8.11.11

sonbahar günlüğü 5


8. Kasım.2011, Salı.  İzmir'deki hemşiremin doğumgünü.
Bir şiir, bir de kucağına sığmayacak büyüklükte bir kasımpatı demeti hayaliyle..

üç kez seni seviyorum diye uyandım
tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
- Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

İlhan Berk, Deniz Eskisi

15.10.11

sonbahar günlüğü 4



  • Başka zamanlara paylaştıramadığım ve böyle olmasından makûl oranda mutluluk duyduğum yalnızlık hissiyle bir eve kapanmak; ve her ne olursa olsun, o dört duvarın dışına çıkmayı reddetmek.. Son yirmi yılın en belirgin ve değişmez durumu bu işte. Oysa benim bir işim, insanlarla sürekli iletişim kurmamı gerektiren bir mesleğim, konuşmamı / anlatmamı / açıklamalar yapmamı kaçınılmaz kılan bir görevim var. Buna rağmen susmayı, kimseleri görmemeyi, birlikte zaman geçirmek zorunda olduğum kalabalıktan uzaklaşmayı, bilmediğim yerlere gitmeyi, tanımadığım insanların arasında bir yabancı olmayı istiyorum hep.
  • Havanın soğumasını bekler ve sonbaharın gelişine sevinirken gelecek haftasonu Afrika kıtasına gidiyorum; bu yolculuğun beni heyecanlandırmasını beklemesin kimse; zira daha kalabalık, daha gürültülü, daha kapalı bir topluluğun içinde olacağım beş gün boyunca. Yegane sığınağım da bir otel odası.
  • Sabah yağmura hazırlanıyor görünüp beni kandıran gökyüzü güneşlendi. Çamaşırların temiz havada kurumasını ve yatağın gökyüzü kokusunu seviyorum. Dışarıyı içeriye almanın bir yolu da bu işte.
  • Henüz bitmemiş bir günün günlüğünü tutmaya kalkışmak da neden?, diye sordum kendime. Zira her zamanki gibi yazmaya mecbur olduğum, ancak yazmak istemediğim bir yazı var. Ondan kaçınmanın yollarını ararken, bir kaç dakika için bile olsa "ertelemenin gerekçelerini üretiyorum". Zaman, eski matbaalarda kullanılan döküm demir dev presler gibi, ama ne gariptir ki preslenen kitap da, presin kolunu çeviren ve kitabı sıkıştıran da benim.
Gece geldi, yağmur başladı. Asfaltın da bir fısıltısı var artık. Penceremi açtım, hayallerimi söndürdüm, gözlerimi kapadım.

hk, 15.10.2011

12.10.11

sonbahar günlüğü 3


  • Yağmurun sesi değildi duyduğum, yağmurla ıslanmış asfalttan hızla geçen tekeleklerin uğultusuydu. Kül rengi bir gökyüzü, lacivert bulutlar, henüz kapalı perdelerin arkasında bu kasvetli kentin sabah suratsızlığı işte.
  • Bu sabah ısıya dayanıklı yeni cam demliğimde (ki en çok beyaz porselen sapını ve cam akıtacağını seviyorum) "orange pekoe tea" demledim kendime; içini sıcak su ile doldurup, yıllar önce Berlin'den aldığım krem rengi seramik "tea light" ısıtıcının üstüne koydum demliği. Mum ışığında rengi demlendikçe amberden koyu karamele dönen çay büyülü bir parlaklıkla harelendi , sadece tadıyla değil, resmiyle de tam bir sabah şenliği olup çıktı.
  • Baş ağrım hafiflemiş, ama başımın içindeki gürültü devam ediyordu uyandığımda. Hani uzun bir tren, ya da uçak yolculuğunun ardından geçmek bilmeyen o tiz çınlama, ince uğultu gibi. Kendi kendime isimlendirmeye çalıştım, sonra da duymamak için radyoyu açtım. Acaba kendi karmakarışık düşüncelerimin sesini mi duyuyorum?, diye geçti aklımdan.
  • Sıradan ve sakin bir gündü, üretken değildim, pencereden dışarıya ne zaman baksam yağmur vardı. Çalışma masamın üstündeki kumaş şapkalı abajurun ılık ışığı yazmya davet etse de aldırmadım.
  • Gün bitti, gece de bitmek üzere, evin kedileri çoktan uyudular, sıra bende olmalı..
hk, 12.10.2011

11.10.11

sonbahar günlüğü 2.

Salzburg, Schloss Leopoldskron'un bahçesi, Ekim.2009


  • Tahmin ettiğim gibi oldu, günlük tutmayı yine beceremedim. Sıkıntılı bir eylem, zira ilkeli olmayı gerektiriyor ve ben sadece kendime karşı bile olsa, bir başka sorumluluğu daha yüklenmekten kaçınıyorum.
  • Bir gün için Ankara'dan uzaklaşmak, hiç gitmediğim bir şehirde konaklamak, bilmediğim izbe sokaklarda yürümek, fotoğraf çekmek ve durgun bir nehiri izlerken Türk kahvesi içmek: Sanki bir hafta uzak kalmış gibi döndüm bu kasvetli şehire, hiç özlemeden.
  • Son iki aydır birdenbire başlayan ve bir zaman sonra gözlerimden fışkırıyormuş gibi hissettiğim baş ağrısının nedenini öğrenmem gerekir değil mi? ; ama doktora gitmekten kaçınıyorum her zamanki gibi. Bana bedenimle ilgili olumsuz haberler verecek, tetkikler başlayacak, uğultulu cihazların içine girip çıkacağım, tüpler dolusu kanım alınacak, başka dertli insanlarla bekleme salonlarında bakışacağız, rapor sonuçlarını beklerken endişeleneceğim, ama yanımda kimse olmayacak; hastaneye her gidişimde acil yoğun bakım servisinde yatan babamın yüzü gelecek gözlerimin önüne, içim giderek daha çok daralacak, nefes alamaz olacağım..
  • Bugün fındık büyüklüğünde dolu yağdı Ankara'ya, ağaçların henüz sararmamış, yemyeşil yapraklarını da parçalayıp kopartarak. Yağmur gölcükler oluşturdu, toprak dolu misketleriyle kaplandı, su birikintilerinin üstü yemyeşil yapraklarla.. Biri otobüs durağındaki karton çöp kutusunun içinde ve diğeri de üstünde güneşlenerek uyuyan iki güzel tekir nereye sığınmışlardır, diye düşünüp durdum yağmuru izlerken.
  • Bu gece kedisiz bir uykuda karar kıldım; kapının dışında / olasılıkla koridorda yattıklarını tahmin etmek zor değil yine de. Uyurken bana sokulmayı, yanlarında ve burada olduğumu bilmeyi istiyorlar. Ama ben de bazı geceler pencereyi açmayı ve onları uyandırmaktan çekinmeden uyumayı istiyorum.
  • Uykum geldi, dört yudumluk sütüm var. Uysal ve evini seven bir kedi gibi uykuya dalıyorum.

hk, 11.10.2011

1.10.11

sonbahar günlüğü


Aslına bakarsanız hiç bir zaman günlük tutmayı beceremedim.. Sanırım yaşadığım her anı hatırlamak istemediğim, ya da çoğu zaman günün tortusunun zihnimde bıraktığı tadı sevmediğim için. Oysa ne zaman ciltli ve kurdelalı ( tercihen çizgisiz ) bir defter görsem, içine yazacağım binlerce cümleyi "o defteri" o güne dek bulamadığım için yazamamış hissine kapılır ve satın alırım. Bazılarının ilk bir kaç sayfası yazılmış ve sonra unutulmuş; diğerleri ise hiç kullanılmadan saklanmıştır. Oysa bir defterde biriktirilecek ne çok fikir, hayal, izlenim, gündüz düşü, dize, şiir geçer insanın içinden; gün onları üretir ve gökyüzüne saçar, farkedebildiği kadarını toplar zihin.

Sonbahar geldi. Ellerimin yaşlandığını ve giderek daha çok anneme benzediğimi farkettim. Erikli ve tarçınlı çay içiyorum, içinde tarçın olan her tat sonbahara yakışıyor ve kışı çağırıyor benim izlenimlerime göre. Ne zamandan beri böyle, hatırlamaya çalışıyorum: Sonbahar İstanbul'u çağrıştırıyor hep. Yıldız Parkı'nda sabah yürüyüşlerini, sararıp kızaran ağaç yapraklarını, küçük tahta köprüleri, yağmurların beslediği  küçük dereleri, nemli toprak kokusunu.. Bir de hep özlediğim öbür şehrin, hep özlediğim park yalnızlığını. Sarı'yı tek başına sevmediğim halde, koyu portakal, şarap kırmızısı ve nefti yeşille bir araya geldiğinde, bu karışımın içindeki yerinden hoşnutluğum da sonbaharın marifeti olmalı. Kahverengi her zaman en sevdiğim, hele kestane rengi.. İstanbul'da ( ve gariptir ki Ankara'da da) sonbaharın en üretken habercileri at kestanesi ağaçlarıdır benim için; annemle en büyük at kestanesini bulma yarışına girerek yürüdüğümüz Bostancı sokakları, Emin Ali Paşa'dan istasyona doğru giderken birbirimize göstererek topladığımız o parlak, henüz yağmur yüzü görmemiş, toprağa bulanmamış at kestanelerinin avuçlarımı, ceplerimi, çantamın gözlerini dolduran güzel kahverengisi.

Sonbahar geldiği için mutluyum. Elma mevsimi. Bostancı'daki dede evinde, gardrobun içinde annemin yünlü kumaştan, çağla yeşili ve kahverengi ekose tayyörü ile kızıl kahve pardesüsü asılı , beyaz sabun ve naftalin kokuyorlar oradaki diğer eşyalar gibi. Eylül'de birden serinleyen mevsimi karşılamak için tedbir. Bir de uzun saplı, koyu bej şemsiyesi. Paragrafın tam burasında işte, " Annemle birlikte İstanbul'da olmayı nasıl özledim", diyebilmeliyim. Bu cümleyi kurduğum ve O'nu düşündükçe kederlendiğim için de kimseler kızmamalı artık bana.

Bir sonbahar günlüğü tutacağım, 1.Ekim ile 1.Aralık.2011 arası. Ama dediğim gibi, yaşadıklarımdan ziyade,  içimden geçenler, izlenimler; kısa notlar, dizeler, anlık görüntüler halinde; hergün için de bir fotoğraf. Sessiz bekleyen defterlerimden birine, el yazımla ve dolmakalemle.

Sonbahar, ellerimin yaşlandığını ve Bostancı sokaklarında yalnız yürümek zorunda olduğumu bilir mi ki ?

hk, 1.10.2011

24.9.11

2006 - 2011 ya da "altıncı yıl, üçyüzyetmişikinci yazı"

"GECE ile BOYOZ", Kemal Beşgül

Altı yıl önce bugün bu deftere yazmaya başlarken aklımdan geçenleri  hatırlamaya çalıştım , oysa belleğim zayıftır benim. Unutmayı sevdiğimden belki de. Ya da unutmak istediklerimin anımsamaya değer bulduklarımdan nice oluşundan. Yaz bitiyor ve ben sonbaharın usul usul gelişini seyrediyorum. Bunaltmayan öğle vakitlerini, kestane ağaçlarının yapraklarındaki sararmayı, at kestanelerinin parlak kahverengileri ile yollara dökülmesini, yağmurları, pardesülü ve şemsiyeli günleri, çiçek tezgahlarındaki kasımpatıları, güneşin solgunlaşan ışığını seviyorum.  Önce geceleri serinliyor bu şehrin, sonra o serinlik sabahın erken saatlerine sürtünüyor uysal bir kedi gibi.

Uysal ve sokulgan ( ya da değil ) bir (ya da daha fazla)  kedi ile -süreli bir birlikteliğin farkında- ama yine de bunu düşünmemeye çalışarak yaşamak nasıldır öğrendim. O'nun benimle kalmaktan memnun, aramızdaki mesafeyi koruyarak ama hep göz göze gelebileceğimiz kadar yakın durarak birlikte yaşamaktan hoşnut olduğunu biliyorum artık. Geceleri yastığımın yanına kıvrılıp uyuyakaldığında rüyalarımızın birbirine karışacağını ve yataktaki yerini değiştirse de ben uyanmadan yanımdan asla gitmeyeceğini de biliyorum.

Bu deftere yazmaya başladığımda farklıydı hayat; tahmin edebileceğimden çok daha fazlasını deneyimledim geçen beş yıl içinde, acılanmanın hiç bitmediğini, sadece daha büyük bir ustalıkla gizlenebildiğini öğrendim; sabırla ve değiştiremediğim halleri kabullenerek büyük bunalımları atlatmayı becerebildiğimi, hatta bunu sadece kendim için değil, başkalarının iyiliğini de düşünerek yapabildiğimi farkettim.

O evdeyken ve benimle seyahat ederken ( tüm endişelenmelerime rağmen ) kendimi daha az yalnız hissettiğimi ve ikimiz konuşamıyor olsak da, pek çok insandan daha başarılı iletişim kurabildiğimizi anladım.

Aslında kendi kendime başedemeyeceğim hiç bir hal olmadığını, ancak arada sırada da olsa birilerinin beni düşünerek ve benim hayatımı kolaylaştırmak için çaba sarfetmesinden müthiş mutlu olabileceğime karar verdim. Üstelik başkaları için gereğinden fazla özveride bulunduğumu, kendi işimi gücümü bırakıp başkalarını mutlu etmek için sarfettiğim emek ve zamanın yarısını bile kendim için kullanmış olsaydım, daha az hırpalanarak yaşamış olabileceğimi anladım. Artık gerektiğinde sesimi yükseltebildiğimi ve istemediğim / hoşnut olmadığım durumlarda - hayır - diyebildiğimi biliyorum. Aklımı ve ruhumu huzursuz eden, beni üzen ve dikkatimi dağıtan kişi ve olaylardan uzak durmayı; belirsizliklere bir an önce son vermeyi, bekletilmeye izin vermeden yürüyüp gitmeyi de bu beş sene içinde öğrendim.

Sonbahar geldi yine. İkibinaltı yılından bu yana üçyüzyetmişbir kere yazmışım bu deftere, bu yazı üçyüzyetmişikinci olacak. "Yazdıklarımı okuyan olur mu?" merakına kapılmadım hiç, ama beni izleyen ( ve bunu kayıt altına alan ) kırkbir okuyucum olduğunu bilmek de hoşuma gitmiyor değil doğrusu. ( Bu defteri keşfettiğiniz ve okumaktan vazgeçmediğiniz için teşekkür ederim.)



Sonbaharın sakinleştiren ve insanı evcimenliğe çağıran bir dinginliği vardır, bana göre en güzel yazı mevsimidir. Yazının yazılacağı köşenin, o köşeye denk gelen duvara asılacak resimlerin, yazı yazılırken dinlenen müziğin, fincandan buharlanacak çay ya da kahve kokusunun, pencereden sızan ışığın, pencerenin içinde yapraklanan ev bitkilerinin ve yazı yazarken masanın üstüne atlayıp, gözlerini benden ayırmadan sessizce oturan ve bazen usulca uykuya dalan tekir kedinin yazılan ( yazılacak olan ) tüm cümlelerin kurgusunda, okuyucu tarafından anlaşılması imkansız bir etkisi vardır.

"Bir fincan yasemin çayı" ne güzel şiirdir.

Invitation for a cup of jasmin tea

Come in,
take off your sadness,
here you may be silent.

Reiner Kunze


Sonbahar nihayet. Artık sözcükleri demlemek zamanıdır.


hk, 24. Eylül.2011

17.8.11

Özlem

Chagall


Özlem, dilektir:
" Lütfen bu gece üşümesin - "
"Lütfen bu gece acılanmasın ---"
"Lütfen bu gece rahat uyusun -----"

O.Aruoba, Uzak

14.8.11

Oradakine 2.



oradakine II


Binaların arasından kurtulup daracık aralıklardan
geçerek karşıdaki büyük hastane yapısının camlarına
çarpıyor, solgunlaşıyor ama yine de pencerelerinde
durakladığı bu gönülsüz konuklara kendi evlerindeki
güneşli öğleden sonraları, çay sohbetlerini, komşu
gezmelerini, balkondan balkona seslenmeleri , sardunya
saksılarını, sığırcıkları ve serçeleri, sokaktaki
çocuk bağırtılarını, beyaz güneşliklerde kıpırdayıp
duran yasemin dalının gölgesini hatırlatıyor.

Bir hastane odasında yatmanın çekilmezliğini hem
geçmişe hem de başlangıcı belirsiz bir geleceğe
yapılan yolculukla zorluyor.

Güneş’in gökyüzündeki hallerini izlediğimi bilen de
kendi yaşanıp kapatılmış öğleden sonralarını düşürüyor
aklına, ya da işi gücü bırakıp pencerenin önüne
koşuyor işte…

hk.

ondokuzmartpazartesi, öğledensonra

Oradakine 1.



oradakine I.



Hadi git artık, dedi.

Giyin ve çık evinden, hadi depderin bir soluk al , ürkek olmayan
bir adım at, seni bekleyen diğerlerinin (senin için yavaş yavaş
meraklanmaya başlayanların) yanına yanaş...

Kapılarını aç, “ben geldim, buradayım”,de. “Beni
aradınız mı ben burada değilken ?”, diye sor. Sonra işte,
istersen yine tek başınalığına dön, kapını kapat,
ama kilitleme her zaman yaptığın gibi...

Dilediklerinde sana ulaşabilsinler, mutlaka bir nedeni
vardır sana gelmelerinin. Onları uzak tutma
kendinden, bunu hiç değilse –öğrencilerin ve sana kendilerinde
yer ayırmış arkadaşların- için yap...

Biliyorum, kapını kilitlemediğin zaman, konuşmak /
görmek istemediklerin de gelebilirler (geleceklerdir de),
ama başka türlü alamazsın birlikte olmak istediklerini içeri...
Ya onlardan da mahrum ol, ya da onlar için katlan diğerlerine.

Ne kadar gevezesin bugün,
ne kadar gevezesin,
burada dursam
sen susuversen / ben de kendi kendimle konuşmayı
sürdürsem, ne olurdu sanki...

ne kadar geveze
ve
ne kadar haklısın...

hk.

ondokuzmartpazartesi / öğleyebirdakikakala

İnsana kendinden başka yardım edecek yoktur, eminsiniz değil mi?



İnsana kendinden başka yardım edecek yoktur

böyle diyorum, kahvede bir arkadaşı beklerken.

böyle deyince, ötmeye başlıyor kafesteki kuşlar,

böyle deyince, üstümden çekiliyor sigara dumanı

aralanıyor yan masalardaki başlar,

böyle deyince, bir el siliyor pencere camını

sokakta bir kız okşuyor kardeşinin başını

kardeşinin sıfır numaraya vurulmuş başını,


böyle deyince, annem börek açıp kurabiyeler yapıyor

babam yerinden kalkıp bahçeye iniyor

kendinden önce götürerek sol bacağını

budamaya çalışıyor asma dallarını,

ve ben rahatlıyorum, ayağımın dibindeki köpek kadar.


Ali Cengizkan (Çocuk Ömrümüz, 1982)





Gecelerdir uykusuz, günlerdir yalınayak bir başağrısı gözlerimde dolaşan. "Ne olacak benim bu
halim?" sorusu yüreğime yakın bir kolye ucu; en çok kahverengi kazağımı seviyorum, kadife
pantalonlarımı ve elbette küçük adımlarla yürümeyi...
Sabahları hep aynı şarkıları dinliyorum üstelik; güzel bir ölünün ardından (onun için yazılmamış ama o'na adanmış) söylenen hüzün cümleleri; güne başlarken durgun ve biraz kederli olmak yakışıyor tenime.
Sonra onlar geliyorlar, gencecik yüzleri / yaşamın neye dair olduğunu merak etmeyen duruşlarıyla.
Bir nesnenin biçiminden, bir ömrün bilgeliğe benzer uzun cümlelerine atlıyorum hemen: Şaşkınlıkla dinliyorlar.
Öğleleri kilitliyorum kapımı, mektuplarımı okuyorum; müzik Bach da oluyor, Misia da. Bir bardak
çorba, bir elma, meyvaları yazı çağrıştıran yoğurt: Tanrı ne verdiyse işte, açlığım basılsın, başım
dönmesin yeter.


Öğleden sonralar köprüdür zaten akşama, ya duraksanır üstünde nehiri izlemek için; ya da hızlı
adımlarla uçarcasına geçilir.


Akşamları en cok evin kimsesizliğine dönmeyi seviyorum, kapıyı kapatınca, kimse'si oluyorum
duvarların, iç boşlukların, pencereler ketum:  İçerideki sesleri dışarıya fısıldamıyor. Eskiden ışıkları
açık  bırakırdım tüm  odalarda, şimdi olduğum  yerin en loş abajuru ile yetiniyorum.

Gece karanlıkta kendi haykırışlarını yutan bir canavar.

Ne annemin üstüme örttüğü ipek yorgan, ne babamin dilimlediği elmaların sulu lezzeti;
yalnızlığımı yeni doğmuş bir bebek gibi kucaklayıp, yatağın tam ortasına uzanıyorum.


"İnsana kendinden başka yardım edecek yoktur" yine de,  eminsiniz değil mi?


5.3.2003, hk

...

Sekiz sene olmuş ben bu yazıyı kaleme alalı. Bu gece uykudan kaçtım, o da benim peşime düşmedi. Masanın başında oturmuş eski defterleri kurcalarken, açık pencereden bir arı kuşu gelip, cümlelerin arasına daldı. Petunyaları seviyorlar, demişti verandada oturan adam, hatta onlara yemlik bile koymuş bu yüzden. Yemliğe ne koyuyorsun?, dedim. Şekerli su, diye cevap verdi. Arı kuşlarını izlemeyi seviyordu, geyikler de ortancalarını yemesinler istiyordu. Ağustos böcekleri başının içinde uğuldasalar da komşunun kedisini beslemeye giderken, " hemen gelirim, uyumazsanız bekleyin beni", diyordu.

Sekiz sene önce yazdıklarımı okurken, verandadaki adam yazımdaki eve girdi.  Evin düzenini bilmese de sessizce ve hiçbir eşyayı devirmeden yürüdü, kanepeye oturdu. Sehpanın üstündeki abajuru yaktım, beni görünce irkilmedi, ama varlığımdan memnun olup olmadığını da anlayamadım. Sustuk, söyleyecek bir şey olmadığından değildi susmamız; söylenebileceklerin niceliğindendi.

Yazının içinde olduğumuzun farkındaydık, bu bir rüya da değildi üstelik. Kanepenin tam karşısındaki duvarda el yazımdan okudu o cümleyi: " İnsana kendinden başka yardım edecek yoktur." Gözlerini kapattı, başını kanepenin sırt minderlerine yasladı. Uzandım, dizlerinin üzerinde duran uzun parmaklı, kemikli ellerinin hareketsizliğine dokundum. Sol elini iki avucumun arasında tutup, sıktım..

Arı kuşu cümlelerin arasında bulamadığı petunyaları aramak için pencereden dışarı uçtu. Küçüktü, iğne gibi bir gagası vardı, rengi yeşilimsiydi.

Eli elimden düşmesin diye yazmayacağım bu sabah.
Dolunay var, oysa iki saat sonra gün ağarır,serçeler gevezeliğe başlar.

Uyku ne ki, buradayım ben,
zira sekiz yıl sonra o anlatırken, kendi cümlelerimi dinliyorum.

hk, 14.8.2011







baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü