29.9.12

oradakine, 2012 / 1


Bırak, dedim.. bırak dokunma ona, gece kendi şarkısını söyleyerek uyutur barındırdığı tüm göze görünmez zifiri canlıları.. Baykuşlar, puhu kuşları ve yarasalara emanettir yaprakları ağaçların. Kimi, yerle göğün birbirine karıştığı kuzgun rengi bir bulutun içinden geçer, kimi uykusuzluğa benim gözlerimle alışır.

Yalnızsın işte, dedim. Yapayalnızsın hem de, öyle ki gecenin bu vakti ampullü bir radyonun Leningrad ile Viyana arasındaki kırmızı çizgisinden yükselen çıtırtılardan ibaret düşüncelerin.


Uyumalısın, dedim. Bak gözlerin kapanıyor, iç ışığını kapat artık bedeninin, perdelerin açık kalmasında da bir sakınca yok, yatağının ıssızlığına yakışır bir rüzgar serinletecek görmeye hazırlandığın kösnül rüyaları...

hk, 11.Eylül.2012, gece kraliçesi yıldızlı tahtından inerken

7.9.12

yolculuktan dönerken..





“...
hiçbir kent
vermez sevgisini
bir sevgiliyle dolaşmadan
içinde
öpüşmeden kuytularında

sen daha bekle.”

g.turan, görülen kentler (izmir)

Oradakine,  22.Şubat.2003

I.
Hep buraya dönüyorum:
Valizimin üzerindeki “varış yeri” etiketinde hep bu kentin adı var.
Kurşunîsi ıslanınca mora kesen kopya kalemiyle yazılmış bir şehir ismi, 
inatçı / ısrarlı, adreslerimden silinmiyor.

II.
Birkaç haftalığına gittiğim başka ülke kentlerindeki otel odalarını düşünüyorum.
Geçici adresler, benimsenen, ilk gün düzeninin korunamadığı, dışarıdan her gelişte küçük bir nesne ile kalabalıklaştırılan; konaklama süresi uzadıkça sahibinin kişiliğine bürünen, dağılan.
Odanın evcilleştirilmesi, sahibine ve onun ev hallerine alışması uzun sürmüyor. Ve odaya konuk olanın yaşamına da o “oda” konukluk ediyor...
Yerleşik düzenlerle karşılaştırıldığında minyatür bir ev-bark edinme hali “otel odası”nda yaşamak.
Kira evlerine alışkın kişiler için sürekli olan “sahiplenememe” duygusu, otel odalarında iyice yoğunlaşıyor; ama yine de yabancı bir ülkenin her şeyine yabancı olunan bir kentinde “oralı” imiş gibi görünebilmenin en kolay yolu küçük bir mahalleye benzeyen otelin hanelerinden birine ait anahtara cebimde dokunabilmekten geçiyor.

Anahtarı ev sahibine bıraktığımda valizimdeki etikette yine bu kentin ismini okuyorum.

III.
Alışmadan, onlarla ilgili alışkanlıklarımı çoğaltmadan geçmek, ayrılmak istiyorum gittiğim kentlerden. Alışkanlık özlem duygusuna hazırlık çünkü; zaman’la kızkardeş; sahiplenme ile sırdaş. Alıştıkça sahipleniyor, sahiplendikçe alışıyor, sahiplendiğin ile arana uzaklık ve zaman girdikçe özlüyor, özledikçe dönmek istiyorsun.
Oysa konuk olunan kentler devinmeyi, değişmeyi; başka hallere /  biçimlere / düzenlere dönüşmeyi sürdürüyorlar. Konuk olan, o kentin devinimi içinde sadece kısacık (göz kırpımı gibi) bir tanıklık / deneyim yüklenip, yoluna devam ediyor. Bu yüzden, özlediği de kendi biricik konaklamasının izlenimlerinden başka bir şey değil.
Dönmek, özlediklerinin (özleme neden olan anı ve alışkanlıkların) erozyonu ile yüzleşmektir; hayal kırıklığıdır, iç ezikliğidir.

IV.
“...
inkâr etse küçük limanların
bir fasikülden ince yolcu defterleri
yolumun yollarından geçtiğini
silsem bir bir tüm katlarını
inşa halindeki şiirlerimin,
ve elimde avucumda kalan bir tek çatı katı olsa
ele avuca sığmayan bir kasket gibi
...”

r.yunluel , karadeniz’de batan kum saati
(katedral’den düşen kuş)


hk, yirmiüçşubatikibinüç

"no mas tiempo"




Bak işte, gördün mü? On sene önce yazdıklarımı okuyoruz seninle,bu da demektir ki yazılanlar kimsesizdir / kimsenindir aslında: Şimdi -artık- bu cümlelerin her biri senin için. 

Benim belleğim çok zayıf, bunu seviyorum, hatta hayranım unutkanlığıma. İnsanın kendi yazdıklarını bir başkasının cümleleriymiş gibi okumasından, yıllar sonra kalbinin kendi sözcükleriyle  kamaşmasından daha müthiş ne olabilir.

Oku haydi, senin şimdi bütün bu yazılanlar. Oku ve benim yerime de sen hatırla: On sene sonra ne olacağı belli mi? Söyleyebilir misin hala burada, seninle, sensiz ya da yeni bir unutkanlığın eşiğinde olmayacağımı.

Oku hemen,"no mas tiempo"...

hk, yedieylülikibinoniki



Oradakine CDIX

“no mas tiempo”

1.
...sözcükler peşpeşe ve hiç durmaksızın, birer birer, ince uzun bir sütun halinde; telgraf şeritleri ya da hesap makinesi rulolarının birdenbire boşalıvermesi gibi. Sözcükler zamanın dakikalara bölünmüş adımlarını atıyor, harfler ki saniyeler... söyledikleri silinmiyor, konuştuklarımız imlere dönüşüyor çünkü. Yüzünü görmüyorum; parmaklarının hızı ile orantılı işte cümlelerini söyleyişi, bazen aceleci / bazen düşünerek / bazen düşerek / gözleri kamaşarak kimi... başını kaldırıyor ve tozlaşan ufuk çizgisini görüyor pencereden; ben,“burada yağmur sağanak”, diye yazıyorum. Benim olduğum yerde kırkikindiler’i andıran yağmurların yağdığını biliyor hemen... benim kentimin yağmuru onunkinin topraklarını serinletiyor.

2.
birbiri-mizden ülkelerle a y r ı l m ı ş ı z, sınırlar atlaslarda kırmızı ve kesik çizgilerle gösterilir ilkokuldan beri. Sınır kulübeleri o çizgilerin neresinde, dikenli teller, askerlerin bitip tükenmez nöbet sohbetleri, buradan oraya seslenişler, oradan buraya el sallayışlar...
uzak bir uzaktan yakın bir uzağa gelişine seviniyor annesi.

3.
sözcükleri saklayacağım / hem zaten sözcükleri görünür kılan siyah harflerin beyaz sayfaya işleyen belleği de onların saklanmak üzere yazıldıklarının farkında.
Saklayacağım ama söz, saklanmayacağım.

4.
...
“üç dakikam(ız) kaldı”

rengarenk bir papağan belirmiş kağıt bellediğimiz dikey ve ışıklı pencerenin pervazında, ben göremiyorum.
“no mas tiempo”: “fazla zaman kalmadı”, diyormuş.

kalmayan zamana gülümsüyoruz ikimiz de,
bir an evvel gitsin istiyoruz,
gideceğimizi bildiğimizden susuveriyoruz,
zaman ne kadar uzasa kalmayacak / yetmeyecek nasılsa,
bütün “hoşçakal”lar dilsiz değil mi ki zaten ?
söyleneceklerin söyleyeceklere /
söyleyeceklerin söyleneceklere doyamadığı o kısacık an,
ve söylenmeyen, söylenEmeyen herşey bir başına kalana geveze bir papağan...

5.
“ Lo conocí y aún no se me borra.*
( Onu tanıyordum ve o hala orada, içimde )
“ Y vuelvo a verlo, y cada día espero” *
( Onu görmek için geri gelir ve her gün beklerim.)

*Pablo Neruda’nın “El pueblo” şiirinden iki dize.



hk, onbe$mayısikibiniki

18.8.12

karabina


Sabah karar vermiştim yazmaya ve cümlelerin sureti olacak resimi seçmek için dosyaları karıştırırken aklımdan geçenlerin, akşam olduğunda da aynı kalacağını bilmiyordum. Oysa tahmin etmeliydim, zira günler böyle geçiyor yıllardır, başladığım sıkıntıyla daralıp, karararak. Yaz geçti, sonbahar eşikte sabırsız, hep aynı kalan sadece düşüncelerim ve hayallerim.

Gidemediğim yerleri hayal ediyorum;
babaevinin odalarını mesela,
kırlangıç sesleri ile mor gölgelere gömülen dağları,
evin elimle koyar gibi bildiğim / birbirine adım uzaklığını ezberlediğim odalarını,
koridorun duvarını kaplayan kabartma desenli kağıdın parmak uçlarımdaki tanıdık haritasını,
rüzgârla uçuşan tüllerin beyazlığını,
çekmecelerden / dolaplardan yüzüme çarpan sabun, lavanta ve naftalin kokusunu,
yatak örtülerinin rengini,
kahve fincanlarındaki mavi mineleri,
resim çerçevelerinden gülümseyen siyah beyaz suretleri,
likör kadehlerinin gece mavisi ve gümüş karışımı gölgelerini
( ev yapımı vişne likörü ikram edilirken kadehlere konulan vişne tanelerinin buruk tadını),
akşam güneşi balkon camlarından içeri süzülürken duvarlarda göz kırpmaya başlayan gökkuşağı damlacıklarını,
...

Hayatımda hiç değişmeyen "şeyler ve haller" olmasını çok seviyorum bunları düşününce. Onlar yolumu ve aklımı yitirmemi engelleyen işaretler zira. Tıpkı yerden yükseldikçe ardında uçurum derinliği bırakan dağ tırmanışlarında kullanılan karabinalar gibi..

Onlara tutunmaktayım.

hk, 18.8.2012

15.8.12

bu yazı yazmak


Doksaniki gün oldu yazmayalı, mutfak balkonunda yarattığım minyatür ilkbahar bahçesinin hercaileri biteli neredeyse kırkbeş, fesleğenim kuruyalı otuzdört gün. Biri uzağa, diğeri yakına iki yolculuğa çıktım tek başıma: İkisi de tatil yapmak için değildi. İki roman okudum, bir de öykü kitabı. Bu yaz için hayal ettiklerime  yaklaşamadım bile, hayaller hayaletler arasına katıldı, onlar da geçkin yaşına aldırmaksızın nar çiçeği rengi elbiseler giyen bir kadın misali şehrin sokaklarında kendi kendine konuşarak dolaşıyor olmalı.

Evdeki hesabın çarşıya uymadığı, zorunlulukların keyfiyetin önüne engeller koyduğu, başkalarının üstlenmeye erindiği sorumlulukların sessiz bir gönüllükle kabullenildiği bir mevsim geçirdim. Bana göre yaz bitti, şimdi sadece uzun ve öncekilerden farklı olacağına inanmadığım o güzü beklemekteyim.

Bu yaz, Akdeniz ülkelerinden birinde adını bilmediğim bir sanatçı tarafından çekilmiş -sardunyalı, vapur dumanlı, hercaili, ortancalı - şu daracık sokak fotoğrafı gibiydi benim için: Sadece suretinden izlemekle yetindiğim, çiçeklerine dokunamadığım, kapılarını çalamadığım.

Yaşanmayan bir zaman nasıl yazılabilirdi ki?

hk, 15.8.2012

13.5.12

"Mutfağa taşınmak neden?" sorusuna cevap



23. Nisan itibariyle evin mutfağına taşınmış bulunuyorum. Nedeni pek de karmaşık değil aslında, veya öyle de ben farkında değilim.. Pazartesiydi günlerden, kış boyunca adım atmadığım küçük mutfak balkonunun güvercin istilasına uğramış perişanlığına son vermek geldi içimden ( hayret, aslında içimden hiç bir şey gelmiyor çok uzun zamandır ). Sözü uzatmaya gerek yok, iki buçuk saatlik bir uğraşın ardından, balkon mis gibi oldu. Ama geçen yazdan beri boş duran saksıları da şenlendirmek gereği doğdu bu kez. Mahalle arasında bir "çiçekçi" ve çiçekçide de bahara uygun fideler olunca bu meseleyi de kolaylıkla hallettim. Minyatür hercai menekşeler en sevdiklerim, uzun saksılara beşer fide diktim; yıllar önce sanırım Berlin'den aldığım minyatür bahçe cücelerini de saksıların dibine yerleştirdim. Balkon parmaklığına asılan mavi teneke saksılıkların içine de sardunyalarımı yerleştirince şenlik tamamlandı. En üst katta yaşamanın iyiliği balkon manzarasının yandaki apartmanın çatısı olması, yoksa sürekli birileri ile göz göze gelmek zorunda kalacaktım.


Balkon yazlıklarını giydi giymesine de, bu keyfin ben kazıya gidene dek sürecek olması canımı sıkıyor. Sadece böyle zamanlarda "keşke bir otomobilim ve ehliyetim olsaydı" diyorum, işte o zaman çiçeklerimi bir kutuya yerleştirir, Akide ile Aşure'yi de arka koltuğa oturtur, dilediğim yere giderdim. Ev bitkileri ve evcil hayvanlar yolculuk eden, uzun süre ile uzak yerlere gidenler için akılın evde kalması demek.. Onlarla birlikte yaşarken çok mutlu eden, rahatlatan, dinlendiren, hatta iyileştiren bu canlılar, onlardan ayrı düşmemizi gerektiren yolculuklar ortaya çıkınca akla düşen ilk endişe oluyor. Ya da tam tersi, bu endişeyi kendimiz onlar kadar "evcimen" olamayarak yaratıyoruz. Diğer taraftan birlikte yaşadığımız canlıların "seyahat etme özgürlüğünü kısıtlaması" da kabul edilebilir bir hal değil kuşkusuz.
Sadece bu nedenle evinde bitki yetiştirmeyen, evcil hayvanları sahiplenmeyenler olduğu gibi; evindeki canlıları  yalnız bırakmak istemediği, ya da başkalarına emanet edemediği için seyahat etmekten vazgeçenler olduğunu da biliyorum. Yine de an geliyor, insan yaşamını yerleşik ve gezgin hallerini de onlarla paylaşmak istiyor işte..


Mutfağa taşınmak meselesine gelince: Sanırım evin diğer yerleri için de, bu şehir için hissettiğime benzer bir bıkkınlık duymaya başladım. Mutfak küçük, ama balkonu var, yan taraftaki apartmanın kiremitleri eski, antenleri paslı çatısına bakıyor. Manzara da manzara değil hani! Ama kahve kokusu ve sabah sesleriyle birleşince sanırım kendimi biraz İstanbul'da, biraz İzmir'deymiş gibi hissediyorum. Akşam üstlerine yetişemiyorum haftaiçinde, ama yine de kırlangıçların çığlıkları ile Karşıyaka'ya uçuyorum: Evimin anneli babalı günlerine. Balkondan içeri girmeme izin vermiyor annem, "özlemişsindir, otur keyfine bak çocuğum" diyor. İkisi de mutfaktalar, kızaran kuru köftelerin kokusu içeri atacağım ilk adımda aklımı başımdan alacak. Tül perdenin ardındaki güzel dünya, sofrada baba elinden çıkmış çoban salatası, mis gibi domatesli pilav. Kırlangıçların sesleri hiç durmadan, deli deli uçuyorlar; sanki hiç yorulmazlar, hiç bir dala konmazlar, hiç yavaşlamazlar. Önce bir yuva, sonra iki, derken dörtleniyor. Annem müjdeliyor her yıl, " gözümüz aydın, bizim kiracılar geldi çocuğum", diyor telefonda. Sesinden anlıyorum ne kadar sevindiğini, kırlangıçların yolunu gözleyen o güzel kadın, Saatli Maarif Takvimi'nin yaprağını saklıyor kenarına bu kavuşmanın notunu düşerek.

Mutfakta oturmam bundan.

Gerçi başka şehir, başka ev, başka balkon ama, neyse ki hep aynı kırlangıçlar..

hk, 5. Mayıs. 2012

7.4.12

İlkbahar günlüğü I. : Paskalya Bayramı


Uzun yıllar önce Berlin'de, Alman Arkeoloji Enstitüsü'nün burslusuyken "Paskalya Bayramı" kutlamalarına şahit olmuştum. Kaldığım misafirhanedeki odam, tek katlı büyük evin hemen yanındaki büyük parka bakıyordu. Terasa açılan yere kadar cam balkon kapısı ve iki yanındaki büyük, çift kanatlı pencerelerin önüne yerleştirilmiş siyah, ağır çalışma masasında oturup yazı yazmaya bayılırdım ( o zamanlar notebook bilgisayar sahibi olmak müthiş bir ayrıcalıktı ve ben Sedat Amca'mın hediyesi olan IBM bilgisayarın küçük, siyah beyaz ekranında uzayıp giden cümlelerimden pek memnundum). İlkbahar bursuydu benim gittiğim: Arnavutluk, Yunanistan, Bulgaristan ve Türkiye'den bilim adamlarıyla paylaşıyordum misafirhaneyi. Sabahları mis gibi kahve kokusu ve küçük tombul ekmeklerin taze sıcaklığı kalmış aklımda en çok.

Paskalya yaklaşırken pastanelerin vitrinleri boy boy çikolata tavşanlar, çikolata yumurtalar ve rengarenk çiçeklerle donandı. Filizlenen ağaç dallarına renk renk Paskalya yumurtaları asıldı.


 Tavşan, yumurta ve fulya desenleri işlenmiş örtüler, kanaviçe tablolar en gözde hediyelikler oldu. Paskalya ( Easter / Ostern ) kartları birbirinden güzel resimleri ve uçuk pembe, mavi, sarı zarfları ile mağazalarda kapış kapış satıldı. Yumurta boyamak ve desenlemek için kitaplar, dergiler satışa sunuldu.


Bu renkli ve heyecanlı hazırlık döneminin ardından Paskalya Tatili geldi ve sokaklar ıssızlaşıverdi. Anneciğime o bayramın hatırası olarak hediye ettiğim, kenarlarına Paskalya yumurtaları işlenmiş keten örtüleri her ilkbahar kullandı. Çikolata tavşanı kırıp yemeye kıyamamış olmalılar, çünkü yıllar sonra (annemin ardından) jelatin kağıdının içinde ve boynundaki toz pembe kurdelasıyla büfenin içinde buldum
.


Alman Arkeoloji Enstitüsü'nde kalan uluslararası grup içindeki Yunanlı hanım müzeciye Yunanistan'daki arkadaşlarının gönderdiği Paskalya çöreği ise bu bayramın en lezzetli yiyeceğiydi benim için. İstanbul'da Beyaz Fırın'ın ustası olduğu mahlepli, üstü bademli ve örgü şeklindeki Paskalya Çöreği'nin tıpkısı Atina'dan çıkagelmişti. Jelatin ambalajının üstünde "Costantinopolis Usulü Paskalya Çöreği " anlamına gelen Yunanca yazıyı görünce çok şaşırmış ve mutlu olmuştum. Annem yaşındaki, pek neşeli ve konuşkan Yunanlı meslekdaşım bana gizlice iki dilim vermişti o zaman. Yaklaşık iki aydır Berlin'deydim, ailemi çok özlemiştim ve o iki dilim çöreği küçük lokmalar halinde yerken, zırıl zırıl ağlamıştım.

Yarın Hıristiyan dünyası bir başka Paskalya Bayramı'nı* kutlayacak, dilerim hatıralarımdaki kadar güzel, renkli, neşeli ve lezzetli geçer.

Keşke İstanbul'da olsaydım, Beyaz Fırın'daki en büyük, en mis mahlep kokulu, en güzel süslenmiş Paskalya Çöreği'ni satın almak için bu sabah erkenden Kadıköy çarşısına giderdim.

hk, 7.4.2012




* Vikipedi diyor ki: "Paskalya (Latince: Pascha, Yunanca: Πάσχα, Pascha), Hıristiyanlıktaki en eski ve en önemli bayramdır. İsa'nın çarmıha gerildikten sonra 3. günde dirilişi kutlanır.Doğu ve Batı kiliseleri arasında farklılıklar olmakla beraber, Paskalya dönemi yaklaşık olarak Mart sonundan Nisan sonuna kadar olan dönemdir. Her sene sabit bir tarihte gerçekleşmeyen ve dünya kiliselerinin çoğunda Pazar günü kutlanan Paskalya Günü ise, Kıyam Yortusu, Diriliş Pazarı ya da Diriliş Günü olarak da adlandırılır.


Paskalya tüm Hıristiyanlar tarafından kutlanır. Yaygın olarak kiliselerde düzenlenen ayinlerin dışında, kutlandığı ülkeye göre değişik gelenekler vardır. Bunlar arasında en yaygını şahısların birbirine genellikle çikolatadan yapılan Paskalya tavşanı ve Paskalya yumurtası hediye etmesidir.

Paskalya, perhizle geçen beş haftalık (büyük perhiz) bir hazırlık dönemi ile son haftayı (kutsal hafta) kapsar. Paskalya Günü'nde (Diriliş Günü) sona erer.
Paskalya Günü için evlerde özel çörekler (Paskalya çöreği) yapılır; yumurta (boyalı paskalya yumurtası) haşlanır; mumlar yakılır; dualar okunur. Süryanilerin temmuz ayında kutladıkları Meryem Ana Paskalyası adı verilen yortu da Paskalya kavramı içine girer.
Katolik Kiliselerinde, Paskalya gecesi ayininde yeni ateş kutsanır, Paskalya mumu yakılır; Kitabı Mukaddes'ten bölümler okunur, vaftiz törenleri yapılır. Hıristiyanlığın başlangıç döneminde vaftiz törenleri, yılda yalnızca bir kez, Paskalya gününde yapılırdı.
Rum ve Rus Ortodoks Kiliselerinde gece ayinlerinden önce kilise dışında bir ayin alayı düzenlenir. Alay kiliseden çıkarken hiç ışık yakılmaz; dönüşte ise, İsa'nın dirilişini simgelemek için yüzlerce mum yakılır.




Paskalya yumurtası veya Bahar yumurtası, Paskalya veya ilkbaharı kutlamak için verilen özel yumurtalardır. Yumurta kadim kültürlerde dünyanın yeniden canlanmasının sembolü olarak kullanılırdı ve bu adet sonradan Hıristiyanlar tarafından da benimsenmiştir.Bir Hristiyanlık öncesi gelenek olan yumurta boyamak Hıristiyanlıktan sonra Paskalya bayramı ile de özleşmiştir. İlkbahar başlangıcında (21 Mart) Eski Mısır ve İran'da arkadaşlar birbirlerine canlanmanın sembolü olan boyalı yumurtalar verirlermiş. Sonradan, Hristiyanlığı kabul eden bazı putperest kültürler bu adetlerini Hristiyanlık ile bütünleştirmişler ve bu adet İsa'nın hayata geri geldiği gün olan Paskalya ile özdeşleştirilmiştir."

6.4.12

Bilgin Hoca'ya mektup..

Doç. Dr. Bilgin Gürateş, 1964 - 2012


Bilgin Hocam,

Üç gece önce gözgöze geldik ilk kez, siz suretinizden bakıyordunuz bana, ben nereden geldiği belli olmayan derin ve uzak bir uğultunun kıyısında oturuyordum. Aynı yaştaydık, ikimiz de akademisyendik, siz insanları iyileştiriyordunuz ben eşyaları, şehirlerimiz uzaktı birbirine, ne bir uçak yolculuğunda / ne de bir Boğaz vapurunda karşılaşmıştık. Varlığınızdan, o şehirdeki yalnızlığınızdan, kimselerle paylaşmadığınız sıkıntılarınızdan, aydınlık yüzünüzü gölgeleyen endişelerden habersizdim.  Ne sizin, ne de dünyaya getirdiğiniz bebeklerin seslerini duydum.

Hep oradaydınız, vardınız, çalışıyor ve üretiyordunuz; yazıyor, okuyor, anlatıyor, sağıltıyor, güveniliyor ve seviliyordunuz; ve hem de sizi tanıyan / bilenler dışındaki kimse için yoktunuz.. Ne yazık ki o herkesden biriydim ben de.

Gazete ve televizyon haberlerinde, köşe yazılarında anlatıldı hikayeniz;  kayıptınız önce, merak ve endişe ile beklendiniz; sonra ayrıntıları akılı ve kalbi acıtan bir dehşete dönüştü yokluğunuz.

Sizi tanımasam da, muhabirlerin yazdıklarından, görüntülerden, fotoğraflardan bir " Bilgin Gürateş" izlenimi edinmek yetti de arttı bu mektubu yazmama. Okuyamayacağınız bir mektup, hayatta olsaydınız yazılmasına gerek kalmayacak bir mektup.

Bilgin Hocam,
Siz hayat vermek, tedavi etmek, umut olmak için yetiştirildiniz; size harcanan emeği bilginizin, deneyiminizin, aklınızın ve insan sevginizin tüm gücüyle kullanıp, kimbilir kaç aileyi sevindirdiniz. Bilimsel çalışmalarınız, araştırmalarınız, makaleleriniz, bildirilerinizle mesleki gelişiminizi sergilerken öğrencilerinize de örnek oldunuz, onlara rehberlik ettiniz, yollarını ışıttınız. Hem sağıltan, hem öğreten bir hekim olmanın kıvancını yaşadınız.
Sadece bu kıvanç bile yeterdi aslında sizi hiç tanımayan birinin başınıza gelenleri öğrenince kahrolmasına...

İsterdim ki ölümünüzle ilgili tüm ayrıntılar, şimdi bir delil torbasında saklanan ve sizi hareketsiz bırakan o ip, bedeninizden çıkartılan kurşun, katlinizden sorumlu kişilerin zifiri ruhları, ardınızdan konuşulanlar, tenha cenaze töreniniz, her parçası müthiş bir karanlığı ve yalnızlığı çağrıştıran bu bölüm silinsin yaşam öykünüzden.
İsterim ki, dostlarınız, meslekdaşlarınız, öğrencileriniz, hastalarınız ve hatta sizden ölümünüzle haberdar olan bizler bile sizi şu kumral suretinizdeki gülümseyişinizle anımsayalım.

Bilgin Hocam,
Ürettikleriniz, paylaştıklarınız, öğrettikleriniz, iyileştirdikleriniz, dostluğunuz ve varlığıyla mutlu edenlerden olduğunuz için borçlu kaldık size. Sizi yalnız başına gittiğiniz o karanlıkta yitirdik. Ama bilin ki ölümünüz gözlerinizdeki ışığı sizi sevmekten ve anmaktan hiç vazgeçmeyecek dostlarınızın belleklerine yerleştirdi .

Sessizliğiniz sonsuz da olsa, artık eskisinden daha çok varsınız.


Kederle,
hk, 6.4.2012

25.3.12

" dünyaya kim olmaya geldim ben? "

Belleğimin ne kadar zayıf olduğunu her geçen gün daha fazla anlıyorum; sisli bir çayırda yürümek gibi bu unutkanlık, nereden geldiğimi biliyor ama yola çıktığım zamana ait olay ve kişileri o sisin içinde yitiriyorum. Belki de iyi bir meziyettir bu, zira aralarında beni üzen, inciten, yolumdan alıkoyan, aklımı karıştıran, zihnimi gereksiz yere meşgul eden niceleri olduğunun farkındayım. Onların ağırlığı ve yorgunluğu mu şimdi beni suskunlaştıran, yoksa o çayırda yürümekten duyduğum sıkıntı mı? Dün sabah erkenden uyandım, ama yataktan çıkmadan " Siyahlı Kadını" okumaya başladım, ince bir kitap, müthiş ayrıntılı ( tam da benim sevdiğim türden) betimlemelerle dolu. Sonra kendime kahve yapıp salona, pencerenin önündeki berjere taşındım kitabımla birlikte, pencereyi açtım, ürpererek ( okuduklarımdan değil, pencerenin aralığından esen sabah rüzgarından) okumaya devam ettim bir süre. Üşüdükçe pencereyi kapatmak yerine, yatağa dönmek isteği çoğaldı içimde; ben de hiç alışılmadık bir biçimde yorganın sıcaklığına geri döndüm. Okuma gözlüklerim kulağımı ve burnumu acıtırken gözlerim kapandı, uyumuşum. Benim çok çocukluğumda babamın Citroen marka bir otomobili vardı, siyah ve sert minder yayları, açık gri döşemesi olan, modelini anımsayamayacağım bir aile yadigarı.


Uykuyla birlikte kendimi yine babamın kullandığı o otomobilin içinde buldum, annem her zamanki gibi şöför koltuğunun yanında, önde oturuyordu ve ben arkadan onun kısa kesilmiş dalgalı saçlarını görüyordum. Karanlıktı, annem bir şeyler anlatıyor, babam arada bir onaylanan kısa cümlelerle cevap veriyordu. Böyle gittik bir süre, sonra babam arabayı kaldırıma yaklaştırıp durdu ve "hadi kızım, biz seni burada bekliyoruz", dedi. Otomobilden indim, geniş bir ara sokaktaydık, yürüdüm ve deniz kıyısına ulaştım, Karşıyaka'dan Güzelyalı'ya bakıyordum şimdi. Gece vaktiydi, artık o şehirde yaşamadığımı biliyordum, orada kalamayacağımı da.. Birden paniğe kapıldım, " ya beni almadan giderlerse..", bir yandan karşımda ışıldayan denizli şehire doyamadan oradan ayrılmak zorunluluğu beni müthiş üzüyor, bir yandan da o siyah Citroen'de beni bekleyen anne ve babama yetişememek korkusu aklımı başımdan alıyordu.. Ağlamaya başladım, o  sokağa doğru ilerlerken, denizli gece manzarasından uzaklaştığımı bilerek, " buradan ayrılmak istemiyorum", diye sayıklıyor, bir yandan karanıkta iyice belirsizleşen siyah otomobili ve içinde beni bekleyen o iki güzel yüzü görmek için çırpınıyordum..

Uyandım.

Kalkıp giyindim ve kendimi evden dışarı attım ( kelimenin tam anlamı ile attım), Kızılay'a indim, Yapı Kredi Yayınları'nın mağaza vitrininde "Mırnâme" : Büyüklere Kedi Şiirleri'ni gördüm. İçeri girdim, kitabı nedense "çocuk kitapları" arasında buldum. Feridun Oral resimlemiş Yalvaç Ural'ın şiirlerini, rastgele açtığım sayfadaki şiiri okur okumaz gözlerim doldu, şiirin resmini görünce ağlamaya başlayacağımdan emin olup, kitabı kapattım. Aynı kitaptan üç tane aldım ( aslında kedisever tüm tanıdıklarıma bu kitaptan vermek isterdim ), evde uyur bıraktığım kedi çocuklarımı düşündüm:


Aynadaki Kedi
- hiç kedi görmemiş bir kedi için ağıt-

Aynada
Yüzünü gördü
Küçük kedi.
Şaşırdı.
Çünkü yüzünün hep,
Sahibi,
O küçük çocuk gibi,
Sarışın ve çilli 
Olduğunu sanırdı.

"İyi ki Akide'nin yanında Aşure var artık", dedim kendi kendime.

Çiçekçiler, balıkçılar, kalabalık. Toz naftalin gelmemiş henüz Mısır Çarşısı'na. Kışlık giysilerin dolaplardan, çekmecelerden çıkıp, naftalinlenme ve yaz uykusuna yatma vaktine az kaldı oysa ki. 

Pinhani şarkısı diyordu ki dün ben dolaşırken Ankara'nın sokaklarında:
....
kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
ama kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
....
Ne için, ne pahasına, neden inat ettiğimi düşünmekteyim?
ya da
dünyaya kim olmaya geldiğimi ilk kez ve ısrarla gözden geçirmekteyim.
Siyah Citroen çürüyüp gitmiştir çoktan,
annemle babam tomurcuklanmaya hevesli bir erguvan ağacının altında büyük uykularına dalmışlar*,
elli yaşıma çok az kalmış,
hayatın dinç ve dirençli yılları eksilmeye, azalmaya başlamış,
hasreti rüyalara yerleşen iki kentin uzaklığı, 
oralara senede bir kez yapılabilen yolculuklarla
yetinmenin bunaltısıyla daha da büyümekte üstelik.

Annem çıkıp gelse,
" haydi toparlamaya geldim seni, oyalanma buralarda" deyiverse,
arkama bile bakmadan, umursamadan gideceğim.

hk, 25. Mart.2012


* -büyük uyku- betimlemesini çok sevdim ben, Altay Gündüz'ün "Geçmişe Yolculuk" kitabında okudum ilk kez.

20.3.12

Nanik



İkibinonbiri ikibinonikiye bağlayan kışın pek yaman geçtiği, Doğu Anadolu'da her sene yaşanan kar ve buza teslim olma nakaratının yinelenerek ve sabırları sınayarak batıda da hakim olduğu malum.. Kendimi "bahar, bahar" diye sayıklarken bulduğum sabah sayısı nice oldu bu kış, güneşsizlikten rengini yitiren ev bitkileri gibi solgun, mutsuz, halsiz, tedirgin bir hal aldı ruhum. Benim ruhumun toprağı zaten hüzünden, endişeden yana pek bereketlidir; son beş yıldır kederli bulutlar dolaşır durur başımın üstünde: Bir de kış uzayınca, kar soğuğuna beni irkilten, huzursuz eden, fikrimi çamurla sıvayan, bir yüzü gülen bir yüzü küfreden, söylediği ile düşündüğü birbirini yalanlayan insanlar eklenince iyice imkânsızlaştı bu şehire dayanmak. Oysa şehirin ne günahı var.

Evcil olmanın tüm hallerine razıydım, yeter ki o insanların arasına karışmayayım. Yaşlı bir kaplumbağa gibi geçirdim bu kışı. Başımı kabuğumdan çıkarmadan, olabildiğince az konuşarak, az gülerek ( kaplumbağalar güler mi ki?), çok düşünerek, olasılıkları, yerleri, iklimleri sıralayıp, altlarını ve üstlerini çizerek. Üşüdüğümü söyleyemem, düşünürken üşünmüyormuş meğer..

Üç gündür "bahar şarkı söylüyor" pencerenin dışında. Kırlar nasıldır merak ediyorum şimdi. Ege'de papatyalanmıştır çoktan yeryüzü, kırlangıçlar gelmiş midir Karşıyaka'daki evimin balkonuna o kırların üstünden uçup ? Zaman geçmeyi severken böyle arkasına bile bakmadan ve yüzünde arsız bir sırıtmayla: İşte gördün mü, seni de alt ettim -bitmeyecek gibi yaşadığın o mutlu günlerini bir nefeste bitirerek- !, diye fısıldıyor. Kargoyla gelen karton kutunun içinde, sapları ıslatılmış pamukla kundaklanmış papatya demetinin hayaleti beliriyor gözlerimin önüne. Yanında lor kurabiyeleri, bir kalıp da İzmir tulumu belki.. El yazısıyla yanaklarımı öpen, -canım çocuğum benim- diyen bir not: "Bu ilkbaharın ilk papatyaları evinde açsınlar yine."

Ne şanslı bir çocuktum.

Arsız zamana nanik yapmak için bir buket papatya aldım bu sabah Sakarya'daki çiçekçilerden. Bodrum'un kırlarından toplanmış, mis gibi, tazecik. Vazoya değil de, geniş ve büyük bir cam kasenin içine yerleştirilirdi bizim evde papatyalar ve Manisa laleleri. Suyu içtikçe sapları kasenin biçimini alır, başları dimdik, masanın üstünde küçük bir kır şarkısı gibi dururlardı.

Baharın şarkısı evime papatyalarla girecek bu akşam ve  ben onlara baktıkça annemle gözgöze geleceğim.

hk, 20.Mart.2012

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü