Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
3.3.11
şimdilik...
Yasemin çayı demlikte, fincanlar yanyana dizildi bile..
hk, 3.3.2011
30.1.11
kar manzaralı bir yazı
Ocak bitmeden bir yazı yazmalıydım, ama kar da yağmalıydı ben başımı kaldırıp pencereden dışarı baktığımda. Yine bir Pazar sabahı, dışarıda hiç durmaksızın kar yağıyor, Akide pencerenin önündeki masanın üzerine uzanmış muhabbet kuşlarını izliyor, Mozart'ın piyano konçertolarını dinliyoruz, dışarıda mutlak sessizlik.
Sabaha karşı gördüğüm rüya aklımda hala: İzmir'deki babaevinde, kendi yatak odamdayım, yaşlanmışım iyice.. "Ben", diyorum, "bütün ömrüm boyunca bu eşyaları kullandım, bu odada iken kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum, şimdi 17 miyim, yoksa 77 mi? Ne farkeder, buradaydım hep, başka bir yere gitmek de istemiyorum." Uyanmadan hemen önce gördüğüm bu rüya garip bir hüzünle başlattı sabahı, erkendi henüz, bir an önce kalkmak, kendime sütlü bir kahve hazırlamak ve herkes uykuda iken okumak ve yazmak istedim.
Eşyaların sahiplerinden çok daha uzun yaşamalarına takılıp kaldı aklım, her ne kadar mesleğim böyle eşyaları korumak, onarmak olsa da, bu hal başa gelince farklı bir duygusallığa kapılmamak elde değil. Annem ne kadar rahat hissetmiştir kendini bu konuda, benim onun ve babamın sahip olduğu her eşyayı özenle saklayacağımı ve koruyacağımı bildiği için gözü arkada kalmamıştır. Gel gelelim ben bu konuda müthiş huzursuz ve endişeliyim. Benim ardımdan böyle hissedecek, bu "koruyuculuk" vazifesini severek ve isteyerek üstlenecek kimsem yok zira. Eşyaların öykülerini bilen sadece benim, onları sahipleri kullanırken gören ve seven, onlarla ilgili anıları olan, onlardaki yıpranma izlerinin değerini bilen tek kişi.
Zehirli ve yorucu bir endişe bu, kendi kendime "henüz zamanın var karar vermek, çare bulmak için" diye yinelesem de, hiç rahat değil içim. Aklıma antikacı dükkanlarında satılığa çıkarılmış eşyalar, sahaflarda sergilenen aile fotoğraf albümleri geldikçe ürperiyor, telaşa kapılıyorum..
Annemin piyanosu, dede evinden gelip evimizin atan kalbi olan duvar saati, annemin teneke dikiş kutusu ve çocukluğumdan itibaren tüm giysilerimi diktiği dikiş makinesi, her bayramda içine lokum yerleştirme görevi benim olan filiz yeşili şekerlik, piyanonun üstünde duran metronom, ilkokula gittiğim yıllarda kullandığı ve daima hayranlık duyduğum siyah rugan çantası, dolmakalemi, Rıfat dedemin annemle babama ilk evlenme yıldönümü hediyesi olarak verdiği yağlı boya tablo... Bu listeye ekleyeceğim yüzlerce nesnenin hikayesi ile birlikte anılacak ayrıntılı bir envanterini çıkarmak bile ne kadar sürer kimbilir.
Pencerede durmadan yağan kar manzarası, tüm dikkatini yem yiyen kuşlara vermiş ve avcılık iç güdüsüyle evcillik arasında kararsız Akide, az önce sonlanan piyano konçertosunun ardından gelen müthiş sessizlik.
"Ocak 2011'in ilk ve son yazısını karlı bir Ankara sabahında yazmıştım", diyebileceğim artık.
hk, 30.Ocak.2011
26.12.10
yıl geçer, yıllar geçer: aklım uzaklarda demlenir
2010'un günleri tamamlanırken düşünüyorum bu seneye dair unutmak istediklerimi, bir an önce belleğimin arka bahçesinde büyüttüğüm fıstık çamının altına gömmek ve toprağa karışıp, çürüyüp yok olmalarını istediklerimi. Fıstık çamının kozalakları toprağa düştükçe, içlerindeki fıstıkları toplayıp biriktiriyorum. Kozalakları hasır bir sepete dolduruyorum, kuruduklarında çini sobanın içinde çıtır çıtır alevlenecek, yazı odamın duvarlarını ısıtacaklar.
Eskiden beri sevmem tamamladığım bir sınavdan çıktıktan sonra "acaba kaç doğrum, kaç yanlışım var?", diye sormayı, alabileceğim not hakkında tahminde bulunmayı.. Zira yapabileceğim o kadardır zaten, elimden gelen / kotarabileceğim kağıdın üstünde, değerlendirecek olanın elindedir artık. Geriye dönüp bakmam.
Bu yüzden yıl biterken de "muhasebe" yapmıyorum, olanları olduğu gibi / o zamanın koşulları içinde "öyle olmaları gerektiğini " kabul ederek, kapatıyorum. Beni mutlu eden halleri, haberleri, kişileri, kazanımları, deneyimleri, yüzümü güldüren / bana huzur veren anıları saklıyorum sadece. Beni üzen, yoran, mutsuz eden, keyifsizleştiren tüm olayları ve kişileri çam kozalaklarının sobada tutuşan reçineli çıtırtıları eşliğinde zihnimin evinden, ruhumun bacasından duman yapıp dağıtıyorum.
Zira böyle olmazsa -yeniden, yinelenmeden ve yenilgiyi düşünmeden yürüyemem önümde uzanan yolda-, ki o yol beni olmak istediğim şehirlerden, yaşamak istediğim düşlerden uzaklaştırıyor şimdilik..
Ama belki de bu iyi bir şeydir kimbilir: Uzaklaştıkça daha çok çalışır / çalıştıkça daha çok yol alır / yol aldıkça burada olmamı gerekli kılan nedenleri daha çabuk ortadan kaldırabilirim.
2.12.10
"Cuma" üzerine kar manzaralı bir yazı..
Kar,
beni esir aldın
açamadın kapalı yollarımı
kapatamadın açık yanlarımı
bir cereyandır, sürer gider tam ensemde
uzatıp elini, pencereyi kapatamadın.
Kar,
sesin dağı aştı
beyazın toprağı aştı
saçtın saflığını dört yana
bir beni saçıp dağıtamadın
dağıttın, toplayamadın.
A. Güven
Benim olduğum şehire kış gelmedi, Aralık henüz Ekim kıvamında, eldivenler / şapkalar / atkılar / kalın kazaklar / paltolar hala naftalinli çekmece ve dolaplarda bekliyor. Yaz sıcağını sevmeyen ve her yaz o sıcağın altında, toz toprak içinde çalışmak zorunda kalan biri olarak, hiç memnun değilim bu durumdan. Sonbahar güzel olmasına güzel de, ağaçlar yapraklarından soyundu, at kestaneleri döküldü, yağmurlu günler gelip geçti, ama bir türlü hava içimizi titretecek gibi soğumadı. Oysa Avrupa'da yine kar, fırtına, soğuk hüküm sürmekte; evsizler ve sokak hayvanları için en zor günler geri geldi.
Bu yazıyı aklıma düşüren henüz sesini duymadığım, sadece fotoğraflardaki suretini gördüğüm ve ömrümün en güzel iki yılını geçirdiğim kentte yaşayan bir genç kadın: Bu sayfaya tac ettiğim fotoğraf ve şiirin sahibesi. Onunla çok sevdiğim, güvendiğim bir dostumun önerisi ile "arkadaş" olduk! 21. yüzyıl arkadaşlıkları bir garip, anneannemin / anneciğimin zamanındakilere / hatta benim çocukluğumdakine hiç benzemiyor. Görmeden görüşmeden arkadaş olmuş buluyorsunuz kendinizi, "sanal gerçekliğin" içinde salınırken, bir öne bir geriye, salıncakta kolan vurur gibi, git gide hızlanarak, bu yalnızlıktan ötekine, bakıyorsunuz bir arkadaşınız daha oluvermiş. Zira sanal evrenin kuytu köşesinden bir ses duymayı bekleyen, radarları fırıl fırıl dönüp duran; kendi sesinden başkasını duymayı özleyen zamane Robinson'larıyız artık. Duyduğumuz ses kendi sesimizin yankısı olsa da, o yankıyı bir başkasının da duymuş olabileceğine inanmaktan vazgeçmeyen; Cuma'larını er ya da geç bulan, ama haftanın diğer günleriyle isimlendirecek can yoldaşları için de umudunu yitirmeyen Robinson'lar.
Yeni arkadaşımın yaşadığı ve benim on senede bir gidebildiğim ülkenin başkentinde de çok kar yağıyormuş; ki o kentin parkları uçsuz bucaksız, ağaçları nice, su kanalları ve gölcüklerinde dolaşan kuğu, kaz ve ördekleri pek dost canlısıdır. O parklarda uzun yürüyüşler yapmak, kulaklar ve burunlar kızarana dek yolları aşmak pek zevklidir; sonra gider içi sıcacık bir serayı andıran cafede oturur, ya çorbanızı kaşıklar / ya da kocaman bir fincan limonlu çayınızı içersiniz. Yanınızda bir arkadaşınız varsa sohbet eder, yalnızsanız ( ve içerisi çok kalabalık, dolayısıyla gürültülü değilse ) açıp kitabınızı okur, ya da çantanızdan eksik etmediğiniz defterinize içinizden geçenleri yazarsınız.
Bu sabah duyduğum bir cümleyi çok sevdim: " Yazmak içinizden geldiği gibi konuşmaktır, çünkü kimse sözünüzü kesemez.", diyordu.
Şimdi sadece geceleri soğuyan bu şehrin bir yerlerindeki evimde limonlu çayımı yudumlarken, özlediğim o uzak kentin sokaklarından geçip, evine gitmekte olan yeni arkadaşımın bu yazıyı okuyunca ne düşüneceğini merak edeceğim.
Radarlar fırıl fırıl dönmeye devam eder, telsizde bitip tükenmeyen çıtırtılar arasında hep aynı kısa cümleyi farklı sesler yinelerken: " Cuma orada mısın?"
hk, 2.Aralık.2010
25.11.10
17.11.10
Bir sonbahar masalı...
Küçük çocuklar için yetişkinlerin kurguladığı, gerçeküstü öğeler içeren, kimi zaman dinleyenin / okuyanın kendine bir pay çıkardığı masallarda iyiler ve kötüler olduğu gibi, şanssızlıklar ve tesadüfler, kâbuslar ve düşler birbirine karışır. Biraz da bu yüzden, yaşarken karşılaştığımız kimi halleri, yerleri, olayları betimlerken "mutlu biten masalların gerçeküstü mucizesine" gönderme yaparak, "masal gibi" nitelemesini kullanıveririz.Geçen yazdan bu yana Facebook bünyesindeki kullanıcıların hayal gücüne, yaratıcılığına, zevkine sunulan "Farmville" aracılığı ile tüm kahramanlarının mutlu yaşadıkları bir masal yazıyorum. Masalın yazarı olmak kolay değil aslında, tarlalarımı / bahçelerimi kurar, ilk kulübemi inşa eder, koyunlar/atlar/taylar/inekler/boğalar/kazlar/ördekler/tavuklar/lamalar/filler/martılar/ keçiler/ oğlaklar / penguenler / kediler / köpeklerden oluşan nüfusumu korumaya çalışırken, bir yandan da yavaş yavaş oluşmaya başlayan masalın cümlelerini düşünmeye koyuldum. Başlarken masala dönüşeceğini bilmediğim bu kurgunun nesnelerini, zaman geçtikçe masalın kurgusuna uygun seçmeye başladım.
Sonra farkettim ki, bu masalın başka kahramanları da olmalı, onlar da mutlu ve huzurlu hayatlar sürmeliler kendi bahçelerinde, evlerinde; her biri birbirine komşu / birbirinin yardımına koşan masal kahramanları. Böylece İclâl Hanım, Sumika, Delisaraylı Hanım, Fincan Hanım, Tuti, Karabacak Bey, Küçük Bey çıkageldiler.
Mevsimler değiştikçe, masalın da mevsimleri değişti. Şimdi ikinci sonbaharını kutluyor tarlalarla bahçeler. Bakır rengine, koyu kırmızılara, altın sarısına bürünüyor ağaçlar; toprağın üstünde sonbahar yaprakları, meşe palamutu, at kestaneleri.. Yağmur yağıyor zaman zaman, mis gibi toprak kokusu karışıyor bulutlu havalara.
8.11.10
Bir demet gül..

Suskunluğa benzer duraklamalarda bile "orada olduğunu"
bilerek güvende hissetmemizi sağladığı için kutlamak...

Art niyetsiz, beklentisiz, sabırlı bir sevgi ile sarıp sarmaladığı için kutlamak...
Kutlarken de, bu yeryüzünün tüm iyilik ve güzelliklerinin"O"nu sağlıkla ve umutla çepeçevre kuşatmasını, nice yılbaşını
sevdikleriyle, özledikleriyle gönlünce geçirmesini dilemek...
Üstelik hiçbir doğumgünü kutlaması öpücüksüz olmaz,
dileklerime yeryüzünde bu sabah goncalanan tüm çiçeklerin
niceliğinde öpücüklerimi de ekliyorum...
7.11.10
Süslü Alfabe

Süslü Alfabe'yi "Filbahrili Ev"imin hırsızlar tarafından yağmalandığı o büyük felaketin ardından, 2007 Kasım'ında bulmuştum; İstanbul'da bırakamadığım, anneciğimin ilkokul defter ve kitaplarından oluşan küçük hazinenin bir parçasıydı. Sayfalarını karıştırıp, annemin çocuk ellerinden çıkma kurşun kalemle çizilmiş çizgi ve harfleri seyretmiştim uzun uzun. O zamanlar farketmediğim bir ayrıntıyı önceki gün görüverdim ve bir kez daha yüreğim hopladı...
Alfabenin iç kapak sayfasında " Yazan: A.Hilmi" ve "Ressamı: CEVDET" diye belirtilmişti, ikinci baskısı yapılan " Çok Resimli Süslü Alfabe", İstanbul Resimli Ay Matbaası'ndan 1930 yılında çıkmıştı.
Neredeyse bir aydır Rifat dedemin üzerinde "Muhtelif İşlerim" yazan dosyasındaki grafik ve resimlerini tek tek ve defalarca incelediğim için, 1920'li yıllarda imzasını Rifat Cevdet veya sadece CEVDET olarak attığını biliyordum. Hatta şimdiye dek Türk grafik sanatı dünyası tarafından kim olduğu çözülemeyen, ancak eserleri çok önemli ve değerli kabul edilen "CEVDET" beyin, benim dedem Rifat Cevdet Bey olduğunu da öğrenmiş ve -Türkiye'de grafik sanatların tarihçesi- konusunda çalışan genç bir meslekdaşımla da paylaşmıştım. Ben dedemin CEVDET Bey olduğunu ve 1920'li yıllardan itibaren pek çok kitap kapağı, kitap için gravür, takvim, sinema afişi, logo, reklâm afişi çalıştığını biliyordum; ama kendi dönemi için "grafik sanatı" açısından ne denli önemli kabul edildiğinden habersizdim. Yıllar sonra ve tesadüf eseri bu iki bilgi buluşunca, ortaya harika bir keşif çıktı.
İşte bu keşfin öznesi olan dedemin elinden çıktığını henüz yeni farkettiğim "Süslü Alfabe", anneciğimin doğduğu sene yapılan baskısı ile yıpranmış ve yorgun, ama artık kayıp değil. Filbahrili Ev'in tavan arasından aşağı atılan ve zamanında dedem tarafından paketlenmiş nice okul defteri, kitabı ile birlikte gün ışığına kavuştu.Bu alfabeyi görünce düşünmeden edemedim: Dünyada babası tarafından resmedilmiş bir alfabe ile okuma yazma öğrenen kaç çocuk vardır ?
Dedem bu alfabede yer alan 46 resimi çizer ve boyarken, gün gelip kendi çocuğunun da harfleri, sözcükleri bu alfabe yardımıyla öğreneceğini aklından geçirmiş midir?
Annem "Süslü Alfabesi"nin babası tarafından resimlendiğini bilmiş, bunu sınıf arkadaşlarına söylemiş midir?
Ne yazık ki, ben çok az zaman geçirebildim Rifat dedemle.. O İstanbul'da Filbahrili Ev'de idi, ben İzmir'de. Ama en güzel fotoğraflarımı o çekmiştir, her parçasını kendi elleriyle yaptığı bebek evinde oynadığım oyunlar paha biçilmez, elele tutuşup gezmeye gittiğimizi, hatta İzmir'e geldiğinde beni Karşıyaka İstasyonu'nun yanındaki çay bahçesine götürdüğünü, orada salıncaklı koltukta yanyana oturduğumuzu anımsıyorum hayal meyal.Şimdi doğumunun 110. yılında yeniden, akıl almaz güzellikte hediyeler veriyor bana. Hem de içinde anneciğimin de olduğu, muhteşem hikayeler anlatan hediyeler...
hk, 7.11.2010
31.10.10
Akide ve arkadaşları I.
TısTıs kendisi de çocuk bir anne. Yavrularını evimizin kömürlüğünde büyütüyor, üç yavrusunu hiç yanından ayırmıyor, yemek vermek için bahçeye inen merdivenlerin başında belirdiğimde bile tıslayarak alarm veriyordu. Akide'nin TısTıs'ın iki katı büyüklükte ve erkek kedi olması bu tepkiyi daha da şiddetlendiriyordu kuşkusuz.
29.10.10
Mehtabiye
Mehtabiye dinliyorum, denizi olmayan bir kentin soğuk ve çoktan uyunmuş gecesinde.
Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım / Öyle bir an geldi ki mehtap seni sandım / Sevgili, rüyana mı aldın beni bir dem / Öyle bir an geldi ki mehtap seni sandım.
( Beste: Semahat Özdenses, Güfte: Mahmut Nedim Güntel )
Yine bir ay olmuş yazmayalı. Kimbilir kaç kez niyetlendim oysa; aklımda birikenler her zaman uslu uslu dökülmüyor parmak uçlarımdan. Tıkanan dolmakalemler gibiyim çoğu zaman, pompalı olanlardan hem de. Mürekkep ya içimde kuruyup kalıyor, uca giden incecik kanalı da kirleterek. Ya da ben mürekkebin azaldığını farketmiyorum, yazmaya girişince kelimenin ortasında silikleşiyor harfler. Üşengeçlik de var serde, kurumuş mürekkepten arınmaya, dolmakalemin ucunu ılık su içinde bekletip, kanalın iyice açılmasını beklemeye sabrım yetmiyor. Bırakıveriyorum yazmayı.
Çamlar arasından süzülürken mehtap, neydi o akşam adalar
Hala titriyorum o geceyi anıp, neydi o sesler, şarkılar
Rüzgar, deniz, mehtap, inliyordu alem, neydi o akşam adalar
Geçti geçti yıllar, gönüllerde kalan hatıralarla şarkılar...
(Beste ve Güfte: Bimen Şen)
Düşünüyorum, bu şarkıları kimbilir ne çok dinlemiş ve söylemiştir anneannem ile dedem. Radyolu zamanlar, akşam misafirliklerinin revaçta olduğu yıllar, kışın boza içilip sarı leblebi yenilen, ilkbahar gelir gelmez kırlara, Adalar'a, Yuşa Tepesi'ne, Çamlıca'ya dostlarla pikniğe gidilen günler..
Son günlerde bir kitap hazırlığı nedeniyle, ressam olan Rifat dedemin arşivi ile haşır neşir oldum sıkça. Benim için annemle babamınkinden de uzak ve oldukça yabancısı olduğum bir geçmiş. Ancak "Filbahrili ev"de geçirdiğim zaman, büyük yağmadan kurtarabildiklerim, annemin anlattığı anı parçacıkları birleştikçe ortaya çıkan "manzaraları", kırık parçalarını birleştikçe ellerimin arasında yüzyıllar sonra biçimlenen antik çömleklere benzetiyorum.
...
Şimdiki zamanın gündelik keşmekeşine dair yazmak istemeyişim, geçmiş zaman manzaralarının güzelliğine alışan göz ve zihin için değersiz ve hatta rahatsız edici çeşit çeşit halden yorgun düşmüş olmam aslında. Harry Potter romanlarındaki "ruh emiciler" gibi içimdeki enerjiyi, yaşam zevkini, hevesi, üretkenliği yok eden karakterlerle çevriliyim.

Bu kartpostaldaki yoldan yürümek ve içinde oyalandığım şehirden uzaklaşıp gidivermek isterdim şimdi. Zira deniz yoksunu bir bozkır kentinde "mehtabiye" dinlemek, mürekkebi tazelenmiş bir dolmakalemle saman kağıdı üzerine yazı yazmaya benziyor...
hk, 29.10.2010








