 7.7.2003


I.Yalnızlığın önüne geçilemez hallerinden biri olmalı, hep biryerlerden / birilerinden haber beklemek. Üstelik artık postacı yolugözlemek de yok, teknolojinin soğuk ve metalik nefesiyle geliyor mektuplar, kartpostallar, fotoğraflar, karalamalar, birkaç cümlelik notlar...

Oysa onun uğrayacağı günleri ve saati biliyorduk eskiden. Zamanı geldiğinde umutlanıyorduk bir kez; sonra beklenti tedirginliğinden kurtulup, rahatlıyorduk. Ara zamanlarda kendi yalnızlığına dönüyordu her ruh.

Artık her an her şey değişebilir.

Günlük iletiler için belirlenmiş “teslimat saatleri” yok.

Ölüm haberi de, indirim ilanları da, terkeden sevgili mektubu da, banka hesap bildirimleri de aynı anda gelebilir: Sabahın ikibuçuğunda (uykusuzluk da yalnız yaşamanın hallerinden biridir, bu saatte uyanık olmaya şaşırmamalı), sırayla ve küçük bir “ok işareti”nin çıkardığı o mekanik –tık- sesiyle...


Her an, her türlü acıya, kötümserliğe, hayal kırıklığına açık bir pencerenin önünde oturuyoruz sanki...


Hazırlıksız yakalanmak çağında yaşıyoruz.

Her an her şey değişebilir ve olanları bildirmek için birileri zaten orada beklemektedir.


II. Giderek daha da tenhalaşıyor yaşam.Hem yalnızlığımızı gözetmeye, onu özgürlüğümüzün güvencesi olarak korumaya çabalıyoruz, hem de bu çabayla çelişen birliktelik düşleri kuruyoruz.Yitirmeyi göze alamadığımız, korktuğumuz / nefret ettiğimiz ve koruduğumuz bir hal yalnızlık.Yanından ayırmadığın cep telefonunun ışıklı penceresinde, ya da bilgisayar ekranının sağ alt köşesinde beliriveren o minicik zarf işareti: İçeriğini öğreninceye dek (bazen öğrendikten sonra da)sürecek bir sevinç. Hepsi o kadar işte.


Yalıtılmış ama iletkenliği sınırsız birer minyatür gezegen yarattığımız.

Bencil iklimler biteviye.


III. Bir sabah uyanmak, o küçük zarfları gönderene dokunmak istemez miydin?


hk, 2003

21.10.07

-5


İbn-i Sina Hastanesi’nin “giriş” katına inmek için asansörün önünde bekliyorum. Büyük metal kapıların yanındaki levhanın üstünde katlara göre ana bilim dallarının ve tüm tıbbi müdahale birimlerinin isimleri var. 10. kattayım, aklımda kalmayacağını bilerek okuyorum tüm yazıları. 0. kattan giriş yapılıyor hastaneye, -2. kattan itibaren ameliyathaneler var.
Hızla okuyorum, -5.kat ( girişin beş kat altı) hizasında “Morg” yazıyor.


Okuduğum hızla düşünüyorum, 0. katta yeryüzü seviyesindeyiz, yaşama dair herşey de orada zaten: PTT, Banka, Market, Konferans Salonu ve hepsinden önemlisi hastane dışına açılan kapı, kapının ötesindeki bahçe, bahçeden caddeye, caddeden gidilen sokaklara, dükkanlara uzanan basamaklar, hepsi 0 katında.


-2, -3, -4. katlarda cerrahi birimler, yeryüzünün hemen altında, sessiz / derin / kalabalıktan ve yaşamın karmaşasından uzak koridorlar, ameliyathaneler, yoğun bakım üniteleri.
-5. katta ise hayatın, hayatta kalma çabasının, savaşımın sürdüğü onbeş katın ağırlığı altında suskun / yenik düşmüş / yorgun ve bitkin bedenlerin en derin uykuya dalıp kaldığı morg.
Toprağa en yakın, yeryüzünden en uzak, artık yaşama ait olmayan bedenlerin sığınağı...

Asansör gelmek bilmiyor, merdivenlerden iniyorum 0 katına, uzun ve geniş koridorlardan geçiyorum, kapıdan çıkınca yağmur ve toprak kokuyor sokaklar...


hk, 21.10.2007

28.7.07

zamanlı zamansız

inferno, anonim

bazen zamanın geçmek bilmediğini, bazen su gibi aktığını;

zamanın, içine hapsedilen insanlar için nasıl azaba

ya da zevke dönüşebildiğini izliyorum bir süredir ,

"zaman"ın yerlere / kişilere / yaşananlara göre değişen

huyları, halleri, tepkileri olduğunu farkediyorum.


hiçbiri bilmediğiniz haller değil, eminim.

ama az önce "artık bitsin" diye iki gözü iki çeşme ağlarken,

az sonra "ah keşke hep burada, böyle kalsam" diyebilecek denli mutlu olmanın

bir çelişki mi, tutarsızlık mı, ruhun dengesizliği mi, nefeslenme mi,

yoksa kederin yanığını iyileştiren bir merhem mi olduğuna karar veremiyorum.


önceki akşam Joseph bana bir soru sordu: "mutlu olmak istiyor musun?

neden bilmiyorum, ama "istiyorum" diyemedim.

olabileceğime inanmadığım için mi,

anneciğimin gidişi ardından mutlu olmayı kendime yediremediğimden mi,

mutlu olmak için atmam gereken adımlardan korktuğumdan mı,

neden bilmiyorum...


zaman bir deniz ise,

yüzmek yorucu ya da deniz çok dalgalı olduğunda

boğulmaktan kurtulabilmenin yolu

bir sal ya da kayığa çıkmak olabilir.

zira iskelesiz, karasız, adasızdır,

uçsuz bucaksız ve derin.

bazen akıntıya, girdaba kapılmak,

bazen günlerce aynı dalgayla inip çıkmak mümkündür bu denizde.


"mutsuz olmak istemiyorum",

şimdilik bu yanıtla yetin Joseph.


hk, 28.7.2007

25.4.07

bir dilim kara orman pastası...

bugün bir dilim "kara orman pastası" yemeğe ne dersiniz?
bir an önce noktalanması gerekli işlerin listesini
-ince uzun ve her satırı bir kaç sözcükten ibaret-
hem evde hem üniversitede
çalışma masamın tam karşısına astım:
okudukça yüreğim daralıyor,
paniğe kapılma zamanı değil (henüz), diye yineliyorum
kendi kendime (ama bu bir kandırmacadır),
aklımın benden çok daha iyi bildiğini
kendimden gizliyorum...
yazacaklarım düşüncelerimin arasından çekilip çıkartılmayı bekliyorlar,
düşüncelerim bitkin mi düşmüş ne,
yazmamak için neredeyse direniyorum.
yazsam olup bitecek:
cümleler bir sihirbazın yeninden çıkan birbirine düğümlü rengarenk eşarplar gibi
parmaklarımın ucundan kağıda dökülecekler,
ama işte ben
kendi sihirinin sihirbazı olmaktan yorgun,
belki de artık şapkamın içindeki tavşanın peşine takılıp
uzak uzak yerlerdeki kırlara gitmek istiyorum.
bir dilim "kara orman pastası"na gelince:
Mozart'ın piyano sonatlarını dinleyip annemi özlerken,
"peace rose" ile yudumlarken çayımı (bkz.hüzünlü nesneler sergisi),
üstelik olmak istediğim yerlerin hepsinden çok uzakken,
bir "teselli mükâfatı" diye geçirdim aklımdan,
"bir teselli mükâfatı"
hem yazan
hem de okuyan herkes için...
hk, 25.4.2007

24.3.07

sıkıntının ilâçları -I- : mûsikî

"untitled" by Reha Yünlüel - Strasbourg 2007

Yakup Naziff'in (Reha'nın oğulcuğu) oyuncak sepetinden kaçmış bu iki cücenin, kimbilir hangi şarkılara ses veren şu eski püskü gitarın tellerini tıngırdatmakta olduğunu düşünürken uyuyakalmak isterdim. Gitarın orta yerinde cücelerin içinde yaşadıkları bir kuyu bile var. İçerisi karanlıksa da, sakinleri için kışları kuru ve sıcak, yazları serin ve gölgeli bir yuva.

Sıkıntımın ilaçlarından biri mûsikî olsaydı ne dinlerdim dersiniz?

hk, 25.III.2007

sadece sıkıntı -III-

sadece sıkıntı III, "untitled" by Reha Yünlüel - Strasbourg 2007

sadece sıkıntı III

sıkıcı olan yaşlanmak değil, yaşlanırken yalnız kalmak...

hk, 24.III.2007

sadece sıkıntı -II-

sadece sıkıntı II, "untitled" by rehayunluel - strasbourg 2007
kışkırtma II.
bir fotoğraf daha, üstelik bir de üçüncüsü var bu serinin.
"triptik" (üçleme) dediği bu işte reha yünlüel'in.
ben "diptik" ve "triptik"ler arasında "tik"li bir ruhla dolaşıp dururken,
o uzaklardan kışkırtmaya devam ediyor.
hem bununla da yetinmeyip, "sadece sıkıntı"dan mürekkep olan hk'e çareler önereceğinin ilk işaretini "musikî" ile veriyor .
sadece sıkıntı II.
durgun su, ölü yapraklar ve bir zaman önce onları yeşerten, ama dallarında tutamayan ağacın uykulu kış gövdesi. fotoğrafın içinden avazı çıktığı kadar bağırıyor sıkıntı, aynı çerçevede kolajlanmış iki ayrı su gibiyse de, paslandığı için aynalanmayan yarısında ağaç gövdesinin gölgesini taşıyan tek bir su birikintisi. fotoğraftaki sıkıntıyı dağıtmanın tek bir yolu var: taş, kozalak, dal parçası, at kestanesi, ya da işte orada toprağın içinde bulunabilecek ne var ise, suya (ama bilhassa suyun paslı yarısına) fırlatmak...
bu fotoğrafta ben (nam-ı diğer "sadece sıkıntı") suyun üstünü kaplayan pas'ım.
hk, 24.III.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü