1.1.13

Âtıf Efendi Kütüphanesi



                    Sokağa girince alır götürür seni rüzgâr, dediler,
                    Çiçek sulayan yalnız kadınlar saklar pencereler

                             Sağa doğru kıvrılırken yol, yan yana üç kapı göreceksin solda,
                             orta kapı büyücek, sağdaki ufak tefek



                                         Büyük kapıdan iç avluya geç; bahçede bir çeşme...
                                         kitaplara çıkılır sekiz basamaklı merdivenle

                                         Salonda, kemerli tavana bakan bir çocuk bekler
                                         önünde açık kitaplar, aklında koca bir nar

                                         Derler ki, kurucusu sülüs ve nesih yazı bilirmiş;
                                         şair, hattat, sürgün bir defterdar...

                                         
                                                       İstanbul Zamanın Suya İzi, Tuncer Erdem, 2009 - YKY

İkibinoniki için...


" Only a night from old to new
Never a night such changes brought "

Dünden "geçen sene" diye bahsetmek ne garip; tıpkı "bir gecede eskiden yeniye / hiçbir geceden öyle büyük değişiklikler bekleme" der gibi. 

İkibinoniki'yi sevip sevmediğimi düşünüyordum yılbaşına yaklaştıkça; aklıma bir dolu can sıkıcı, üzücü, asap bozucu hadise ve onları yaratan insan geldi; gelmeseler belleğimden şüphelenirdim zaten. Ama farkettim ki, bütün bu tatsızlıkları atlatmayı başarmışım, geçiştirerek değil hem de / gayret sarfederek, üstünde akıl yorarak, yazıp çizerek ve konuşarak, derdimi anlamak isteyenlere anlatarak başarmışım bunu. Bu zor zamanlarda bana destek olan, yardım eden, beni iyileştiren, dinlendiren, güçlendiren, soluklanmamı, derin derin nefes almamı sağlayan dostları da unutmamalıyım. Her ne kadar - gayret eden, sabreden, direnen, mücadele eden, yılmamak için çabalayan kendim olsam da -, beni bu yürüyüşte yalnız bırakmayan dostlarım eksik olmadı hiç bir zaman..

İkibinoniki'de ondört kez not düşmüşüm - bir fincan yasemin çayı- na; bu kadar az olmasına hayret etmemeli aslında, dedim ya zor bir seneydi ve öyle - garip, gereksiz, tatsız, huzursuz meseleler ile- meşguldü ki aklım, yazacak iyi ve güzel ne varsa kilitli çekmecelere, perdelerin arkasına, kitap raflarının dip köşelerine, yastık kılıflarının içine, kapağı açılmayan kavanozların içine, anahtarı kayıp dolapların naftalin kokulu kuytularına saklanmış ve unutulmuş gibiydiler. 
Bu hal sadece - bir fincan yasemin çayını - değil, akademik çalışmalarımı da etkiledi üstelik; yazmak istediğim makaleler, kitap bölümleri ertelendi gün be gün.. Bazen motivasyon eksikliği, bazen üzüntü, bazen endişe ve gerginlik daralttı yüreğimi, yüreğim daraldıkça aklımdaki sözcükleri yazıya geçirmek, cümleler / paragraflar kurmak içinden çıkılmaz bir eziyete dönüştü. Ne yazık değil mi ?




Ama yine de harika bir yıldı 2012, zira müthiş sürprizler yaptı bana.. Mesela 1974'den beri haber alamadığım, ama yüzünü ve varlığını hiç unutmadığım bir sevgili ilkokul arkadaşıma kavuştum. Sonra " günaydın'laşmalar ile başlayan ve uzun süre -facebook- üzerinden sürdürdüğüm bir tanışıklığın, yepyeni ve çok içten "iki" dostluğa dönüşmesi geldi; uzak da olsak, içimdeki sisleri dağıtan türden hem de.. 
Derken - kalbimi, ruhumu, zihnimi- dinginleştiren; beni sağaltan, kelebekler gibi kanat çırpıp, kırlangıçlar gibi deli deli uçuşturan, özlemin manasını /  kavuşmanın çarpıntısını öğreten o haller. Hani " V for Vendetta"da V'nin söylediği gibi " I, like God, do not play with dice and do not believe in coincidence" : "Tanrı gibi ben de zar atmam ve tesadüflere inanmam" dedirten. 
Herşeyin bir zamanı ve yeri olduğuna inandım ikibinoniki'de, kimi insanların yaşamın en zor ve sıkıntılı zamanlarında çıka geldiklerini, yok(luk)ları(nı) var kıldıklarını, gelmekle beni - iyi ettiklerini - farkettim. Kimbilir , belki ben de - onlara - iyi gelmişimdir hem..

İyileşmeye görsün insan, sözcükler üşüşüyor aklına / sabırsızlanıyor / pırpırlanıyor yüreği. "Yürek pırpır iken yazmaya başlamalı ki, arkası gelsin", dedim kendime.
Yazdım işte, geçen sene yazamadığım gibi. Demek ki endişelenmeye mahâl yok!

Yeter ki okuyan okudukça, yazan yazdıkça iyi olsun...

hk, 1.Ocak.2013

25.11.12

sessizlik iyi geliyor bana...

                                                                                   hk, Büyükada, Eylül 2012

" Ada'nın içinde saat dokuzdan sonra bütün kahveler kapanmıştır. Sokaklarda yalnız rüzgâr, kediler, rüzgârlardan siper sokaklara sığınmış, daha kalabalık yakın adalardan sürülmüş munis, bahtsız köpekler vardır.",  Sait Faik Abasıyanık, "Yaşayacak", Son Kuşlar, (Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 1. Basım: Ekim 2012, s.21  )

Pazar öğle vakti, güneşli pencere, halsiz, sessiz ve sakin oda. Çalışma masamın karşı tarafında, her zaman benim oturduğum sandalyenin üstünde uyuyor Aşure. Balkondan pencerenin içine taşıdığım sardunya saksılarının arasından geçip, sağ koluma vuruyor güneş, ısıtacak gibi değil, kırk yıl öncesinin Pazar öğleden sonralarını hatırlatmak için yapıyor bunu sanki; hani neredeyse kasıt var diyeceğim. Ki o zamanlar Büyükada'yı değil, sadece Bostancı'yı bilirdim; İstanbul benim için dede evinin bahçesinden, Kadıköy rıhtımındaki lodos dalgalarından ve anneciğimin çekmecelerin içine yerleştirdiği lavanta keselerinden ibaretti. O evin içine ne az girmiştim oysa, dedemin ölüm haberi geldiğinde onbir yaşımdaydım: Ev toplanmış, eşyaların üstü örtülmüş, düzenini / kıyısını köşesini / hikayelerini en iyi annemin bildiği ve benim için yüz odalı esrarlı bir konaktan farksız bu "kuş yuvası" kapatılmıştı. On sene boyunca bir daha hiç gitmeyecektik oraya. Hikayelerin sadece eğlenceli ve mutlu sonla bitenleri anlatılacak, önceleri benim çocuk aklımla sezinlemeye çalıştığım / gençliğimde ise annem üzülmesin diye sormaya çekindiğim bütün o kederli ve ölümcül hatıralar es geçilecekti.
1984'den sonra kapıları, pencereleri açılan ve nedense benim zihnimde hep iyi paketlenmiş ve pamuklu sicimle bağlanmış dosyalar, çekmeceleri kilitli şifonyerler, kapakları sürgülü dolaplar, içinde ne saklandığı unutulan sandıklara gömülmüş; hikayelerini dinlediğim ama yüzlerini sadece siyah-sarımsı beyaz fotoğraflarda görebildiğim dünyadan çoktan göçmüş insanlara, hafif bir toz ve rutubet / kuvvetli bir naftalin ve kafuru kokusunun eşlik ettiği bir evdi orası. O eve kapatılan ve bir daha düşünülmesi bile yasaklanan uzak bir geçmişe dokunmadan yaşıyorduk yazları orada.
...

Nereden nereye, aslında bunlar değildi söyleyeceklerim; ama Sait Faik'in öyküsündeki o satırı okuyunca, dayanamadım. Odam sessiz, sessizlik iyi geliyor bana, düşüncelerimin fısıltısını daha iyi duyabiliyorum hem. Düşünceler konuşurken başka birisinin söylediklerine veremiyorum aklımı, hemen sussun istiyorum, düşüncelerim değil ama, o konuşan / o durmadan bir şeyler anlatan sussun ve hatta hemen, hiçbir şey söylemeden / benim bakışımdan o an orada, onunla olamadığımı / olmak istemediğimi anlayıp, gidiversin. 
...
Neden yazdım şimdi bunları? 
Çünkü beni olduğum kişi yapan, etrafımdakilerden farklı kılan ve uzaklaştıran, sadece zihnimde olup da kimsenin bilemeyeceği halleri anlamaya ihtiyacım var; kendimi anlamaya / kendimle anlaşmaya ihtiyacım var. Sessizlik çok iyi bu yüzden, ama yalnızlık iyi mi, ondan pek emin değilim.. Zira benimle susmaya, düşüncelerimin fısıltısını benimle birlikte dinlemeye razı ve hatta buna hevesli biri ile yaşamak; kendimle anlaşamayınca o'nun arabulucuğuna güvenmek, ya da zaman zaman o'nun anlattıklarıyla kendi düşüncelerimin sesini bastırmak iyi bir şey olurdu gibime geliyor.

Kimbilir zaten bu yazı da O'na yazılmıştır belki, okuyunca biliverir kendini..

hk, 25.11.2012

29.9.12

oradakine, 2012 / 1


Bırak, dedim.. bırak dokunma ona, gece kendi şarkısını söyleyerek uyutur barındırdığı tüm göze görünmez zifiri canlıları.. Baykuşlar, puhu kuşları ve yarasalara emanettir yaprakları ağaçların. Kimi, yerle göğün birbirine karıştığı kuzgun rengi bir bulutun içinden geçer, kimi uykusuzluğa benim gözlerimle alışır.

Yalnızsın işte, dedim. Yapayalnızsın hem de, öyle ki gecenin bu vakti ampullü bir radyonun Leningrad ile Viyana arasındaki kırmızı çizgisinden yükselen çıtırtılardan ibaret düşüncelerin.


Uyumalısın, dedim. Bak gözlerin kapanıyor, iç ışığını kapat artık bedeninin, perdelerin açık kalmasında da bir sakınca yok, yatağının ıssızlığına yakışır bir rüzgar serinletecek görmeye hazırlandığın kösnül rüyaları...

hk, 11.Eylül.2012, gece kraliçesi yıldızlı tahtından inerken

7.9.12

yolculuktan dönerken..





“...
hiçbir kent
vermez sevgisini
bir sevgiliyle dolaşmadan
içinde
öpüşmeden kuytularında

sen daha bekle.”

g.turan, görülen kentler (izmir)

Oradakine,  22.Şubat.2003

I.
Hep buraya dönüyorum:
Valizimin üzerindeki “varış yeri” etiketinde hep bu kentin adı var.
Kurşunîsi ıslanınca mora kesen kopya kalemiyle yazılmış bir şehir ismi, 
inatçı / ısrarlı, adreslerimden silinmiyor.

II.
Birkaç haftalığına gittiğim başka ülke kentlerindeki otel odalarını düşünüyorum.
Geçici adresler, benimsenen, ilk gün düzeninin korunamadığı, dışarıdan her gelişte küçük bir nesne ile kalabalıklaştırılan; konaklama süresi uzadıkça sahibinin kişiliğine bürünen, dağılan.
Odanın evcilleştirilmesi, sahibine ve onun ev hallerine alışması uzun sürmüyor. Ve odaya konuk olanın yaşamına da o “oda” konukluk ediyor...
Yerleşik düzenlerle karşılaştırıldığında minyatür bir ev-bark edinme hali “otel odası”nda yaşamak.
Kira evlerine alışkın kişiler için sürekli olan “sahiplenememe” duygusu, otel odalarında iyice yoğunlaşıyor; ama yine de yabancı bir ülkenin her şeyine yabancı olunan bir kentinde “oralı” imiş gibi görünebilmenin en kolay yolu küçük bir mahalleye benzeyen otelin hanelerinden birine ait anahtara cebimde dokunabilmekten geçiyor.

Anahtarı ev sahibine bıraktığımda valizimdeki etikette yine bu kentin ismini okuyorum.

III.
Alışmadan, onlarla ilgili alışkanlıklarımı çoğaltmadan geçmek, ayrılmak istiyorum gittiğim kentlerden. Alışkanlık özlem duygusuna hazırlık çünkü; zaman’la kızkardeş; sahiplenme ile sırdaş. Alıştıkça sahipleniyor, sahiplendikçe alışıyor, sahiplendiğin ile arana uzaklık ve zaman girdikçe özlüyor, özledikçe dönmek istiyorsun.
Oysa konuk olunan kentler devinmeyi, değişmeyi; başka hallere /  biçimlere / düzenlere dönüşmeyi sürdürüyorlar. Konuk olan, o kentin devinimi içinde sadece kısacık (göz kırpımı gibi) bir tanıklık / deneyim yüklenip, yoluna devam ediyor. Bu yüzden, özlediği de kendi biricik konaklamasının izlenimlerinden başka bir şey değil.
Dönmek, özlediklerinin (özleme neden olan anı ve alışkanlıkların) erozyonu ile yüzleşmektir; hayal kırıklığıdır, iç ezikliğidir.

IV.
“...
inkâr etse küçük limanların
bir fasikülden ince yolcu defterleri
yolumun yollarından geçtiğini
silsem bir bir tüm katlarını
inşa halindeki şiirlerimin,
ve elimde avucumda kalan bir tek çatı katı olsa
ele avuca sığmayan bir kasket gibi
...”

r.yunluel , karadeniz’de batan kum saati
(katedral’den düşen kuş)


hk, yirmiüçşubatikibinüç

"no mas tiempo"




Bak işte, gördün mü? On sene önce yazdıklarımı okuyoruz seninle,bu da demektir ki yazılanlar kimsesizdir / kimsenindir aslında: Şimdi -artık- bu cümlelerin her biri senin için. 

Benim belleğim çok zayıf, bunu seviyorum, hatta hayranım unutkanlığıma. İnsanın kendi yazdıklarını bir başkasının cümleleriymiş gibi okumasından, yıllar sonra kalbinin kendi sözcükleriyle  kamaşmasından daha müthiş ne olabilir.

Oku haydi, senin şimdi bütün bu yazılanlar. Oku ve benim yerime de sen hatırla: On sene sonra ne olacağı belli mi? Söyleyebilir misin hala burada, seninle, sensiz ya da yeni bir unutkanlığın eşiğinde olmayacağımı.

Oku hemen,"no mas tiempo"...

hk, yedieylülikibinoniki



Oradakine CDIX

“no mas tiempo”

1.
...sözcükler peşpeşe ve hiç durmaksızın, birer birer, ince uzun bir sütun halinde; telgraf şeritleri ya da hesap makinesi rulolarının birdenbire boşalıvermesi gibi. Sözcükler zamanın dakikalara bölünmüş adımlarını atıyor, harfler ki saniyeler... söyledikleri silinmiyor, konuştuklarımız imlere dönüşüyor çünkü. Yüzünü görmüyorum; parmaklarının hızı ile orantılı işte cümlelerini söyleyişi, bazen aceleci / bazen düşünerek / bazen düşerek / gözleri kamaşarak kimi... başını kaldırıyor ve tozlaşan ufuk çizgisini görüyor pencereden; ben,“burada yağmur sağanak”, diye yazıyorum. Benim olduğum yerde kırkikindiler’i andıran yağmurların yağdığını biliyor hemen... benim kentimin yağmuru onunkinin topraklarını serinletiyor.

2.
birbiri-mizden ülkelerle a y r ı l m ı ş ı z, sınırlar atlaslarda kırmızı ve kesik çizgilerle gösterilir ilkokuldan beri. Sınır kulübeleri o çizgilerin neresinde, dikenli teller, askerlerin bitip tükenmez nöbet sohbetleri, buradan oraya seslenişler, oradan buraya el sallayışlar...
uzak bir uzaktan yakın bir uzağa gelişine seviniyor annesi.

3.
sözcükleri saklayacağım / hem zaten sözcükleri görünür kılan siyah harflerin beyaz sayfaya işleyen belleği de onların saklanmak üzere yazıldıklarının farkında.
Saklayacağım ama söz, saklanmayacağım.

4.
...
“üç dakikam(ız) kaldı”

rengarenk bir papağan belirmiş kağıt bellediğimiz dikey ve ışıklı pencerenin pervazında, ben göremiyorum.
“no mas tiempo”: “fazla zaman kalmadı”, diyormuş.

kalmayan zamana gülümsüyoruz ikimiz de,
bir an evvel gitsin istiyoruz,
gideceğimizi bildiğimizden susuveriyoruz,
zaman ne kadar uzasa kalmayacak / yetmeyecek nasılsa,
bütün “hoşçakal”lar dilsiz değil mi ki zaten ?
söyleneceklerin söyleyeceklere /
söyleyeceklerin söyleneceklere doyamadığı o kısacık an,
ve söylenmeyen, söylenEmeyen herşey bir başına kalana geveze bir papağan...

5.
“ Lo conocí y aún no se me borra.*
( Onu tanıyordum ve o hala orada, içimde )
“ Y vuelvo a verlo, y cada día espero” *
( Onu görmek için geri gelir ve her gün beklerim.)

*Pablo Neruda’nın “El pueblo” şiirinden iki dize.



hk, onbe$mayısikibiniki

18.8.12

karabina


Sabah karar vermiştim yazmaya ve cümlelerin sureti olacak resimi seçmek için dosyaları karıştırırken aklımdan geçenlerin, akşam olduğunda da aynı kalacağını bilmiyordum. Oysa tahmin etmeliydim, zira günler böyle geçiyor yıllardır, başladığım sıkıntıyla daralıp, karararak. Yaz geçti, sonbahar eşikte sabırsız, hep aynı kalan sadece düşüncelerim ve hayallerim.

Gidemediğim yerleri hayal ediyorum;
babaevinin odalarını mesela,
kırlangıç sesleri ile mor gölgelere gömülen dağları,
evin elimle koyar gibi bildiğim / birbirine adım uzaklığını ezberlediğim odalarını,
koridorun duvarını kaplayan kabartma desenli kağıdın parmak uçlarımdaki tanıdık haritasını,
rüzgârla uçuşan tüllerin beyazlığını,
çekmecelerden / dolaplardan yüzüme çarpan sabun, lavanta ve naftalin kokusunu,
yatak örtülerinin rengini,
kahve fincanlarındaki mavi mineleri,
resim çerçevelerinden gülümseyen siyah beyaz suretleri,
likör kadehlerinin gece mavisi ve gümüş karışımı gölgelerini
( ev yapımı vişne likörü ikram edilirken kadehlere konulan vişne tanelerinin buruk tadını),
akşam güneşi balkon camlarından içeri süzülürken duvarlarda göz kırpmaya başlayan gökkuşağı damlacıklarını,
...

Hayatımda hiç değişmeyen "şeyler ve haller" olmasını çok seviyorum bunları düşününce. Onlar yolumu ve aklımı yitirmemi engelleyen işaretler zira. Tıpkı yerden yükseldikçe ardında uçurum derinliği bırakan dağ tırmanışlarında kullanılan karabinalar gibi..

Onlara tutunmaktayım.

hk, 18.8.2012

15.8.12

bu yazı yazmak


Doksaniki gün oldu yazmayalı, mutfak balkonunda yarattığım minyatür ilkbahar bahçesinin hercaileri biteli neredeyse kırkbeş, fesleğenim kuruyalı otuzdört gün. Biri uzağa, diğeri yakına iki yolculuğa çıktım tek başıma: İkisi de tatil yapmak için değildi. İki roman okudum, bir de öykü kitabı. Bu yaz için hayal ettiklerime  yaklaşamadım bile, hayaller hayaletler arasına katıldı, onlar da geçkin yaşına aldırmaksızın nar çiçeği rengi elbiseler giyen bir kadın misali şehrin sokaklarında kendi kendine konuşarak dolaşıyor olmalı.

Evdeki hesabın çarşıya uymadığı, zorunlulukların keyfiyetin önüne engeller koyduğu, başkalarının üstlenmeye erindiği sorumlulukların sessiz bir gönüllükle kabullenildiği bir mevsim geçirdim. Bana göre yaz bitti, şimdi sadece uzun ve öncekilerden farklı olacağına inanmadığım o güzü beklemekteyim.

Bu yaz, Akdeniz ülkelerinden birinde adını bilmediğim bir sanatçı tarafından çekilmiş -sardunyalı, vapur dumanlı, hercaili, ortancalı - şu daracık sokak fotoğrafı gibiydi benim için: Sadece suretinden izlemekle yetindiğim, çiçeklerine dokunamadığım, kapılarını çalamadığım.

Yaşanmayan bir zaman nasıl yazılabilirdi ki?

hk, 15.8.2012

13.5.12

"Mutfağa taşınmak neden?" sorusuna cevap



23. Nisan itibariyle evin mutfağına taşınmış bulunuyorum. Nedeni pek de karmaşık değil aslında, veya öyle de ben farkında değilim.. Pazartesiydi günlerden, kış boyunca adım atmadığım küçük mutfak balkonunun güvercin istilasına uğramış perişanlığına son vermek geldi içimden ( hayret, aslında içimden hiç bir şey gelmiyor çok uzun zamandır ). Sözü uzatmaya gerek yok, iki buçuk saatlik bir uğraşın ardından, balkon mis gibi oldu. Ama geçen yazdan beri boş duran saksıları da şenlendirmek gereği doğdu bu kez. Mahalle arasında bir "çiçekçi" ve çiçekçide de bahara uygun fideler olunca bu meseleyi de kolaylıkla hallettim. Minyatür hercai menekşeler en sevdiklerim, uzun saksılara beşer fide diktim; yıllar önce sanırım Berlin'den aldığım minyatür bahçe cücelerini de saksıların dibine yerleştirdim. Balkon parmaklığına asılan mavi teneke saksılıkların içine de sardunyalarımı yerleştirince şenlik tamamlandı. En üst katta yaşamanın iyiliği balkon manzarasının yandaki apartmanın çatısı olması, yoksa sürekli birileri ile göz göze gelmek zorunda kalacaktım.


Balkon yazlıklarını giydi giymesine de, bu keyfin ben kazıya gidene dek sürecek olması canımı sıkıyor. Sadece böyle zamanlarda "keşke bir otomobilim ve ehliyetim olsaydı" diyorum, işte o zaman çiçeklerimi bir kutuya yerleştirir, Akide ile Aşure'yi de arka koltuğa oturtur, dilediğim yere giderdim. Ev bitkileri ve evcil hayvanlar yolculuk eden, uzun süre ile uzak yerlere gidenler için akılın evde kalması demek.. Onlarla birlikte yaşarken çok mutlu eden, rahatlatan, dinlendiren, hatta iyileştiren bu canlılar, onlardan ayrı düşmemizi gerektiren yolculuklar ortaya çıkınca akla düşen ilk endişe oluyor. Ya da tam tersi, bu endişeyi kendimiz onlar kadar "evcimen" olamayarak yaratıyoruz. Diğer taraftan birlikte yaşadığımız canlıların "seyahat etme özgürlüğünü kısıtlaması" da kabul edilebilir bir hal değil kuşkusuz.
Sadece bu nedenle evinde bitki yetiştirmeyen, evcil hayvanları sahiplenmeyenler olduğu gibi; evindeki canlıları  yalnız bırakmak istemediği, ya da başkalarına emanet edemediği için seyahat etmekten vazgeçenler olduğunu da biliyorum. Yine de an geliyor, insan yaşamını yerleşik ve gezgin hallerini de onlarla paylaşmak istiyor işte..


Mutfağa taşınmak meselesine gelince: Sanırım evin diğer yerleri için de, bu şehir için hissettiğime benzer bir bıkkınlık duymaya başladım. Mutfak küçük, ama balkonu var, yan taraftaki apartmanın kiremitleri eski, antenleri paslı çatısına bakıyor. Manzara da manzara değil hani! Ama kahve kokusu ve sabah sesleriyle birleşince sanırım kendimi biraz İstanbul'da, biraz İzmir'deymiş gibi hissediyorum. Akşam üstlerine yetişemiyorum haftaiçinde, ama yine de kırlangıçların çığlıkları ile Karşıyaka'ya uçuyorum: Evimin anneli babalı günlerine. Balkondan içeri girmeme izin vermiyor annem, "özlemişsindir, otur keyfine bak çocuğum" diyor. İkisi de mutfaktalar, kızaran kuru köftelerin kokusu içeri atacağım ilk adımda aklımı başımdan alacak. Tül perdenin ardındaki güzel dünya, sofrada baba elinden çıkmış çoban salatası, mis gibi domatesli pilav. Kırlangıçların sesleri hiç durmadan, deli deli uçuyorlar; sanki hiç yorulmazlar, hiç bir dala konmazlar, hiç yavaşlamazlar. Önce bir yuva, sonra iki, derken dörtleniyor. Annem müjdeliyor her yıl, " gözümüz aydın, bizim kiracılar geldi çocuğum", diyor telefonda. Sesinden anlıyorum ne kadar sevindiğini, kırlangıçların yolunu gözleyen o güzel kadın, Saatli Maarif Takvimi'nin yaprağını saklıyor kenarına bu kavuşmanın notunu düşerek.

Mutfakta oturmam bundan.

Gerçi başka şehir, başka ev, başka balkon ama, neyse ki hep aynı kırlangıçlar..

hk, 5. Mayıs. 2012

7.4.12

İlkbahar günlüğü I. : Paskalya Bayramı


Uzun yıllar önce Berlin'de, Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün burslusuyken "Paskalya Bayramı" kutlamalarına şahit olmuştum. Kaldığım misafirhanedeki odam, tek katlı büyük evin hemen yanındaki büyük parka bakıyordu. Terasa açılan yere kadar cam balkon kapısı ve iki yanındaki büyük, çift kanatlı pencerelerin önüne yerleştirilmiş siyah, ağır çalışma masasında oturup yazı yazmaya bayılırdım ( o zamanlar notebook bilgisayar sahibi olmak müthiş bir ayrıcalıktı ve ben Sedat Amca'mın hediyesi olan IBM bilgisayarın küçük, siyah beyaz ekranında uzayıp giden cümlelerimden pek memnundum). İlkbahar bursuydu benim gittiğim: Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye'den bilim adamlarıyla paylaşıyordum misafirhaneyi. Sabahları mis gibi kahve kokusu ve küçük tombul ekmeklerin taze sıcaklığı kalmış aklımda en çok.

Paskalya yaklaşırken pastanelerin vitrinleri boy boy çikolata tavşanlar, çikolata yumurtalar ve rengarenk çiçeklerle donandı. Filizlenen ağaç dallarına renk renk Paskalya yumurtaları asıldı.


 Tavşan, yumurta ve fulya desenleri işlenmiş örtüler, kanaviçe tablolar en gözde hediyelikler oldu. Paskalya ( Easter / Ostern ) kartları birbirinden güzel resimleri ve uçuk pembe, mavi, sarı zarfları ile mağazalarda kapış kapış satıldı. Yumurta boyamak ve desenlemek için kitaplar, dergiler satışa sunuldu.


Bu renkli ve heyecanlı hazırlık döneminin ardından Paskalya Tatili geldi ve sokaklar ıssızlaşıverdi. Anneciğime o bayramın hatırası olarak hediye ettiğim, kenarlarına Paskalya yumurtaları işlenmiş keten örtüleri her ilkbahar kullandı. Çikolata tavşanı kırıp yemeye kıyamamış olmalılar, çünkü yıllar sonra (annemin ardından) jelatin kağıdının içinde ve boynundaki toz pembe kurdelasıyla büfenin içinde buldum
.


Alman Arkeoloji Enstitüsü'nde kalan uluslararası grup içindeki Yunanlı hanım müzeciye Yunanistan'daki arkadaşlarının gönderdiği Paskalya çöreği ise bu bayramın en lezzetli yiyeceğiydi benim için. İstanbul'da Beyaz Fırın'ın ustası olduğu mahlepli, üstü bademli ve örgü şeklindeki Paskalya Çöreği'nin tıpkısı Atina'dan çıkagelmişti. Jelatin ambalajının üstünde "Costantinopolis Usulü Paskalya Çöreği " anlamına gelen Yunanca yazıyı görünce çok şaşırmış ve mutlu olmuştum. Annem yaşındaki, pek neşeli ve konuşkan Yunanlı meslekdaşım bana gizlice iki dilim vermişti o zaman. Yaklaşık iki aydır Berlin'deydim, ailemi çok özlemiştim ve o iki dilim çöreği küçük lokmalar halinde yerken, zırıl zırıl ağlamıştım.

Yarın Hıristiyan dünyası bir başka Paskalya Bayramı'nı* kutlayacak, dilerim hatıralarımdaki kadar güzel, renkli, neşeli ve lezzetli geçer.

Keşke İstanbul'da olsaydım, Beyaz Fırın'daki en büyük, en mis mahlep kokulu, en güzel süslenmiş Paskalya Çöreği'ni satın almak için bu sabah erkenden Kadıköy çarşısına giderdim.

hk, 7.4.2012




* Vikipedi diyor ki: "Paskalya (Latince: Pascha, Yunanca: Πάσχα, Pascha), Hıristiyanlıktaki en eski ve en önemli bayramdır. İsa'nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanır.Doğu ve Batı kiliseleri arasında farklılıklar olmakla beraber, Paskalya dönemi yaklaşık olarak Mart sonundan Nisan sonuna kadar olan dönemdir. Her sene sabit bir tarihte gerçekleşmeyen ve dünya kiliselerinin çoğunda Pazar günü kutlanan Paskalya Günü ise, Kıyam Yortusu, Diriliş Pazarı ya da Diriliş Günü olarak da adlandırılır.


Paskalya tüm Hıristiyanlar tarafından kutlanır. Yaygın olarak kiliselerde düzenlenen ayinlerin dışında, kutlandığı ülkeye göre değişik gelenekler vardır. Bunlar arasında en yaygını şahısların birbirine genellikle çikolatadan yapılan Paskalya tavşanı ve Paskalya yumurtası hediye etmesidir.

Paskalya, perhizle geçen beş haftalık (büyük perhiz) bir hazırlık dönemi ile son haftayı (kutsal hafta) kapsar. Paskalya Günü'nde (Diriliş Günü) sona erer.
Paskalya Günü için evlerde özel çörekler (Paskalya çöreği) yapılır; yumurta (boyalı paskalya yumurtası) haşlanır; mumlar yakılır; dualar okunur. Süryanilerin temmuz ayında kutladıkları Meryem Ana Paskalyası adı verilen yortu da Paskalya kavramı içine girer.
Katolik Kiliselerinde, Paskalya gecesi ayininde yeni ateş kutsanır, Paskalya mumu yakılır; Kitabı Mukaddes'ten bölümler okunur, vaftiz törenleri yapılır. Hıristiyanlığın başlangıç döneminde vaftiz törenleri, yılda yalnızca bir kez, Paskalya gününde yapılırdı.
Rum ve Rus Ortodoks Kiliselerinde gece ayinlerinden önce kilise dışında bir ayin alayı düzenlenir. Alay kiliseden çıkarken hiç ışık yakılmaz; dönüşte ise, İsa'nın dirilişini simgelemek için yüzlerce mum yakılır.




Paskalya yumurtası veya Bahar yumurtası, Paskalya veya ilkbaharı kutlamak için verilen özel yumurtalardır. Yumurta kadim kültürlerde dünyanın yeniden canlanmasının sembolü olarak kullanılırdı ve bu adet sonradan Hıristiyanlar tarafından da benimsenmiştir.Bir Hristiyanlık öncesi gelenek olan yumurta boyamak Hıristiyanlıktan sonra Paskalya bayramı ile de özleşmiştir. İlkbahar başlangıcında (21 Mart) Eski Mısır ve İran'da arkadaşlar birbirlerine canlanmanın sembolü olan boyalı yumurtalar verirlermiş. Sonradan, Hristiyanlığı kabul eden bazı putperest kültürler bu adetlerini Hristiyanlık ile bütünleştirmişler ve bu adet İsa'nın hayata geri geldiği gün olan Paskalya ile özdeşleştirilmiştir."

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü