26.12.10

yıl geçer, yıllar geçer: aklım uzaklarda demlenir

Yazıp yazıp siliyorum bazen cümleleri, ne kolay bu yüzden yazıyla anlatmak zihnimde / ruhumda olup bitenleri. Sesle dile getirmek gibi değil, söz söylendi mi akılda kalıveriyor, peşinden gelen yeni cümleler ne kadar uğraşsa da düzeltmeye / değiştirmeye ya da açıklamaya, akılda hep o ilk cümle kalıyor. Yazarken öyle değil ama, ilk cümleyi beğenmedi mi insan, göz kırpan imleç sağdan sola doğru hızla kayıp, uçuruveriyor harfleri / heceleri / cümleyi. Yaşananlar da tıpkı sesle söylenenler gibi, geriye alınması / yaşamın belleğinden silinmesi olanaksız. Unutmak çok değerli bu yüzden, hiç değilse hayal metal hatırlamak. Yoksa canımızı yakan, düşüncelerimizi zehirleyen, ruhumuzu karartan yaşam deneyimleri gün gelip kimyasını bozuyor bedenin, ruhu yoruyor, içindeki iyimserliği kurutuyor insanın.
2010'un günleri tamamlanırken düşünüyorum bu seneye dair unutmak istediklerimi, bir an önce belleğimin arka bahçesinde büyüttüğüm fıstık çamının altına gömmek ve toprağa karışıp, çürüyüp yok olmalarını istediklerimi. Fıstık çamının kozalakları toprağa düştükçe, içlerindeki fıstıkları toplayıp biriktiriyorum. Kozalakları hasır bir sepete dolduruyorum, kuruduklarında çini sobanın içinde çıtır çıtır alevlenecek, yazı odamın duvarlarını ısıtacaklar.


Eskiden beri sevmem tamamladığım bir sınavdan çıktıktan sonra "acaba kaç doğrum, kaç yanlışım var?", diye sormayı, alabileceğim not hakkında tahminde bulunmayı.. Zira yapabileceğim o kadardır zaten, elimden gelen / kotarabileceğim kağıdın üstünde, değerlendirecek olanın elindedir artık. Geriye dönüp bakmam.
Bu yüzden yıl biterken de "muhasebe" yapmıyorum, olanları olduğu gibi / o zamanın koşulları içinde "öyle olmaları gerektiğini " kabul ederek, kapatıyorum. Beni mutlu eden halleri, haberleri, kişileri, kazanımları, deneyimleri, yüzümü güldüren / bana huzur veren anıları saklıyorum sadece. Beni üzen, yoran, mutsuz eden, keyifsizleştiren tüm olayları ve kişileri çam kozalaklarının sobada tutuşan reçineli çıtırtıları eşliğinde zihnimin evinden, ruhumun bacasından duman yapıp dağıtıyorum.
Zira böyle olmazsa -yeniden, yinelenmeden ve yenilgiyi düşünmeden yürüyemem önümde uzanan yolda-, ki o yol beni olmak istediğim şehirlerden, yaşamak istediğim düşlerden uzaklaştırıyor şimdilik..

Ama belki de bu iyi bir şeydir kimbilir: Uzaklaştıkça daha çok çalışır / çalıştıkça daha çok yol alır / yol aldıkça burada olmamı gerekli kılan nedenleri daha çabuk ortadan kaldırabilirim.


Stephen Mills, Mountain Road In Snow


Herkes yeni yılın gelişine sevinirken, zıp zıp zıplayıp kutlamalar yaparken,  veda edilen yılın o son dakikalarında çocukluğumdan beri çok hüzünlenirim ben. Gözlerim dolar, içim cız eder, sanki çok sevdiğim birinden bir daha karşılaşamayacağımızı bilerek ayrılıyormuş gibi hissederim kendimi. Annem ve babam hayatta iken "onlarla geçireceğim yıllar azaldığı için" böyle olduğunu düşünürdüm hep; onlar melek oldu, ben hala aynı hissediyorum..

Yıl geçer
yıllar geçer
aklım uzaklarda demlenir,
yalnız da sürse yolculuk
uzağı yakın eylemek için
yolcu yolunda gerek...

hk, 26.12.2010

2.12.10

"Cuma" üzerine kar manzaralı bir yazı..

Fotoğraf:   A.Güven, Londra

Kar,

beni esir aldın
açamadın kapalı yollarımı
kapatamadın açık yanlarımı
bir cereyandır, sürer gider tam ensemde
uzatıp elini, pencereyi kapatamadın.

Kar,
sesin dağı aştı
beyazın toprağı aştı
saçtın saflığını dört yana
bir beni saçıp dağıtamadın
dağıttın, toplayamadın.

A. Güven

Benim olduğum şehire kış gelmedi, Aralık henüz Ekim kıvamında, eldivenler / şapkalar / atkılar / kalın kazaklar / paltolar hala naftalinli çekmece ve dolaplarda bekliyor. Yaz sıcağını sevmeyen ve her yaz o sıcağın altında, toz toprak içinde çalışmak zorunda kalan biri olarak, hiç memnun değilim bu durumdan. Sonbahar güzel olmasına güzel de, ağaçlar yapraklarından soyundu, at kestaneleri döküldü, yağmurlu günler gelip geçti, ama bir türlü hava içimizi titretecek gibi soğumadı. Oysa Avrupa'da yine kar, fırtına, soğuk hüküm sürmekte; evsizler ve sokak hayvanları için en zor günler geri geldi.

Bu yazıyı aklıma düşüren henüz sesini duymadığım, sadece fotoğraflardaki suretini gördüğüm ve ömrümün en güzel iki yılını geçirdiğim kentte yaşayan bir genç kadın: Bu sayfaya tac ettiğim fotoğraf ve şiirin sahibesi. Onunla çok sevdiğim, güvendiğim bir dostumun önerisi ile "arkadaş" olduk! 21. yüzyıl arkadaşlıkları bir garip, anneannemin / anneciğimin zamanındakilere / hatta benim çocukluğumdakine hiç benzemiyor. Görmeden görüşmeden arkadaş olmuş buluyorsunuz kendinizi, "sanal gerçekliğin" içinde salınırken, bir öne bir geriye, salıncakta kolan vurur gibi, git gide hızlanarak, bu yalnızlıktan ötekine, bakıyorsunuz bir arkadaşınız daha oluvermiş. Zira sanal evrenin kuytu köşesinden bir ses duymayı bekleyen, radarları fırıl fırıl dönüp duran; kendi sesinden başkasını duymayı özleyen zamane Robinson'larıyız artık. Duyduğumuz ses kendi sesimizin yankısı olsa da, o yankıyı bir başkasının da duymuş olabileceğine  inanmaktan vazgeçmeyen; Cuma'larını er ya da geç bulan, ama haftanın diğer günleriyle isimlendirecek can yoldaşları için de umudunu yitirmeyen Robinson'lar.

Yeni arkadaşımın yaşadığı ve benim on senede bir gidebildiğim ülkenin başkentinde de çok kar yağıyormuş; ki o kentin parkları uçsuz bucaksız, ağaçları nice, su kanalları ve gölcüklerinde dolaşan kuğu, kaz ve ördekleri pek dost canlısıdır. O parklarda uzun yürüyüşler yapmak, kulaklar ve burunlar kızarana dek yolları aşmak pek zevklidir; sonra gider içi sıcacık bir serayı andıran cafede oturur, ya çorbanızı kaşıklar / ya da kocaman bir fincan limonlu çayınızı içersiniz. Yanınızda bir arkadaşınız varsa sohbet eder, yalnızsanız ( ve içerisi çok kalabalık, dolayısıyla gürültülü değilse ) açıp kitabınızı okur, ya da çantanızdan eksik etmediğiniz defterinize içinizden geçenleri yazarsınız.

Bu sabah duyduğum bir cümleyi çok sevdim: " Yazmak içinizden geldiği gibi konuşmaktır, çünkü kimse sözünüzü kesemez.", diyordu.

Şimdi sadece geceleri soğuyan bu şehrin bir yerlerindeki evimde limonlu çayımı yudumlarken, özlediğim o uzak kentin sokaklarından geçip, evine gitmekte olan yeni arkadaşımın bu yazıyı okuyunca ne düşüneceğini merak edeceğim.

Radarlar fırıl fırıl dönmeye devam eder, telsizde bitip tükenmeyen çıtırtılar arasında hep aynı kısa cümleyi farklı sesler yinelerken: " Cuma orada mısın?"


hk, 2.Aralık.2010

17.11.10

Bir sonbahar masalı...

Küçük çocuklar için yetişkinlerin kurguladığı, gerçeküstü öğeler içeren, kimi zaman dinleyenin / okuyanın kendine bir pay çıkardığı masallarda iyiler ve kötüler olduğu gibi, şanssızlıklar ve tesadüfler, kâbuslar ve düşler birbirine karışır. Biraz da bu yüzden, yaşarken karşılaştığımız kimi halleri, yerleri, olayları betimlerken "mutlu biten masalların gerçeküstü mucizesine" gönderme yaparak, "masal gibi" nitelemesini kullanıveririz.

Geçen yazdan bu yana Facebook bünyesindeki kullanıcıların hayal gücüne, yaratıcılığına, zevkine sunulan "Farmville" aracılığı ile tüm kahramanlarının mutlu yaşadıkları bir masal yazıyorum. Masalın yazarı olmak kolay değil aslında, tarlalarımı / bahçelerimi kurar, ilk kulübemi inşa eder, koyunlar/atlar/taylar/inekler/boğalar/kazlar/ördekler/tavuklar/lamalar/filler/martılar/ keçiler/ oğlaklar / penguenler / kediler / köpeklerden oluşan nüfusumu korumaya çalışırken, bir yandan da yavaş yavaş oluşmaya başlayan masalın cümlelerini düşünmeye koyuldum. Başlarken masala dönüşeceğini bilmediğim bu kurgunun nesnelerini, zaman geçtikçe masalın kurgusuna uygun seçmeye başladım.

Sonra farkettim ki, bu masalın başka kahramanları da olmalı, onlar da mutlu ve huzurlu hayatlar sürmeliler kendi bahçelerinde, evlerinde; her biri birbirine komşu / birbirinin yardımına koşan masal kahramanları. Böylece İclâl Hanım, Sumika, Delisaraylı Hanım, Fincan Hanım, Tuti, Karabacak Bey, Küçük Bey çıkageldiler.

Mevsimler değiştikçe, masalın da mevsimleri değişti. Şimdi ikinci sonbaharını kutluyor tarlalarla bahçeler. Bakır rengine, koyu kırmızılara, altın sarısına bürünüyor ağaçlar; toprağın üstünde sonbahar yaprakları, meşe palamutu, at kestaneleri.. Yağmur yağıyor zaman zaman, mis gibi toprak kokusu karışıyor bulutlu havalara.


Önce masalı yaratmak, sonra da o masalın içinde yaşamaya başlamak nasıl güzel anlatamam..
hk, 17.11.2010

8.11.10

Bir demet gül..

Kutladıkça güzelleşir doğumgünleri, çocukluğumdan beri "bitmesini hiç istemediğim" iki günden biri olmuştur benim için. Çocuk aklımla anneciğime yalvarırdım, "ne olur hiç bitmesin doğumgünüm", diye. O da "Sen bitsin artık diyene dek kutlarız çocuğum, üzülme..", derdi ki inanırdım hemen...

Doğumgünü her kişinin kendi "biricik takvimi"nin başlangıcı,
her bir ömrün yılbaşı. Yeryüzündeki varlığımızı kutluyoruz her doğumgününde,
varlığımızla var ettiklerimizi, var olarak değiştirdiklerimizi.
Böyle olunca doğumgününde dilenebilecekler nicedir aslında,
sağlıkla geçecek günler için sayısız tümce kurulabilir.
Yine de zordur tümcelerin sadece o kişi için seçilmesi, dünyadaki
varlığını kutlamak gerekir önce: Var olup da bizim hayatımızda yer ettiği,
o yeri bir çiçek bahçesine çevirdiği, yüreğimize su serptiği, yorgun kalplerimizi
dinlendirdiği için kutlamak...
Dostluk ve hemşireliğinde vazgeçilmez ve eşsiz olduğu;
hercaî gönüllü nicelerinden "yapma çiçeklerle kır çiçekleri" gibi
ayrılıverdiği için kutlamak...


Yaşamın dar kapılarından geçerken, uzak yolları yakın edemezken,
hasretini çektiklerimizin hatıraları ile kederlenirken dahi
içimizi aydınlattığı için kutlamak..


Suskunluğa benzer duraklamalarda bile "orada olduğunu"
bilerek güvende hissetmemizi sağladığı için kutlamak...



Art niyetsiz, beklentisiz, sabırlı bir sevgi ile sarıp sarmaladığı için kutlamak...


Kutlarken de, bu yeryüzünün tüm iyilik ve güzelliklerinin
"O"nu sağlıkla ve umutla çepeçevre kuşatmasını, nice yılbaşını
sevdikleriyle, özledikleriyle gönlünce geçirmesini dilemek...


Üstelik hiçbir doğumgünü kutlaması öpücüksüz olmaz,
dileklerime yeryüzünde bu sabah goncalanan tüm çiçeklerin
niceliğinde öpücüklerimi de ekliyorum...



hk, 8.11.2020


7.11.10

Süslü Alfabe



Süslü Alfabe'yi "Filbahrili Ev"imin hırsızlar tarafından yağmalandığı o büyük felaketin ardından, 2007 Kasım'ında bulmuştum; İstanbul'da bırakamadığım, anneciğimin ilkokul defter ve kitaplarından oluşan küçük hazinenin bir parçasıydı. Sayfalarını karıştırıp, annemin çocuk ellerinden çıkma kurşun kalemle çizilmiş çizgi ve harfleri seyretmiştim uzun uzun. O zamanlar farketmediğim bir ayrıntıyı önceki gün görüverdim ve bir kez daha yüreğim hopladı...

Alfabenin iç kapak sayfasında " Yazan: A.Hilmi" ve "Ressamı: CEVDET" diye belirtilmişti, ikinci baskısı yapılan " Çok Resimli Süslü Alfabe", İstanbul Resimli Ay Matbaası'ndan 1930 yılında çıkmıştı.

Neredeyse bir aydır Rifat dedemin üzerinde "Muhtelif İşlerim" yazan dosyasındaki grafik ve resimlerini tek tek ve defalarca incelediğim için, 1920'li yıllarda imzasını Rifat Cevdet veya sadece CEVDET olarak attığını biliyordum. Hatta şimdiye dek Türk grafik sanatı dünyası tarafından kim olduğu çözülemeyen, ancak eserleri çok önemli ve değerli kabul edilen "CEVDET" beyin, benim dedem Rifat Cevdet Bey olduğunu da öğrenmiş ve -Türkiye'de grafik sanatların tarihçesi- konusunda çalışan genç bir meslekdaşımla da paylaşmıştım. Ben dedemin CEVDET Bey olduğunu ve 1920'li yıllardan itibaren pek çok kitap kapağı, kitap için gravür, takvim, sinema afişi, logo, reklâm afişi çalıştığını biliyordum; ama kendi dönemi için "grafik sanatı" açısından ne denli önemli kabul edildiğinden habersizdim. Yıllar sonra ve tesadüf eseri bu iki bilgi buluşunca, ortaya harika bir keşif çıktı.

İşte bu keşfin öznesi olan dedemin elinden çıktığını henüz yeni farkettiğim "Süslü Alfabe", anneciğimin doğduğu sene yapılan baskısı ile yıpranmış ve yorgun, ama artık kayıp değil. Filbahrili Ev'in tavan arasından aşağı atılan ve zamanında dedem tarafından paketlenmiş nice okul defteri, kitabı ile birlikte gün ışığına kavuştu.

Bu alfabeyi görünce düşünmeden edemedim: Dünyada babası tarafından resmedilmiş bir alfabe ile okuma yazma öğrenen kaç çocuk vardır ?
Dedem bu alfabede yer alan 46 resimi çizer ve boyarken, gün gelip kendi çocuğunun da harfleri, sözcükleri bu alfabe yardımıyla öğreneceğini aklından geçirmiş midir?
Annem "Süslü Alfabesi"nin babası tarafından resimlendiğini bilmiş, bunu sınıf arkadaşlarına söylemiş midir?


Ne yazık ki, ben çok az zaman geçirebildim Rifat dedemle.. O İstanbul'da Filbahrili Ev'de idi, ben İzmir'de. Ama en güzel fotoğraflarımı o çekmiştir, her parçasını kendi elleriyle yaptığı bebek evinde oynadığım oyunlar paha biçilmez, elele tutuşup gezmeye gittiğimizi, hatta İzmir'e geldiğinde beni Karşıyaka İstasyonu'nun yanındaki çay bahçesine götürdüğünü, orada salıncaklı koltukta yanyana oturduğumuzu anımsıyorum hayal meyal.

Şimdi doğumunun 110. yılında yeniden, akıl almaz güzellikte hediyeler veriyor bana. Hem de içinde anneciğimin de olduğu, muhteşem hikayeler anlatan hediyeler...

hk, 7.11.2010

31.10.10

Akide ve arkadaşları I.


Benim oğlum 2 aylıkken geldi evine, bahçe kuytularında barınırken onu annesinden ayıran çocuğun gelgeç hevesiyle yalnız kaldı önce, sonra çöpe atıldı; derken yine çocuklar tarafından kurtarıldı ve çok soğuk bir kış akşamı kavuştuk birbirimize.

Akide oğlum olunca tek arkadaşı, can yoldaşı da ben oldum. Sabahları yanımda uyanır, ilk önce onun karnı doyurulur, kısa yolculuklarda bile çok özlenir, akşamları kilitte dönen anahtarın sesiyle uykusundan uyanıp bağırır, her aksırmamda evin neresinde olursa olsun koşa koşa gelip "iyi misin?" der oldu.

Haftaiçi iş günlerinde, gündüzleri tek başına geçiriyor mecburen. Radyonun müzik mırıldanan sesiyle uyuyor, askıdaki kafesinde aynası ile konuşan muhabbet kuşunu izliyor olmalı arasıra. Yaramazlıklarının izlerini ustaca saklasa da, kırdığı nesnelerin parçaları ele veriyor onu. Sıkıldığından eminim zaman zaman; zira akşam ben eve geldiğimde, yemeğin de verdiği enerji ile coştukça coşuyor. Ne halı kalıyor yerinde, ne yastık.. Bana oyun arkadaşı gözüyle bakıyor bu saatlerde, canımı çok acıtmadığı sürece hiç ses etmiyorum..

Bu yaz "Filbahrili ev"de geçirdiğimiz günler ise tam bir heyecan koşuşturması, hemcinsleriyle arkadaşlık etme arzusunun şiddetli bir tezahürü idi. Gelgelelim, evimizin bahçesindeki arkadaşları Kömür ve TısTıs yanlarına bile yaklaştırmadılar Akide'yi. Bu yüzden de oğlumun bitip tükenmez ve içtenlikli dost olma girişimleri her seferinde hayalkırıklığı ile sonuçlandı.



TısTıs kendisi de çocuk bir anne. Yavrularını evimizin kömürlüğünde büyütüyor, üç yavrusunu hiç yanından ayırmıyor, yemek vermek için bahçeye inen merdivenlerin başında belirdiğimde bile tıslayarak alarm veriyordu. Akide'nin TısTıs'ın iki katı büyüklükte ve erkek kedi olması bu tepkiyi daha da şiddetlendiriyordu kuşkusuz.


Kömür'le geçen sene tanışmıştı Akide. Üst kat balkonuna uzanıp tepeden izlemişti onun bahçeye gelişini, ürkek patilerle, kararsız ve kaçmaya hazırlıklı verdiğim mamaları yiyişini. Kömür de Akide'yi aşağıdan süzmüş, güvende olduğuna karar verdiği tenha saatlerde bahçe sandalyelerinden birinin üzerindeki mindere kurulup, uykuya bile dalmıştı. Ne yalan söyleyeyim, beklemiyordum bu sonbahar onu. Çıkageldi, yüzü toparlanmış, hala ürkek ama bizim dönüşümüzden memnun. Camlı sokak kapısının önüne dek çıkıp, öylece oturdu, gitmedi. Akide tanıdı Kömür'ü, onun her gelişinde kapının iç tarafında bağırdı durdu. Ama kapıyı her açışımda Kömür Akide'yi bir güzel payladı, "yaklaşma banaaaaaa!" diyerek yuvasını yaptı. Benim iyi kalpli oğlum da ne olduğunu anlayamadan evin içine kaçtı.

Ama yine de Kömür yanına yaklaştırmadığı Akide'yi kapının dibine oturup, cam ardından izlemeye; Akide de yanına yaklaşamadığı Kömür için avaz avaz bağırmaya devam etti.


Filbahrili evin çiçek penceresini açtım oğluma. İçinde oturup, bahçede olup bitenleri, TısTıs'ın yavrularını, Kömür'ün geliş gidişlerini seyretti böylece. Kâh yukarı katın balkonuna koşturup, daha geniş açıdan gözetledi evin çevresini, kâh balkondan gelişini gördüğü Kömür'e daha yakından bakabilmek için merdivenin basamaklarını üçer üçer inerek, kapı önüne koşturdu.


Umudunu hiç yitirmedi, asla pes etmedi.


Belki de tek çocuk olduğum için Akide'nin bu saf içtenliğini, arkadaş edinme tutkusunu, iyi niyetli sabırını çok dokunaklı buluyor, içleniyorum. Yaz aylarının göçebeliği sona erer ermez, Akide'nin bu yalnızlığını sona erdirmeye söz verdim kendi kendime..


O zamana dek, kediyle kedi olmaya devam.


hk, 31.Ekim.2010

29.10.10

Mehtabiye

moonlight, mary beck 2005



Mehtabiye dinliyorum, denizi olmayan bir kentin soğuk ve çoktan uyunmuş gecesinde.

Dün gece mehtaba dalıp hep seni andım / Öyle bir an geldi ki mehtap seni sandım / Sevgili, rüyana mı aldın beni bir dem / Öyle bir an geldi ki mehtap seni sandım.

( Beste: Semahat Özdenses, Güfte: Mahmut Nedim Güntel )


Yine bir ay olmuş yazmayalı. Kimbilir kaç kez niyetlendim oysa; aklımda birikenler her zaman uslu uslu dökülmüyor parmak uçlarımdan. Tıkanan dolmakalemler gibiyim çoğu zaman, pompalı olanlardan hem de. Mürekkep ya içimde kuruyup kalıyor, uca giden incecik kanalı da kirleterek. Ya da ben mürekkebin azaldığını farketmiyorum, yazmaya girişince kelimenin ortasında silikleşiyor harfler. Üşengeçlik de var serde, kurumuş mürekkepten arınmaya, dolmakalemin ucunu ılık su içinde bekletip, kanalın iyice açılmasını beklemeye sabrım yetmiyor. Bırakıveriyorum yazmayı.

Çamlar arasından süzülürken mehtap, neydi o akşam adalar

Hala titriyorum o geceyi anıp, neydi o sesler, şarkılar

Rüzgar, deniz, mehtap, inliyordu alem, neydi o akşam adalar

Geçti geçti yıllar, gönüllerde kalan hatıralarla şarkılar...

(Beste ve Güfte: Bimen Şen)

Düşünüyorum, bu şarkıları kimbilir ne çok dinlemiş ve söylemiştir anneannem ile dedem. Radyolu zamanlar, akşam misafirliklerinin revaçta olduğu yıllar, kışın boza içilip sarı leblebi yenilen, ilkbahar gelir gelmez kırlara, Adalar'a, Yuşa Tepesi'ne, Çamlıca'ya dostlarla pikniğe gidilen günler..

Son günlerde bir kitap hazırlığı nedeniyle, ressam olan Rifat dedemin arşivi ile haşır neşir oldum sıkça. Benim için annemle babamınkinden de uzak ve oldukça yabancısı olduğum bir geçmiş. Ancak "Filbahrili ev"de geçirdiğim zaman, büyük yağmadan kurtarabildiklerim, annemin anlattığı anı parçacıkları birleştikçe ortaya çıkan "manzaraları", kırık parçalarını birleştikçe ellerimin arasında yüzyıllar sonra biçimlenen antik çömleklere benzetiyorum.

...
Şimdiki zamanın gündelik keşmekeşine dair yazmak istemeyişim, geçmiş zaman manzaralarının güzelliğine alışan göz ve zihin için değersiz ve hatta rahatsız edici çeşit çeşit halden yorgun düşmüş olmam aslında. Harry Potter romanlarındaki "ruh emiciler" gibi içimdeki enerjiyi, yaşam zevkini, hevesi, üretkenliği yok eden karakterlerle çevriliyim.


Bu kartpostaldaki yoldan yürümek ve içinde oyalandığım şehirden uzaklaşıp gidivermek isterdim şimdi. Zira deniz yoksunu bir bozkır kentinde "mehtabiye" dinlemek, mürekkebi tazelenmiş bir dolmakalemle saman kağıdı üzerine yazı yazmaya benziyor...

hk, 29.10.2010

28.9.10


Yolculuklar sona erdi, İstanbul da öyle. Filbahrili Ev'de geçirdiğim zamanın sadece oraya duyduğum hasreti alevlendireceğini çok iyi biliyordum. İstemeye istemeye topladım bavulumu, evimi kış uykusuna yatırdım sanki. O evin yaşayan bir ölümlü olduğunu düşünmekten kendimi alamadım: pencerelerden görünen dar alan manzaralarını, sokak kapısının önünde sabırla bekleyen bahçe kedilerini, arkadaki fıstık çamının dallarında eskisi gibi serenad yapan "Ali Bey Kuşu"nu ( adını annem koymuştu, ama neden böyle dediğini bilmiyorum ), mutfağın serinliğini, salonu ve üst kattaki oturma odasını ısıtan öğle güneşini, anneannemin mum çiçeğini koyduğu çiçek penceresini, dedemin camekanlı kitaplığının kanadını açınca yüzüme çarpan eski kitap kokusunu, anneannemin şifonyerinin çekmecelerinden gelen sabun ve lavanta çiçeği rahiyasını zihnime öyle kaydettim ki, gözlerimi kapatıp Filbahrili Ev'de olduğuma kendimi inandırabilirim.
Artık yeniden ve mecburen Ankara'dayım. Bu şehirde geçirmek zorunda olduğum süreye aldırmaksızın ve zamanı geldiğinde arkama bakmadan uzaklaşacağımı, beni mutsuz, tedirgin ve huzursuz eden kişi ve olayları geride bırakacağımı tekrarlıyorum kendime. Zira beni bekleyen, keşfedilmek, bilinmek, öğrenilmek, yazılıp çizilmek için sabırsızlanan nesnelere zaman ayırmam; onları tek tek elden geçirmem, belgelemem, birleştirmem, yayınlamam ve sergilemem gerek.
Bu benim artık yanımda olmayan aileme karşı en öncelikli sorumluluğum...
Saat 03.07, 4 saat önce kendime kahve pişirip, Beyaz Fırın'dan aldığım Paskalya Çöreği'nden bir dilim yedim. Bedenim ve gözlerim yorgun, ama beynim parmaklarımı rahat bırakmıyor.
Uyuyacağım, uykumda Akide'yi, evine dönen Markiz'i ( muhabbet kuşum) göreceğim belki de.
Işık sönmeli, ve odalar dışarıdaki mutlak sessizliğe boyun eğmeli artık; gözlerim kapanmalı..
Anlatılmayı bekleyen İstanbul hikayelerinin niceliği korkutuyor beni bazen.
Allah rahatlık versin.
hk, 29.10.2010

26.9.10

5. Fincangünü

BİR FİNCAN YASEMİN ÇAYI 24.Eylül.2010 günü
5 yaşına bastı.. Yazılar, fotoğraflar, öyküler, şiirler,
vedalar, buluşmalar, hüzün ve sevinçler, hayaller,
leziz reçeteler, uzun sessizlikler, geveze haftasonları,
yolculuklar, yorgunluklar, Akide'li mutluluklar ile
fincan fincan çay demlemişim..
Hepimize kutlu olsun!
hk, 26.10.2010


baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü