değişmeyen haller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
değişmeyen haller etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23.11.14

Kadraj


Kimi fotoğraflar kadraja sığmayan başka nesnelerin, ışık kaynağının, günün hangi saatinde çekildiklerinin, fotoğraf çekilirken odayı seslendiren müziğin, fotoğrafı çekenin aklından geçiverenlerin izini taşısalar da bu izi sezmek, farketmek, kavramak bir başkası için neredeyse imkansızdır.
Bu yüzden fotoğrafa bakar, " bu abajuru fotoğrafını çekilmeye değer kılan nedir ki?", diye sorarsınız kendi kendinize; hiç bir anlam veremezsiniz, zira o kadrajın dışında kalanlar fotoğrafı çekenin kadrajın ortasına yerleştirdiğinden çok daha fazlasıdır.
Hikayesi eksiktir nesnenin, kendi oradadır, ama eksiktir.
...
"Abajur çalışma masamın üstünde durur ilkokula başladığım günden beri, sınıf arkadaşlarının babama üniversite mezuniyet hediyesidir. Şapkası değişse de, ahşap bir vazoyu andıran gövdesi hep aynı alçakgönüllü sarı ışığı yayar. Abajura düşen gölge pencereden gelen anlık kış güneşi ile perdenin marifetidir. Masanın üstündeki gölgeler vazonun içindeki kasımpatılarındır ve çiçeklerin renklerini hiçe sayar. Odada sadece piyano sesi vardır, kediler ve kuş uykuda, ellerim açık pencereye rağmen sıcaktır. Yıllar yıllar boyunca sevemediğim Pazar öğleden sonralarını "mutlu saatlere" dönüştürme çabasının fotoğrafıdır aslında bu kare."
...
Böyle işte..

h, 23.11.2014

20.3.12

Nanik



İkibinonbiri ikibinonikiye bağlayan kışın pek yaman geçtiği, Doğu Anadolu'da her sene yaşanan kar ve buza teslim olma nakaratının yinelenerek ve sabırları sınayarak batıda da hakim olduğu malum.. Kendimi "bahar, bahar" diye sayıklarken bulduğum sabah sayısı nice oldu bu kış, güneşsizlikten rengini yitiren ev bitkileri gibi solgun, mutsuz, halsiz, tedirgin bir hal aldı ruhum. Benim ruhumun toprağı zaten hüzünden, endişeden yana pek bereketlidir; son beş yıldır kederli bulutlar dolaşır durur başımın üstünde: Bir de kış uzayınca, kar soğuğuna beni irkilten, huzursuz eden, fikrimi çamurla sıvayan, bir yüzü gülen bir yüzü küfreden, söylediği ile düşündüğü birbirini yalanlayan insanlar eklenince iyice imkânsızlaştı bu şehire dayanmak. Oysa şehirin ne günahı var.

Evcil olmanın tüm hallerine razıydım, yeter ki o insanların arasına karışmayayım. Yaşlı bir kaplumbağa gibi geçirdim bu kışı. Başımı kabuğumdan çıkarmadan, olabildiğince az konuşarak, az gülerek ( kaplumbağalar güler mi ki?), çok düşünerek, olasılıkları, yerleri, iklimleri sıralayıp, altlarını ve üstlerini çizerek. Üşüdüğümü söyleyemem, düşünürken üşünmüyormuş meğer..

Üç gündür "bahar şarkı söylüyor" pencerenin dışında. Kırlar nasıldır merak ediyorum şimdi. Ege'de papatyalanmıştır çoktan yeryüzü, kırlangıçlar gelmiş midir Karşıyaka'daki evimin balkonuna o kırların üstünden uçup ? Zaman geçmeyi severken böyle arkasına bile bakmadan ve yüzünde arsız bir sırıtmayla: İşte gördün mü, seni de alt ettim -bitmeyecek gibi yaşadığın o mutlu günlerini bir nefeste bitirerek- !, diye fısıldıyor. Kargoyla gelen karton kutunun içinde, sapları ıslatılmış pamukla kundaklanmış papatya demetinin hayaleti beliriyor gözlerimin önüne. Yanında lor kurabiyeleri, bir kalıp da İzmir tulumu belki.. El yazısıyla yanaklarımı öpen, -canım çocuğum benim- diyen bir not: "Bu ilkbaharın ilk papatyaları evinde açsınlar yine."

Ne şanslı bir çocuktum.

Arsız zamana nanik yapmak için bir buket papatya aldım bu sabah Sakarya'daki çiçekçilerden. Bodrum'un kırlarından toplanmış, mis gibi, tazecik. Vazoya değil de, geniş ve büyük bir cam kasenin içine yerleştirilirdi bizim evde papatyalar ve Manisa laleleri. Suyu içtikçe sapları kasenin biçimini alır, başları dimdik, masanın üstünde küçük bir kır şarkısı gibi dururlardı.

Baharın şarkısı evime papatyalarla girecek bu akşam ve  ben onlara baktıkça annemle gözgöze geleceğim.

hk, 20.Mart.2012

8.5.10

yaşarken yaşlanırken yazarken

Krizantemler, Monet

Yaşarken edinilen tecrübeler, onları daha önce yaşamış olanların anlattıklarından daha öğretici oluyor. Sanırım yaşlanmanın iyi taraflarından biri de bu, başa gelen hallere ilişkin birikim beni "daha yaşlanmış" zamanlarıma hazırlıyor. Mesela ben bu sene öğrendim ki, birine arkadaşım / ya da dostum diyebilmek için onunla geçirdiğiniz yılların, aynı şehirde ve sık görüşür, ya da tam tersi henüz hiç karşılaşmamış olmanın hiç önemi yokmuş. Hayatta gerçekten güvenip, kalbinizi emanet edebileceğiniz çok az sayıda dosta sahip olmak (hele aileniz yoksa) en güzeliymiş. Arkadaşlık fiilinin içini boşaltıp, göstermelik içtenliklerle "öyle" görünenleri farketmek ve bu farkındalıktan onları haberdar etmek de pek keyifli imiş.


Yaşadıkça mı yaşlanıyorum, yaşlandıkça mı yazıyorum, yoksa yaşadıkça yazdıklarımı daha da yaşlandığımda bir daha yaşamayacak olduğum* için mi azaldı korkularım?

hk, 8.Mayıs.2010

* Anneciğimle babacığım bir kez daha ölmeyecekler, tam tersine zamanı gelince ben onlarla buluşacağım. Ankara'da bir 20 sene daha geçirmek zorunda kalmayacağım, tam tersine hep yaşamak istediğim yerlerde olabileceğim. Aynı kişiler aynı hayalkırıklıklarına uğratamayacaklar beni, çünkü onların beni nasıl incitebileceklerini biliyorum artık. Böyle uzar gider "bir daha yaşamayacak olduklarım"...

11.4.10

Kedili bir yazı..



Kedili bir yazı

Cumartesi ve Pazar günlerinin mesleğimle ilgili işlerle dolup taşması, hafta içinde yetiştiremediğim okumalar ve yazmalarla geçip gidivermesi rahatsız ediyor beni uzun zamandır. Profesörlüğe hevesli olmamamın başlıca nedenlerinden biri de bu sanırım; oysa çevremdekilerin beklentisi farklı, yaptığım işlerin niteliği, niceliği ve içeriğinden ziyade, ünvanımla değerlendirilmek benim canımı sıkıyor, diğerlerine ise anlamsız ve budalaca geliyor. Oysa ben kimi konularda budala olmayı her zaman sevmişimdir...

Benim ilk mesleğimde sık sık başvurulan ve henüz kazısı yapılmamış alanlarda uygulanan "yüzey araştırması" denilen bir yöntem vardır; belirli bir alanda belli bir düzen içinde, sürekli toprak yüzeyine bakarak yürür ve rastladığınız küçük arkeolojik buluntuları toplar, torbalar, etiketlersiniz. Çanak çömlek parçaları, ağırşaklar, şanslıysanız sikkeler yolunuza çıkar ve toprağın altında olabilecekler hakkında kulağınıza ipuçları fısıldar. Bu fısıltıların değerlendirilmesi sonucunda, arkeolojik kazının yapılabileceği alanları belirler, sondajlarla bu öngörünüzü kuvvetlendirmeye çalışır, sonra da kazı açmalarınızda çalışmaya başlarsınız. Hele mimari parçalar da toprak üstünde sere serpe dağılmış bekliyorsa, işiniz daha da kolay demektir.

Öğrenciliğimde çıktığım bu "yüzey araştırmalarından birinde" fısıldayan çömlek kırıkları ile yetinmeyip, kuru bitkiler ile kurutulmaya müsait kır çiçekleri topladığımı hatırlıyorum; bu nedenle benimle "dalga geçen", hatta yaptığım işi yeterince ciddiye almadığımdan dem vuranlara gülüp geçmemi söylemişti babacığım.. Ne kadar haklı olduğunu neredeyse otuz yıl sonra bir kez daha farkettim; çevremde "işlerinden başka bir konudan" konuş(a)mayan; duvarları mesleki sorunlar / akademisyenlik hırsları / makale ve bildirilerle örülü bir hücrenin içine kapanmış bir kalabalık var. Öyle ki, konuyu kedilerden bile açsanız, dönüp dolaşıp taşlara, projelere, raporlara getiriyorlar sizi: Hani "sen yine yolunu kaybettin, asıl olman gereken yer burası" der gibiler her defasında.

Durum böyle olunca, benim bu şehirde neden bu denli sıkıldığımı / bunaldığımı, üniversitede iken neden odama kapandığımı ve Haydn'ın piyano sonatlarını dinleyerek çalıştığımı, öğrencilerin bütün yaz boyunca bir projeden diğerine koşturmalarına neden itiraz ettiğimi, anneciğimi neden çok özlediğimi, yılbaşlarında masamın üzerindeki vazoyu neden kokinaların doldurduğunu, herkes yeni yılı e-posta ile "usulen" kutlarken neden babacığımın resimlerinden kartlar bastırıp, dileklerimi uzun uzun kaleme aldığımı; Facebook'da anneciğimin ve sevgili anneannemin adına hesaplar açıp, neden onların zevkine göre çiftlikler kurduğumu, ve işte saymakla bitmeyecek diğer bütün hallerimi anlamakta cidden zorlanıyorlar.

Bu yazının başlığının "kedili bir yazı" olduğunu unuttuğumu sanmayın sakın. Akide kanepenin sırt yastıkları üzerinde huzurlu bir uykuya daldı ben bu cümleleri kurarken. Haydn onu da sakinleştiriyor anlaşılan. Pencerenin bir kanadı açık, yalnızlığını kafesine asılı aynadaki yansıması ile konuşarak gidermeye çalışan muhabbet kuşum ( Markiz) anlatıp duruyor.. Sadece penceredeki manzara "sevimsiz", Ankara'nın çirkin apartmanları, her sabah tırmanmak zorunda olduğum yokuş, sarı gri bir gökyüzü ve yolu daraltan arabalar.

Yazının içinde uyuyan bir kedi olması, bunun kedili bir yazı olması için yeterli bence..

Bitirirken de İlhan Berk'in "Şiirin Gizli Tarihi" isimli kitabından bir cümle:

"Tang çağında memurları şiir bilgilerine göre seçerlerdi." *



hk, 11.Nisan.2010


* Yıllardır gördüğüm, öğrendiğim şu ki KPSS, KPDS, ÜDS, ALES'e göre seçilen memur ve akademisyenler Tang çağı memurları ile karşılaştırılamazlar bile.

13.2.09

dünya döner tek bir yana / doğsun diye gün bir daha

Dün akşamdan beri döne döne dinlediğim, dinledikçe ağladığım şarkının sözleridir*:
Dünya döner bir gün daha
Yeryüzünde aşk durdukça
Gece erken inse bile korkma
O hep seninle kaldıkça
Biliyorsun gitmem gerek
Yollar bitmez düşünerek
İster sonuç de istersen sebep
Bu düğümü çözmem gerek

Belki sana yazarım
Uğradığım bir şehirden
Eski bir kart atarım
Mekke ya da Kudüs’ten
Sonra bir gün çıkarım
Sen artık dönmez derken
Bir şarkı fısıldarım
Kulağına gün batarken
dünya döner tek bir yana
doğsun diye gün bir daha
ben de döndüm tekrar sana
sönmek için yana yana

yüksek sadâkât, katil & maktül

Şubat'ın 14. gününü kutlama(ma) hazırlıkları içinde olanlara ithaf ediyorum bu şarkıyı...
* ağlamam bir sevgilinin yokluğundan değil,
anneciğimle aramızda gidip gelen ve içini likörlü çikolatalarla doldurduğumuz kalp şeklindeki iki kutuyu anımsadım, ikisi de bende şimdi,
O'nunla yaptığımız 14.Şubat kutlamalarını..
Anneciğim "biliyorsun gitmem gerek", diyor usulca,
"bir gün çıkarım, sen artık dönmez derken
bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken", diye de ekliyor sanki..
oysa ben -gece erken inse bile korkmuyorum-
O hep benimle kaldıkça...
hk, 14.2.2009

18.9.08

kavuşma...


BEDROŞ SUMİKA'SINA ve TUVAN'CIĞINA KAVUŞTU,
HAMPO İSE HİÇ OLMADIĞI KADAR KİMSESİZ.
24.1.1921 - 17.9.2008
NURLAR İÇİNDE YAT BABACIĞIM.

28.5.08

şunu iyice anla ki...




" Bir kere şunu iyice anla ki, birini sevmek, bunun karşılığında sevilsen bile, sevilen kimseyi ilgilendirmeyen kişisel bir sorundur.", Pavese


Bu cümleyi aklımdan çıkarmayalı yıllar oldu, ama uygulanabilir bir düşünce olduğunu söyleyemiyorum (ne yazık ki) ...


"Korkak erkekler" ile "ne istediğini bilen kadınlar" arasında uçuşan cümleler havada ateş böcekleri gibi yanıp sönüyorlar. Ne istediğini bilen kadınlar, isteklerinin "sözde olanaksızlığı"nı göreceliğin hassas terazisinde tartıp, her defasında bir başka hayal kırığını akıllarından ve ruhlarından ayıklıyorlar. O yerin kanaması durunca, geriye ince bir iz kalıyor.


İzleri pudralamak mümkün olmuyor, kapanmıyorlar bir türlü.


Aşklı havalarda sızım sızım sızlıyorlar üstelik.


Korkak erkekler, kendi bencillik kurallarına hassasiyetle uyulmasını istiyorlar; hassas oldukları yegane alan böylece belirleniyor.


Ne istediğini bilen kadınlar korkak olmayan erkeklerle karşılaşırlarsa ne ala.


Bilgi acıdır daima.


Bilgi acıtır.


Hayal kırıklarını bir bir ayıklıyorum şimdi.


İzler çoğaldıkça, ben ne istediğimi daha iyi biliyorum.



hk, 28.5.2008

14.3.08

Afrika dahil

(T.Kerem'in "kendi Afrika'm"dan esinlenerek "birfincanyaseminçayı"na hediyesidir)

ÜVERCİNKA

Böylece bir kere daha boynunlayız sayılı yerlerinden
En uzun boynun bu senin dayanmaya ya da umudu kesmemeye
Laleli'den dünyaya doğru giden bir tramvaydayız
Birden nasıl oluyor sen yüreğimi elliyorsun
Ama nasıl oluyor sen yüreğimi eller ellemez
Sevişmek bir kere daha yürürlüğe giriyor
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Aydınca düşünmeyi iyi biliyorsun eksik olma
Yatakta yatmayı bildiğin kadar
Sayın Tanrıya kalırsa seninle yatmak günah, daha neler
Boşunaymış gibi bunca uzaması saçlarının
Ben böyle canlı saç görmedim ömrümde
Her telinin içinde ayrı bir kalp çarpıyor
Bütün kara parçaları için

Afrika dahil

Senin bir havan var beni asıl saran o
Onunla daha bir değere biniyor soluk almak
Sabahları acıktığı için haklı
Gününü kazanıp kurtardı diye güzel
Birçok çiçek adları gibi güzel
En tanınmış kırmızılarla açan
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Birlikte mısralar düşünüyoruz ama iyi ama kötü
Boynun diyorum boynunu benim kadar kimse değerlendiremez
Bir mısra daha söylesek sanki her şey düzelecek
İki adım daha atmıyoruz bizi tutuyorlar
Böylece bizi bir kere daha tutup kurşuna diziyorlar
Zaten bizi her gün sabahtan akşama kadar kurşuna diziyorlar
Bütün kara parçalarında

Afrika dahil

Burda senin cesaretinden laf açmanın tam da sırası
Kalabalık caddelerde hürlüğün şarkısına katılırkenki
Padişah gibi cesaretti o, alımlı değme kadında yok
Aklıma kadeh tutuşların geliyor
Çiçek Pasajında akşamüstleri
Asıl yoksulluk ondan sonra başlıyor
Bütün kara parçalarında

Afrika hariç değil

Cemal Süreya

4.2.08

Bach and Mozart


It may be that when the angels go about their task praising God, they play only Bach. I am sure, however, that when they are together with family they play Mozart."
Karl Barth

6.1.08

odalar için..

Frank Moss Bennett, 1922

Odalar arasında mükemmel bir sessizlik, küs gibiler birbirlerine.
Her biri kendi suskunluk, aydınlık ve gölgeleri içinde halinden memnun.
Pencereler açılana dek, sonra dışarıklı gürültüler içeri doluşup birikiyor;
odalar ortak bir dilde kendi boşlukları, duvarları, eşyaları ile söyleşmeye başlıyorlar.

Ev içinde değişmeyen yerleri mi onları böyle sakin ve dingin yapan;
yoksa nesnelerinin dilsiz taklidi yapan duruşları mı?
Rüzgârlanan perdeyle japon feneri ve bir de saatin sarkacı devingen...
hatta onlar da halkalarla kornişe, kordonla tavana ve minik bir vidayla saate bağlı,
sözde özgürlük..

Zaten hepsi üç oda.
Biri herşey için,
biri yatağın krallığı,
üçüncüsü konuklarını özlüyor.
Onları biribirine bağlayan bir de dar, kısa koridor;
o da bir oda aslında: Yürümek, bir an önce katedilmek ve diğerlerine /
diğer bir odadakine ulaşmak için; hepsine göre en çalışkan.

Odalar mı eşyalarına alışık,
yoksa onları odalara yakıştıran mı? ... her ikisi de belki.
Çünkü bir eksilme ya da değişiklik odayı başkalaştırıyor.
Saati sol koldan sağ kola geçirmek gibi;
odanın yaşantısı yenilenince, önce eski alışkanlığı yineleyip, şaşırarak, tedirgin...
derken kabullenerek tutuk yeni adımlar.

Her oda, kapısı kapanınca bir kutu aslında.
İçindeki nesneler kadar, orada yaşananları da saklayıp koruyan,
geçmişe ait ve belleğin tutabildiğince hayal, hayalet ve an ile tıkabasa dolu.
Kişisel anımsama işaretleri için bir kumbara.


hk, 1.6.2003

19.11.07

sombahar'da şenlikli bir bahar temizliği


ŞENLİKLİ BİR BAHAR TEMİZLİĞİ

…dar zamanlara ne çok şey sığdırmaya çalışıyoruz.
Dediğin gibi, günler ufalanıyor parmaklarımızın arasında,
bu yüzden söyleyemediklerimizin altında ezilip
paramparça cümleler kuruyoruz, söylediklerimizin bir yanı hep eksik,
eksik kalanları bir dahaki sefere dile getirmek üzere
biriktirip, sonra yavaş yavaş unutmuyor muyuz ?

Sana yazmış mıydım “unutmak şenlikli bir bahar temizliğidir”, diye…
kıyı köşe ne varsa ortaya dökersin, torbalara doldurursun önüne serilenleri,
ancak mektupları okumadan yırtmak gerekir, giysileri denememek aynanıin karşısında,
kitaplara dokunulmaz, onları kutulara doldurup daha sonra verilmek üzere bir köşeye ayırabilirsin …
fotoğraflar ise en zor anı belgeleridir, bilemezsin onları ne yapacağını:
fotoğraflarda birlikte olduğun kişiler varsa (ki çoğunlukla öyledir) ve
haberdarsan adreslerinden, üşenmeyip onlara gönderebilirsin…
( teyzem böyle yapmıştı yaşamının son yıllarında, onun ardından kimsenin kalkışmaya cesaret
edemeyeceği bir işti. bana verdiği siyah beyaz fotoğraflar için hiç kızmamalıymışım ona… şimdi anlıyorum)
yerleri yurtları belli değilse o insanların ve top yekun unutmaya kararlıysan her şeyi,
fotoğrafları da mektupların yanına koyabilirsin…


Sonra küçük eşyalar olur, başkalarına pek anlamsız gelirler:
şişe mantarları, tren/vapur/sinema/tiyatro biletleri,
konser /opera programları, özenle saklanmış kumaş
kurdelalar, arkası yazısız kartpostallar (bu dünyaya
yaptığın benzersiz yolculuklardan), café’lerin küçük
kare peçeteleri (bazılarının üzeri yazılmış ve
imzalanmış), kitap ayraçları, müze broşürleri, çakıl
taşları, pasta mumları, deniz kabukları, başka
ülkelerin tedavülden kalkmış bozuk paraları, pullar,
nikah şekerleri bayatlamış çiçekli minyatür sepetler,
yapışkanı bitmiş etiketler, kartvizitler, renkli cam
kırıkları…

Ama işte yok etmen gerekenler bunlarla da kalmaz,
eğer iyi bir biriktirici isen sırada gazete küpürleri vardır,
köşe yazıları: Edip Emil Öymen’in Londra’dan
bildirdikleri, siyah beyaz haber fotoğrafları,
karikatürler, yazı dizileri (tarih sırasına konulup
ataçlanmış), kitap ve sinema ekleri, ölüm ilanları
(bir tanıdığın ölüm tarihini bilmek neyi değiştirir ?),
Ugur Mumcu’nun cenaze töreninde yakana taktığın fotografı,
sanat ve edebiyat dergileri,….

İşte unutulacaklar,
orada olduklarının uzun zamandır farkına varmadığın
için zaten çoktan unutulmuşlardır aslında…
bu yaptığın sadece bir onaylamadır,
unutulmayı hakettiklerini kabul etme,
bahar temizliğinin hakkını verme hali…

bahar temizliği kıyı köşe olmalıdır,
evdeki herşey havalandırılırken
bilincin ve bilinçaltının tüm kapakları açılıp
içleri boşaltılmalıdır,
zamanında biriktirilmiş ancak şimdi orada olmasında
yarar görülmeyen ne varsa,
ya da orada durdukça evi daraltıp kalabalıklaştıran,
karanlık ve eski kılan herşey
“ilkbahar”a yakışır bir yenilenme tavrı ile evden uzaklaştırılmalıdır,
gözden ve gönülden ırak bir yere gönderilmelidir hepsi…

unutmak
zor ve zahmetli bir uğraştır,
yüzleşmedir,
vedalaşmadır,
yorgunluğu güzel
bir bahar temizliğidir,
hangi mevsimde yapılırsa yapılsın…


hk, 16.01.2001

2.11.07

karşılaşma

rehayunluel, strasbourg 2001

oradakine XXII'den alıntı

“it seems we stood and talked like this before
we looked at each other in the same way then
but I can’t remember where or when” (Rogers&Hart / Bryan Ferry)

...kendisiyle karşılaşır mı kişi,
ya da kendisini görür mü bir başkasında:
yoksa kendini bulmak istediği için mi kapılır bu sanrıya?
O’nu kendisi gibi bilmesi bencilliğinden değil midir?

kişi bir diğerinin aynadaki yansıması olabilir mi?
o yansımada gülümsediği, ağladığı, nefret ettiği kendisi değil de kimdir?

kendini, kendisine benzettiği O’na daha çok benzetmek için mi uğraşır?
ya da
bir başka kendisi gelince mi farkeder
o zamana dek yap(a)madıklarını?
biri zamanın –su ve havayla- ilgili kurgularını yaşamıştır,
diğeri –toprak ve ateşle-,
ama birdirler aslında.


yaşanmak zorunda kalınanın bilinçlerine, belleklerine

ve tinlerine yüklediklerini getirirler beraberlerinde,
onları karşılaştırmaları imkânsızdır
ve ama yine de özsuları aynıdır:
hücreleri, hücre duvarlarındaki kılcal damarların yönü,
yaşamak için gereksinim duydukları aydınlığın şiddeti,
suyun niceliği aynıdır...

karşılaştıklarında
kendilerine bakarlar
birbirlerinin gözleriyle...

(kendini
tanımaz mı kişi ?)



hk, 13.nisan.2002

29.10.07

29.Ekim.2007

Zekânın, bilgeliğinin, ileri görüşlülüğünün,
idelizminin, kararlılığının, barışseverliğinin,
mücadeleciliğinin, gençliğe duyduğun inancın,
Cumhuriyet'i yücelten azminin, gericilik ve cehâleti
def eden cesaretinin, dürüstlük ve aydınlığının 84 yıl sonra da
bu ulusun tüm bireylerine yol göstermesi dileği ile,
Cumhuriyet'imizi kutluyorum ey sevgili Atatürk...
hk, 29.10.2007

19.9.07

kedili rehaiku

-kedili rehaiku-

kedi, bekliyor.
beni ve benini bekliyor.
hangimiz sen ki kedi?

sen ben san benini
ben de senini, ben.

bu çile, sökülmekle başlıyor kedi!

reha yünlüel / şiirhâne

4.7.07

uzak

muammer yanmaz, st.antoin kilisesi-beyoğlu

1.
-belki- leri düşünerek...
gidemeyeceğim uzaklıkta hiçbir yer yok
ora’ların isimlerini aklımdan geçirmem yeterli...

kıtalar: siyasi haritalarda menekse moru ve kırmızı ile boyanmış,

adalar : adı sadece yerli halkının dilinde bilinen,

yarımadalar: sakinlerinin ada olmak için o ince uzun toprak parçasını durmaksızın suya kürekledikleri,

dağlar: yeryüzünün yırtıcı pençeleri,

nehirler: yataklarında akmaktan bunalmış, sabırsız, taşmak için yağmur mevsimlerini bekleyen,

göller: durgun/dingin ve kendinlerine mahkum, denize özenen ama bir iç denizi bile çağrıştıramayan,

denizler: başıboş ve başa çıkılmaz, taşıyan ve tutsak eden, sürgünlerine acımasız, yolcularına aldırışsız, içindeki evrene dönük, kendi bilinçaltında yaşayan,

gidemeyeceğin uzaklıkta hiçbir yer yok ora’larin isimlerini aklindan geçirmen yeterli...

2.Uzak’ı yakın edene... Yakın'ı uzaktan güzel gösteren’e:

-uzak- nedir? , diye sorsam (kendi kendime) bu soruyu doğru yanıtlamak için önce -uzak- olmam gerekir birinden ya da bir yerden, o halde bu soruyu (iki kez) cevaplayabilirim...

açılan (ya kişinin kendisi bir yerden baska bir yere giderek,ya yanındaki birisi kalkıp başka bir yere giderek ya da kişi birşeyi yaşamadığı için henüz, ya da yaşadıktan sonra onu özleyerek, yaratılan) aradır uzaklık...

ora’nın sıfatı uzak, göreceli, kah kilometre’lerle, kah ayak boyuyla, kah adımla, kah saatle, kah kulaçla ölçülen. yandaki oda da uzak olabilir / okyanusun öbür kıyısı da, ay da venüs de, üç ay sonra da üç gün öncesi de / gece de, düşler de anılar da...

"uzak", kişinin kendisi için beceremediği:
-nereye gidersen git, gelirsin kendinle-...

hk, 29.Mart

21.4.07

buradalığımla oradalığımın arası kaç adım?


Gidemeyecegim yerlerde dolaşıyorum. Göremeyeceğim yüzler, duyamayacağım seslerin arasından telaşsız adımlarla geçiyorum: üzüm bağları ile tütün tarlalarının kıyısından, sahildeki ıssız ateşlerin ışığından, çömlekçinin bahçesine istiflediği hydriaları dolduracak suyun geldiği kuyuların yanından; labirentinde yalnızlığına bırakılmış Minotauros’un derin homurtularını dinleyip ürpererek ama yine de korkuyu yolculuğumun başlangıcında bir ev giysisi gibi üzerimden sıyırdığımı tekerleme misali yineleyerek.

Sahi oradalığımla buradalığımın arası kaç adım ?

Girit Kralı Minos’un saklayacak bir canavarı olmasaydı, mimar Daidolos sonsuz ve karmaşık koridor, dehliz ve odalardan oluşan labyrinthos’u tasarlar mıydı ? Oğlunun ölümünün bedelini her yıl Atinalı yedi delikanlı ve yedi genç kızı bu labirentte gizlediği Minotauros’a kurban vererek ödeten Kral Minos’un kızı Ariadne, kurban edileceklerin arasına karışıp canavarı öldürmeye gelen Atina Kralı Aegeus’un oğlu Theseus’a bir yumak ip vermeseydi genç kahraman yolunu yitirmeden Labyrinthos’dan dışarı çıkabilir miydi?

Yaşamın bir labirent olmadığını ve bizim bu öykünün kahramanları için anlatılan yaşam deneyimlerini kendi biricik ömürlerimize sığdırmadığımızı kim söyleyebilir?

Başkalarından ya da kendimizden saklayacak, gözden ve gönülden ırak tutmak istediklerimiz; kimi zaman onları, kimi zaman da kendimizi gizlemek için inşa ettiğimiz büyüklü küçüklü labirentler yok mu? Ve hem de her birimiz birer labirent değil miyiz zaten, bizde yolunu yitirenler, bizim varlığında yolunu yitirdiklerimiz hiç mi olmadı / olmayacak?
Minotauros’un kapatıldığı labyrinthos’daki yalnızlığına düşmediğinizi, ya da gün gelip o yalnızlığı istemediğinizi söyleyebilir misiniz? Hani alışkanlıkların, çevrenin, birlikteliklerin, sorumlulukların, kuralların değişmez ve belirleyici düzeninden kaçıp, onların sizin peşinizden gelemeyeceği, gelse de sizi bulamayacağı bir ıssızlık hayal etmediniz mi hiç ? O ıssızlığı, haritasını yalnızca kendinizin bileceği bir labirentin kuytu, loş ve dışarının seslerini geçirmeyen bir odasında yaratmayı kaç kez düşlediniz kimbilir...

Yitimlerin bedelini başkalarına, onların canını yakacak yitimlere çevirenler hiç mi olmadı yakın ve uzak geçmişimizde? İlk tarafları ölümlülük ilkesine boyun eğmiş anlaşmazlıkların kuşaklar boyu sürecek çoğul ve çoğalan ölümsüz nefretlere dönüştüğünü, insanın kendi eliyle yarattığı canavarlara değil yılda ondört, günde onlarca kurban sunduğunu hangimiz inkâr edebiliriz?
Theseus’un cesareti ile çağdaş Minotauros’larla savaşan, onları yok etmek için çabalayanların girmek zorunda olduğu labirentleri inşa edenler çoktan yenilerinin duvarlarını örmeye başlamadılar mı başka coğrafyalarda? Canavarı yoketmeyi göze alanların labirentte yolunu yitirmemesi için iplik yumakları hazırlamadı mı kimilerimiz?

Mitolojide binlerce yıl öncesine dair söylenenlerin bugünün toplumu, teknolojisi, olanakları, kuralları ile giderek daha kalabalık ve yalnız, daha yorgun ve acımasız bir çeşitlemesinin yaşandığını farketmek için kaç deneyime daha gereksinimimiz var?

Gidemeyeceğim yerlerde dolaşıyorum. Nereye çıktığını bilmediğim ara sokakların, dokunamayacağım sıcalıktaki lav ve küllerin arasından telaşsız adımlarla geçiyorum: zeytin ağaçları ile mor süsenli bahçelerin kıyısından, dağlardaki ıssız ateşlerin kırmızı gölgelerinden, taş işçilerinin tapınak kabartmaları için mermer işledikleri düzlüğün ortasından...
Vardığım yerde bir zamanlar Minotauros’un kapatıldığı labirent işte: Theseus’un bir ucunu girişinde bıraktığı ipliği yeniden sararak ilerliyorum, -içeri girdiğim kapı çıktığım olmayacak bu yüzden-; zira yürüyüşüm bittiğinde bana yol gösteren iplik avucumda büyüyen bir yumaktır artık .
İpliğin belleğine değil, kendi insan duyarlılığıma güveniyorum.

Sahi buradalığımla oradalığımın arası kaç adım ?
hk, 5.5.2002

4.4.07

olmak istediğim yerler VIII.

Heybeliada (Büyük Tur Güzergâhı'ndan Heybeliada Sanatoryumu), hk 2005

olmak istediğim yerler VIII.

Çam ormanının içinden kıvrılarak yükseldikçe sol yanı denizi görmeye doyamayan, serin/sessiz/kimsesiz bir Heybeliada sabahında yürümek, yürüdükçe beni yoran tüm hallerden uzaklaşmak, adanın dünyanın geri kalanından yalıttığı varlığımı usul usul unutturmak isterdim. Bu sabah burada değil, "orada" olmak isterdim.

hk, 4.4.2007

23.3.07

sadece sıkıntı...

"untitled" Reha Yünlüel, Strasbourg 2007

Reha'nın bu yaptığı sözcüğün en doğru, kesin ve yanılgısız kullanımı ile "kışkırtıcılık"...

Zira bu fotoğrafı ve ona iliştirdiği başlığı gördüğüm zaman, yazmadan duramayacağımı biliyor(du): Suyu hafifçe bulanıklaşmış şu vazonun içindeki papatyaları, onların daha bu sabah kaçmak istediğim kırdakilerden çok da farklı olmadığını düşünerek getirmişti karşıma . Benim yaşadığım yerden bakıldığında bir başka kıtaya ait ve daima yağmur kokan anıların şehrinden gelmişti cam silindirin içinde nefes alamayan papatyalar. Her bir taç yaprağı tutunduğu sarı göbeğin altında, suyun içine doğru uzanan sapları hissedemeyecek kadar gevşeyip, dökülmeye başladığında, benim giderek sıklaştırdığım nefes alıp verişlerime benzer bir sıkıntıya dönüşecek vazonun çiçekleri.

"Sadece sıkıntı", bu işte: Su ve hava arasına giren camın şeffaf bedeni içinde boğulmaya hazırlanan küçük bir demet papatya. Strasbourg'da bir kaldırım çiçekçisinden satın alınmış, ya da Foça kırlarından toplanmış olmaları hiç bir şeyi değiştirmiyor; giderek daha daha daha derin nefeslere ve dilsiz hecelere benzeyecekler.

sadece sıkıntı'dan ibaretim, inanmak istemeseniz de itiraf ediyorum.

hk, 23.III.2007

22.3.07

kimi özlesem...

E.Vuillard


I.
“uzak” olmanın ve “bilinçli tutunma”nın tüm hallerini öğreniyorum, ki şimdi de, sanki yaşamıma konulmuş ve değiştirilmesi olanaksız bir kural gibi direnen “ayrı yerlerde, ayrı ömürler tüketme” haline zorlanarak katlanıyorum, bir kez daha.

Zaman bildiği gibi giderken, ayrı kalmaların yorgunluğunu buluşmalar da dindiremiyor sonra.

Kişi sevdiği kim varsa işte, sevdiği ve elini uzatınca dokunmak istediği; ama öyle mektupla / telefonla, ya da belleğinde “onlar” için açtığı geniş ve boş odaları kendi başına doldurur gibi değil, aklı ve yüreğinin en yalın duruşuyla dokunmak istediği her kim varsa, hepsinden “ayrı” kalmış, hepsinden “uzak”laş(tırıl)mışsa, yitirmesi işten bile değildir aklını.

II.
Her mektup bir “uzanma” girişimidir, ileriye doğru ve yerçekimine karşı koyan; mektubu yazanın ayaklarının bastığı yerle, ulaşmak istediği arasındaki mesafeyi aşmaya niyetini gösteren adımdır. Her mektup biraz çırpınır, kimileri canhıraştır hatta, sözcüklerin ardına ustaca yerleştirilmiş “dokunma” isteğidir; zira, “ayrılığa” en iyi gelen, bir bedenin diğerinin sıcaklığına gömülmesidir, bu karşılıklı ve eşitleyicidir.

III.
“bilinçli tutunma”, hani şu eski çağlarda vazo ressamlarının kullandığı ve raslantısal olmayan “kırmızı” boya ile renklendirme gibi. Kırmızı ne kudretli renktir, istese herşeyin altını çizer; yakışmadığı insanlık hali de yoktur üstelik: düğünlere, doğumlara, savaşan kuvvetlere, bayrak ve sancaklara, yalnızlığa, geceye, çocuk oyunlarına, ölümlere, çiçeklerin taç yapraklarına, öfkeye, kıskançlığa, baş kaldırmalara, dirence, şölen ateşlerine, nefrete, mühürlere, meyva isimlerine, sıcak tutan giysilere, plaj şemsiyelerine, okul defterlerinin başlıklarına, ağlamalara, kara kışın tende bıraktığı acıya, ...

“bilinçle tutunmak”, kişinin kendi iradesiyle ve hiçbir şeyi oluruna bırakmadan birine tutunması, düşerken değil, geçici bir süreyle de değil; tüm olasılıkları hesaba katarak ve “kendi bildiğini okuyan” zamanın aşındırıcılığına direnerek, bilerek ve isteyerek, şüphesizce, birine tutunması. Herşeyin çevresini kırmızıya boyar gibi; kendini var eden ve kendi elleriyle var ettiği herşeyi belirginleştiren bir kırmızıyla hem de.

IV.
Mektup yazmaktan vazgeçmek hızlandırır mı “ayrılık” halini sona erdirecek kucaklaşma anı’na doğru atılan adımları?

V.
Yoksa yazılan her mektup aramızdaki “uzaklığı” koruyan / kollayan bir mil taşı mı?

VI.
Çoğul yalnızlıklardan, ki onlar aklın / yüreğin / belleğin en yaman sabırına karşı hiç durmadan yükselip alçalan bir med-cezir direnci gösterir; boğulmakla nefesini tutup beklemek arasında, o büyük ve istilâcı dalganın uzaklaşmasını ve giderken üstünde bıraktığı bir sürü tortu ve kalıntının ağırlığından silkinip, sıyrılmak istersin.

Şimdi “bilinçli tutunma”nın “bilinçli kırmızısı” çoğul yalnızlıkları “tek bir yalnızlık”ta birleştiriyor; hani bir şairin* “kimi sevsem sensin” dediği gibi.


Artık kimi özlesem sensin...


hk, 21.3.2004

* Attila İlhan, Kimi Sevsem Sensin, Bilgi Yayınevi, 2002

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü