18.4.10

Resimdeki kadın hakkında..

Bu ikinci sabah kahvesi, sakızlı ve orta şekerli. İlkini havanın yağmurlu, serçelerin geveze, gökyüzünün gri, odanın loş olduğu 05.30 civarında içtim. Zamanı şaşırtan bir uyanıklık halinden bir türlü uykuya geçemeyince, kalkmak en iyisi deyip geldim masanın başına.

Çok eskiden, haritalardaki yeri işaretlenmemiş bir deniz fenerinde yaşarken, arada sırada bana konukluğa gelen eski bir dostumun gönderdiği mektubun içinden bir resim çıktı. Resime iliştirdiği küçük sayfanın üzerinde okumayı özlediğim el yazısıyla şöyle diyordu:


" Aynaya bakan güzel kıza bakar mısın?

Ne görüyor aynada? Senin bazen gördüğün gibi annesinden bazı şeyler görüyor mudur? Ressam bugünlük bu kadar yeter, dediğinde ifadesiz duran yüz gülmüş müdür?

Birisinin haremine hediye olarak mı gelmiştir?
Zengin birinin sevgili kızı mıdır? Fakir birinin özlediği kızı mı yoksa?

Üstündeki kıyafetlerin kumaşları hangi yolları aşıp gelmiştir? Dalgın dalgın oynadığı incileri hangi yaralı eller denizden çıkarmıştır? Halılardaki düğümleri atan eller neler yaşadı bu dünyada? O halılardan arta kalan bir şey var mıdır? New York'daki bir evin duvarında bir çerçeve içinde bir parçası duruyor mudur?

Bu kadar merak etmem başıma bir iş açar mı? "

Francesco Ballesio'nun Orientalist bir tablosuydu resimdeki; Doğu'nun yaşam tarzına (bilhassa Doğu'lu kadınların haremdeki hayatına) meraklı Batı'lı ressamlardan biri olan Ballesio'nun bu tablo üzerinde çalışırken düşündükleri, en az arkadaşımın aklına takılan sorular kadar merak uyandırıcıydı üstelik. Aslında her ikisinin de yaptığı merak etmekten ziyade, hayal kurmaktı: Biri tabloyu yaratırken, biri yaratılan yapıtı izlerken hayal etmekten kendilerini alamamışlardı belli ki. Hayal üzerine hayal kurmak bu olmalı işte. Bir hayali, izleyici sayısı kadar hayalle çoğaltmak. Bir yapıtın tekilliği, sergilendiği / paylaşıldığı / izlenmeye başlandığı anda sona eriyor bu yüzden: İzlenim ve çağrışımlar izleyici sayısı ile çarpılıyor; öyle ki algılama ve yorum farklı bireylerin bellek süzgecinden geçen yapıtı (güzel sanatların hangi alanında olursa olsun) her bir birey için farklı bir "yer"e oturtuyor.

Sanatçı izleyicinin belleğine kaydettiği izlenimi görme olanağına sahip olsa, belki de kendi yapıtını tanımakta güçlük çeker, şaşırır..

Fener kaçkını arkadaşımın resimdeki odalıkla ilgili sorularını yanıtlamaktan ziyade, aynaya bakınca anneciğimi görüp görmediğimi düşündüm sonra.

Keşke görebilseydim, dedim kendi kendime. Belki de O'nun yaşadığı yerlerde yaşamaya başlayınca göreceğim.

Zihnimi meşgul edip de yazmak istediklerimin ne bu tablodaki odalık kızla, ne de İtalyan Orientalist ressamla ilgisi vardı aslında. Hafta başından beri "naftalin kokusu ve kırlangıç çığlıkları"nın etkisi altındayım. Mayıs yaklaştığından mı, belleğim beni tuzağa düşürmek için fırsat kolladığından mı bilmem, pek tuhaf bir haldeyim.

Şimdi ya bir kahve daha içmeli,

ya da papatyalı bir kırda yürümeyi hayal etmeli..

hk, 18.4.2010

11.4.10

Kedili bir yazı..



Kedili bir yazı

Cumartesi ve Pazar günlerinin mesleğimle ilgili işlerle dolup taşması, hafta içinde yetiştiremediğim okumalar ve yazmalarla geçip gidivermesi rahatsız ediyor beni uzun zamandır. Profesörlüğe hevesli olmamamın başlıca nedenlerinden biri de bu sanırım; oysa çevremdekilerin beklentisi farklı, yaptığım işlerin niteliği, niceliği ve içeriğinden ziyade, ünvanımla değerlendirilmek benim canımı sıkıyor, diğerlerine ise anlamsız ve budalaca geliyor. Oysa ben kimi konularda budala olmayı her zaman sevmişimdir...

Benim ilk mesleğimde sık sık başvurulan ve henüz kazısı yapılmamış alanlarda uygulanan "yüzey araştırması" denilen bir yöntem vardır; belirli bir alanda belli bir düzen içinde, sürekli toprak yüzeyine bakarak yürür ve rastladığınız küçük arkeolojik buluntuları toplar, torbalar, etiketlersiniz. Çanak çömlek parçaları, ağırşaklar, şanslıysanız sikkeler yolunuza çıkar ve toprağın altında olabilecekler hakkında kulağınıza ipuçları fısıldar. Bu fısıltıların değerlendirilmesi sonucunda, arkeolojik kazının yapılabileceği alanları belirler, sondajlarla bu öngörünüzü kuvvetlendirmeye çalışır, sonra da kazı açmalarınızda çalışmaya başlarsınız. Hele mimari parçalar da toprak üstünde sere serpe dağılmış bekliyorsa, işiniz daha da kolay demektir.

Öğrenciliğimde çıktığım bu "yüzey araştırmalarından birinde" fısıldayan çömlek kırıkları ile yetinmeyip, kuru bitkiler ile kurutulmaya müsait kır çiçekleri topladığımı hatırlıyorum; bu nedenle benimle "dalga geçen", hatta yaptığım işi yeterince ciddiye almadığımdan dem vuranlara gülüp geçmemi söylemişti babacığım.. Ne kadar haklı olduğunu neredeyse otuz yıl sonra bir kez daha farkettim; çevremde "işlerinden başka bir konudan" konuş(a)mayan; duvarları mesleki sorunlar / akademisyenlik hırsları / makale ve bildirilerle örülü bir hücrenin içine kapanmış bir kalabalık var. Öyle ki, konuyu kedilerden bile açsanız, dönüp dolaşıp taşlara, projelere, raporlara getiriyorlar sizi: Hani "sen yine yolunu kaybettin, asıl olman gereken yer burası" der gibiler her defasında.

Durum böyle olunca, benim bu şehirde neden bu denli sıkıldığımı / bunaldığımı, üniversitede iken neden odama kapandığımı ve Haydn'ın piyano sonatlarını dinleyerek çalıştığımı, öğrencilerin bütün yaz boyunca bir projeden diğerine koşturmalarına neden itiraz ettiğimi, anneciğimi neden çok özlediğimi, yılbaşlarında masamın üzerindeki vazoyu neden kokinaların doldurduğunu, herkes yeni yılı e-posta ile "usulen" kutlarken neden babacığımın resimlerinden kartlar bastırıp, dileklerimi uzun uzun kaleme aldığımı; Facebook'da anneciğimin ve sevgili anneannemin adına hesaplar açıp, neden onların zevkine göre çiftlikler kurduğumu, ve işte saymakla bitmeyecek diğer bütün hallerimi anlamakta cidden zorlanıyorlar.

Bu yazının başlığının "kedili bir yazı" olduğunu unuttuğumu sanmayın sakın. Akide kanepenin sırt yastıkları üzerinde huzurlu bir uykuya daldı ben bu cümleleri kurarken. Haydn onu da sakinleştiriyor anlaşılan. Pencerenin bir kanadı açık, yalnızlığını kafesine asılı aynadaki yansıması ile konuşarak gidermeye çalışan muhabbet kuşum ( Markiz) anlatıp duruyor.. Sadece penceredeki manzara "sevimsiz", Ankara'nın çirkin apartmanları, her sabah tırmanmak zorunda olduğum yokuş, sarı gri bir gökyüzü ve yolu daraltan arabalar.

Yazının içinde uyuyan bir kedi olması, bunun kedili bir yazı olması için yeterli bence..

Bitirirken de İlhan Berk'in "Şiirin Gizli Tarihi" isimli kitabından bir cümle:

"Tang çağında memurları şiir bilgilerine göre seçerlerdi." *



hk, 11.Nisan.2010


* Yıllardır gördüğüm, öğrendiğim şu ki KPSS, KPDS, ÜDS, ALES'e göre seçilen memur ve akademisyenler Tang çağı memurları ile karşılaştırılamazlar bile.

1.4.10

Chopin ile uykusuz







CHOPIN: Tuşlara Adanmış Bir Yaşam

A.Büke'nin kaleme aldığı bu kitap benimle dolaşıyor dört gündür: Sabahları işe giderken otobüste, gece uyumadan önce yatakta okuyorum merakla. Arka kapak yazısında da belirtildiği gibi "yalnızca klasik müzik dinleyicilerini değil, sanat tarihi, edebiyat, Avrupa tarihi konularına ilgi gösterenleri de saracak" bir araştırma bu. Okurken kendi zamanımdan uzaklaşıyor, 18.yy sonundan 19.yy'ın ilk yarısına doğru Fransa, Polonya, Almanya, Avusturya arasında yolculuk ediyorum durmadan.

Chopin'in piyano eserlerini yıllardır dinlediğim halde, o muhteşem müziğin yaratıcısının yaşamı, sanatsal gelişimi, eğitmenleri, ailesi, yaşadığı kentler, çağdaşları, esin kaynakları, mektupları ile ilgili öğrendiklerim sayesinde, bundan böyle "Chopin besteleri" dinlerken o hayata iki yüzyıl sonra bir biyografinin cümleleri aracılığı ile dokunmuş olarak, farklı hissedeceğimi biliyorum artık.

1.Mart.1810 doğumlu Chopin, Fransız bir ailenin Polonyalı soylular tarafından yetiştirilmiş ve Polonya'da yaşamayı seçmiş oğlunun ikinci çocuğu. 8 yaşında verdiği ilk piyano resitalinden sonra, kendisine seyircilerin tepkilerini soran annesine " en çok dantel yakamı beğendiler" diyen; yaz tatillerinde davet edildiği ve arkadaşlarının ailelerine ait çiftliklerden anne ve babasına gazete formatında mektuplar yazan, kendi adından türettiği ve aslında her birinde kendini anlattığı karakterler aracılığı ile başından geçenleri komik öykülere dönüştüren bir genç.


244 sayfalık kitabın henüz 60. sayfasındayım (Çocukluktan Gençliğe), okurken notlar çıkarmamak için kendimi zor tutuyorum bazen; kimi kişi ve yer isimlerini ezbere bilmek, müzik terimlerini, piyanonun gelişimine ilişkin ayrıntıları hep hatırlamak istiyorum, (muhtemelen hiçbir zaman kullanmayacağım bilgiler olsa da bunlar). Belki şimdi, olduğum zaman ve çevrede konuşulan, yaşanan, yinelenen konuların / olayların / hallerin sığlığından, niteliksizliğinden, boşluğundan, kabalığından doğan kirlenme, cahilleşme, gerileme, yerinde sayma duygusundan kurtulabilmek için istiyorum bütün bunları... Mecbur olmadığım ve "işime yaramayacağı" halde öğrenmek, aklımda tutmak arzusuyla, bir tür susuzluk giderme sabırsızlığı ile okuyorum bu kitabı; her cümlede mutlu ve arınmış hissederek...

23.Nisan.1810'da yapılmış vaftiz töreni Frederic'in, 200. yılında çocukların bayramıyla birlikte kutlayacağım doğumunu; iki yüzyıl sonra insan bedeninin ölümlülüğüne nispet yaparcasına yaşayan ve dünya yüzünde kimbilir kaç piyanist tarafından tutkuyla yorumlanan bestelerini dinleyerek...

Sahi en son ne zaman bir Chopin eseri dinlediniz ?


hk, 1.Nisan.2010, 4.45 (uykusuz bir gece)

20.3.10

Fatih Sultan Mehmet'in yeniçerisi, II.Abdülhamit'in Saray Ressamı Fausto Zonaro

Fausto Zonaro, "sahilde yürüyüş"



Sabah 04.23, herkes uykuda iken uyanık olduğum saatleri seviyorum. Sakızlı Türk kahvesi ve Bruch'un Keman Konçertosu tamamlıyor karanlığı. Sokağa baktım, pencerelerin hiçbirinde ışık yok, sadece tam karşıdaki sokağın başında portakal rengi bir ışıltı ile yanan sokak lambasının aydınlığı. II. Abdülhamit'in "Saray Ressamı" Fausto Zonaro'nun tablosundaki şu mahzun sokak köpeği gibi gecenin sabaha daha yakın bu saatleri...


İtalya'da duvar ve bina yapımı işlerinde çalışırken sıkılıp ressamlığa merak salan, kiliselerde gerçekleştirdiği fresk yenileme işleriyle resim yeteneğini gösteren Fausto, müşterisi Elisabeth Pante'ye aşık olup, oryantalist hayranlığın tutkusuyla sevdiği kadınla birlikte 1891'de İstanbul'a gelir. 1892'de evlenip, Ayazpaşa'da yaşamaya başlarlar. Suluboya tabloları beğeni toplayan İtalyan ressam, Teşrifat Nazırı Münir Paşa tarafından Yıldız Sarayı'na davet edilir ve Osman Hamdi Bey'le tanıştırılır. Bir yandan Münir Paşa'nın eşine resim dersleri verirken, eserleri II.Abdülhamit'e gösterilir ve takdir toplar.
(04.47, sabah ezanı okunuyor... Şimdi Kuzguncuk'ta olmak isterdim.)


1896'da Ressam-ı Hazreti Şehriyari (Saray Ressamı) ünvanını alan Zonaro, II.Abdülhamit'in isteği üzerine Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethini tasvir eden tablolar resmetmiştir.



1905 yılında verilen emir üzerine yaptığı bu tablolarda Fausto kendisini de bir yeniçeri olarak Fatih'in hemen yanıbaşında gösterir ( Sultan'ın atının hemen sağındaki, eli tüfekli yeniçeri).


Aynı yeniçeri "Edirne Kuşatması"nı tasvir eden tabloda da bu kez Fatih Sultan Mehmet'in sol yanında görülür.



















II. Abdülhamit'in devrilmesinden ve saray erkanının tasviye edilmesinden sonra 1909 yılında bu ünvanını yitiren Fausto Zonaro 20.Mart.1910'da ( tam 100 yıl önce bugün) çok sevdiği ve hayran olduğu şehirden, İstanbul'dan ayrılarak ülkesine döndü. 1929 yılında San Remo'da ve 75 yaşındayken İstanbul'a hasret olarak ömrü noktalandı.

Çocukken anneciğimin zorla içirdiği portakallı kalsiyum sandoz tabletleri gibi parlıyor sokak lambası hala. Gökyüzünde binaların cephelerini buzlu bir maviye boyayan aydınlık belirginleşiyor gitgide. 100 yıl önce bugün, 18 yıl boyunca yaşadığı ve sevdiği kenti terkeden Fausto'yu düşünüyorum, O'nun İstanbul'unu, 1900 doğumlu olan Rıfat dedem 10 yaşında iken ayrı düştüğü o sevgili şehrimi.


Toprağın bol olsun Fausto..


hk, 20.3.2010




21.2.10

hamarat bir Pazar sabahı...

21.Şubat.2010, Pazar sabahının resmidir

Galiba benim kendimi iyi hissetmem için, önce iyice kötülemem gerekiyor bazen.. Dün bütün gün başım yastıkta idi, gözlerimi zor açık tutuyor, sanki bir sis içinde kalmış, ne önümü ne de arkamı görebiliyordum. Ne yemek isteği, ne sokağa çıkmak, ne yazı yazmak, ne çalışmak, ne kalkıp su içmek, ne de kitap okumak: Öylece yattım, yapabileceğim ama yapmak istemediğim işleri, gidebileceğim ama gitmek istemediğim yerleri geçirerek aklımdan; başımın içinde dolaşan ve zihnimi rahatsız eden bir düşünceye benziyordu baş ağrısı, geçmedi, inat etti.. Gece de böyleydi, sabaha karşı kanepenin rahatsızlığından yatağın serinliğine geçtim, pencereyi de açık bıraktım.

Bu sabah uyandığımda saat sekizdi, bir gün öncenin o garip / yapışkan bezginliğinden kurtulmak için suyun altına girdim, arındım. Derken kendimi mutfakta, iki senedir kayıp olan ve önceki hafta kütüphanemi düzenlerken bulduğum, sayfalarını anneciğimin el yazısı ile yazılmış çörek, kek, yemek tariflerinin doldurduğu defterimi açıp "Nonoş" yapmaya koyuldum. Uzun zamandır kendime çay demlememiştim, çay demledim. Nonoşların ilk tepsisini bir kaseye doldurup, kapı karşı komşuma götürdüm ( içimden öyle geldi ); ikinci ve üçüncü tepsileri de pişirdikten sonra, Robert Schumann'ın ( 1810-1856) "Clara'ya" ithaf ettiği oda müziği ve piyano eserlerinden oluşan albümü eşliğinde limonlu çay ve Nonoş'larla kahvaltı ettim.

Günün kalan bölümü mecburen çalışarak geçecek, zira dünki şiddetli tembellikten mütevellit (!) ve vicdanımı sokmaya hazır, vızıldayarak uçan bir eşek arısına benzer sorumluluklardan kurtulmam şart.. İşlere dalmadan önce, Sumika'nın "Nonoş" tarifine bir kaç küçük ekleme yaparak ortaya çıkardığım ve sonucu pek lezzetli olan tuzlu çöreklerin tarifini vereceğim. Hani olur da bugün bu yazıyı okursanız, akşam çayının yanında yenmek üzere pişirmenizi tavsiye ediyorum. Yağmurlu ve kirli beyaz güne hamarat bir başlangıç yapmanın mutluluğundan karşı komşum olamayanlara düşen pay da bu tarif olsun hiç değilse..

Sumika'nın Nonoş'u ( *H'nin küçük eklemeleri ile )

2 yumurta ( 1 yumurta hamura katılır, diğerinin sarısı Nonoş'ların üstüne sürülür), 1 kahve fincanı eritilmiş tereyağı/margarin + 2 kahve fincanı sıvı yağ, 2 kahve fincanı rendelenmiş *beyaz peynir, 4 çorba kaşığı yoğurt, 1 paket kabartma tozu, 1 çorba kaşığı *kuru nane veya 1 küçük demet ince doğranmış *dere otu, 3 su bardağı un : Tüm malzemeyi iyice yoğurduktan sonra ceviz büyüklüğünde toplar haline getirerek tepsiye yerleştirip, üzerlerine yumurta sarısı sürerek, 180 derece sıcaklıktaki fırında 20 dakika pişirmek yeterli.

Yağmurlu, naneli, mis gibi çay kokulu, Schumann'lı bir Pazar gününden ve benden şimdilik bu kadar.

hk, 21.2.2010, Ankara

4.2.10

uzun ve zor bir haftanın ardından...


Viyana'daki noel vitrinlerini belgelemiştim Kasım 2009'daki seyahatimde, ama bir türlü fırsat bulup ne resimleri yazılayabildim ne de yazılarıma yeni fotoğraflar çekmeye zaman ayırabildim. Bir kumbaram var şimdilik, yazmayı isteyip de bu isteğimi gerçekleştiremediğim hallerde kumbarama atıyorum aklıma gelen düşünceleri. O yazının resimleri, yazının teması, kurguda yer alacak anahtar sözcüklerle birlikte. Kumbara taşmak üzere...
Bir haftadır aklıma hayalime sığmayan haller yaşıyordum: Üzüntü, sıkıntı, gerginlik, hayalkırıklığı, güven yitimi ile geçen günlerin, uykusuzlukla geçen gecelerin ardından, kalbim bir kez daha sıkıştı.. Şimdi doktor kontrolunda, ilaçlarla "normale dönmeye" çalışıyorum.
Yasemin Çayı'ndaki yazılarıma her es verişimde, beni yazmaktan alıkoyan nedenleri düşünüyorum tek tek. Akademik çalışmalar, seyahatler, projeler ve ölümler dışındaki gerekçelerin hiçbirinin bu sessizliğe değer bir anlamı, değeri, önemi olmadığını farkediyorum her defasında. Birileri yaşamımın çok daha huzurlu, mutlu, sağlıklı geçebilecek zamanlarını benden çalıyor; zihnimi endişe ve tedirginlikle zehirleyip, bedenimin kimyasını bozuyor. Her defasında benim insanlara olan güvenim sarsılıp, azalıyor. İyimserliğim ve güven hissim erozyona uğruyor; hayalkırığı sırçalarını battıkları yerden bir bir temizlemek, o yaraları iyileştirmek aylar alıyor. Ve tıpkı Akide'nin ellerime attığı tırmıkların hiç geçmeyen izleri gibi her biri aklımda ve ruhumda silinmeyecek izler bırakıyor.
Yavaş yavaş kumbaramı açacağım, içinde biriktirdiklerimi okuyup, sonra da yazmaya koyulacağım. Tıpkı bu yazının resmindeki Hummel figürinleri gibi kar üstünde yürüyüşe, kaymaya, oynamaya, derin derin nefes almaya çıkmak istiyor gönlüm; bir de yazmak.
Hal budur, bilin istedim.
hk, 4.2.2010 Ankara

10.1.10

bir Pazar günü "içeri halleri"


Akide'li ve Kız Kuleli sabah keyfi, 10.1.2010

Pazar sabahı, Ankara'nın benim penceremden görünen her zamanki puslu / suratsız / renksiz manzarası. Kesişen sokaklar, mavi ilk öğretim binasının yan cephesi, yapraksız ağaçlar, süpürgeli çöpçülerin uğramadığı kaldırımlar*, bozkır ruhunun bir bulut gibi tüm sakinlerinin bedenine yerleştiği garip bir kent.. Uzun zamandır buradayım, 2011'de yirmi sene olacak, ama valizlerini tren garındaki emanete bırakıp, şehri gezmeye çıkmış "ziyaretçi" halim hiç geçmedi, geçmemesinden de şikayetçi değilim. "Dışarı" ile ilgili hissiyatım böyle olunca, "içeride" aklıma ve hasretini çektiğim yerlere değgin bir dünya yaratmam ve oraya sığınmam işten bile değildi.
Çok uzun bir yalnızlığın ardından tekir bir kedi yavrusu gönderdi anneciğim, bana yoldaş olsun, aklımı ve ruhumu iyimserlikle, neşeyle doldursun; akşam işten döndüğümde evde bir bekleyenim / karşılayanım, sabahları uyandığımda da yatak odamın kapı eşiğindeki minder üstünde mahmur gözler ve sabırla kalktığıma sevinen bir sevgilim olsun istediği için yaptı bunu.

Anneciğim "tarçınlı ve bergamutlu", babacığım limonlu akide şekerini çok sever, İstanbul'a her gidişimizde Hacı Bekir Efendi'den herkesin zevkine göre mutlaka akide alışverişi yapılırdı. Anneciğim, kendi anneannesi Huriye Hanım'ın üç aylığını almaya giderken onu da yanında götürdüğünü, ya piramit pasta ( "hını mını", dermiş anneciğim çocukken bu pastaya) ya da tavuk göğsü yemeden eve dönmediklerini; Hacı Bekir'den akide şekeri, Mehmet Efendi ve Mahdumları'ndan da taze çekilmiş Türk kahvesi aldıklarını anlatırdı bana. Parlatılmış pirinçten ve kubbemsi kapaklarıyla dev şeker kavanozlarının içindeki akide şekerlerini hayranlıkla seyrederdim İstanbul'a her gidişimizde. İzmir'in meşhur şekercisi, dükkanı Kemeraltı'nın girişinde olan Ali Galip'te böyle heyecanlanmazdım oysa..

Hacı Bekir Efendi, Akide şekeri kavanozları


Kediciği kucağıma aldığımda pek üşümüş, pek aç, zayıf ve hasta idi; ama buna rağmen ( benimle geçirdiği ilk hafta boyunca isim vermemiştim ona ) aklıma gelen yegane isim "Akide" oldu**.
Akide 13.Aralık.2009'dan bu yana benim oğlum. Anneciği nerededir, yaşıyor mudur, kardeşleri kaç tanedir, onlar nerelerdedirler bilmiyorum.. Ama Akide ile geçen günler boyunca ( kimileri çok zor, endişe ve üzüntü dolu; ama O'nun en yaralı, en sıkıntılı, en hasta zamanlarında bile beni mutlu etmeyi bilen halleri sayesinde güzel geçen günler boyunca) "içeride" olmayı daha da fazla sevdim.
Cumartesi ve Pazar'lar bu içerilik halinin en yoğun yaşandığı günler. Akide'nin de en mutlu, en huzurlu, en şımarık, en yaramaz zamanları; ev ve oyun arkadaşı, aşçısı, oyuncağı, yastığı, uydusu olduğu gezegeni hep yanında zira; gece geç saatlere kadar hem de..

Gidemediğim, şimdilik gitsem de kalamadığım "şehirlerimdeymiş gibi" yapıyorum bu içerilik günlerinde. En sevdiğim yılbaşı hediyelerimden biri olan Kız Kuleli fincanımla kahve içiyorum; Viyana Filarmoni Orkestrası'nın eski bir yılbaşı konseri kaydını dinliyorum***, mahlepli yalancı paskalya çöreği pişirip****, Kemeraltı'ndan aldığım sakızlı Türk kahvesine***** katık ettiğim her lokmada Bostancı'daki aile evinde, ya da Karşıyaka'daki babaevinde anneciğim ve babacığımla geçirdiğim o "düş günleri" yeniden, yeniden, yeniden görüyorum..

Hayat böyle bir hal benim için: Onlar en güzel halleri öğretip / gösterip / yaşatıp gittikten sonra bana Onlar'dan kalan nesneler, anılar, fotoğraflar, alışkanlıklar, incelikler, ayrıntılar ile katlanılabilir olan.

İçeriği kadar düşünceleri de güzel bir Pazar öğleden sonrası diliyorum bu yazıyı okuyan herkese.

hk, 10.1.2010


* Süpürgeli çöpçüler olmayınca, her sabah tırmandığım ve otobüs durağına giderken kullandığım yokuş yolda ölüp, yağmurun altında sırılsıklam olmuş minicik kedi yavrusunu da kimse kaldırmadı. İkinci günün akşamı, karton bir kutu ve lastik eldivenlerle yetiştim o küçücük bedenin yardımına, sardım sarmaladım ve hakkettiği dinginliğe kavuşturdum; zira yanından geçen herkese "beni burada, böyle çaresiz bırakmayın" diye yalvarıyordu ( ama nedense kimse duymuyor, aldırmıyor, umursamıyordu ).. Ankara böyle bir şehir işte!

** Hacı Bekir Efendi'nin akide şekeri ile ilgili notu, bu isimlendirme konusunda ne kadar yerinde bir karar verdiğimi göstermiyor mu? : "Akide bağlılığın simgesidir. Osmanlı döneminde yeniçerilerin ulufe töreninde dağıtılan akide şekeri, askerlerin padişaha memnuniyetinin ve bağlılığının göstergesiydi."

*** Eskiden TRT, sonraları NTV tarafından yeni yılın ilk günü 12.00'de naklen yayınlanan bu muhteşem konserlerden de mahrumuz artık, her nedense!

**** Selin Kutucular'ın "Büyükada Yemekleri" kitabındaki tariflerinden biri de, beni İstanbul'daki Beyaz Fırın'ın yıllardır hasretini çektiğim Paskalya Çöreği'ni dilediğim zaman pişirme mutluluğuna eriştirdi, bu tarifi ayrıca vereceğim ki, meraklısı da tadına varsın!
***** İzmir - Kemeraltı'ndaki, kuruluş yılı 1939 olan İlyas Gönen'in sakızlı kuru kahvesi.

31.12.09

sevgili ikibindokuz, ben gidiyorum..



Sevgili İkibindokuz,


Bu mektubu yazmayı istiyordum günlerdir, seninle geçirdiğim her anı düşünerek ve onlar için kâh mutlulukla gülümseyip, kâh hüzünlenerek. Gördün mü bak, 31. Aralık gecesine kısmetmiş yazmak...

Akşam saatleri, herkes İkibinon'u karşılamak için kendince bir telaşta , sabırsız; her nedense..

Oysa ikimiz de biliyoruz ki, değişiklik "rakamlar"daki iki haneden ibaret.

Sen omuzlarına yüklenen ve seni bizlerin gözünde "iyi ya da kötü bir yıl" yapan olayların altında iki büklüm, geceyarısının gelmesini dört gözle bekliyorsun. Senden önceki bütün o yıllarda da olduğu gibi, kendi hatalarının / düşüncesizliklerinin / bencilliklerinin / ahlâksızlıklarının / geçimsizliklerinin / kayıplarının sorumlusu olarak seni gösterip, bir kenara savuracak insanlar.


Diğer taraftan, sevdiklerini senin günlerinde yitirenler, hastalananlar, ya da başkaları yüzünden dara düşenler seni "çok şanssız, mutsuz, kederli bir yıl" olarak anımsayacaklar ne yazık ki.. Bunu anlayışla karşılayacağını ve Dünya gezegeni ile edindiğin deneyim yardımıyla bu duruma katlanacağını umuyorum.


Ben gidiyorum sevgili İkibindokuz,
Beni mutlu ve mutsuz eden, hayalkırıklığına uğratan ve sevindiren, karamsar ve umutlu kılan, şehir şehir, ülke ülke gezdiren, Akide'yle huzurlu ve çok mutlu geceler ve haftasonları armağan eden, uykularımı kaçıran, bedenimi biraz daha bitkinleştiren, ruhumu yoran ve dinlendiren, yazılar yazdıran, anneciğim ve babacığımla anılarda buluşturan, leylaklar / mor salkımlar / yaseminler / hanımeliler / papatyalar / nergisler / sümbüller ve nihayet kokinalarla içimi açan, Amadeus ile huzur veren, düşündüren; sevdiklerime kavuşturup / meleklerimi özleten her günün için minnettar olduğumu bilmeni isterim.

Seninle yaşamak, seninle yaşlanmak güzeldi.

Akrep ve yelkovan 12'nin üzerinde öpüşürken, ben de seni usulca öpeceğim , gözlerim yine dolacak, bu defa da senden ayrıldığım için...

Huzurlu kal, ben gidiyorum...


hk, 31.12.2009

5.12.09

Zehra Çiftlikte II.: En sevilen komşu çiftlik

Sumika'nın çiftliğinde bal kabakları, 30.11.2009


Aralık ayına başlamak her zamanki kadar güzel ve hüzünlü. Henüz başında bile olsam günlerin bir akarsu gibi akıp gideceğinin ve uykusuz kalsam da Aralık'ın erken sabahlarına / geç gece vakitlerine yetişmekte zorlanacağımın farkındayım. Eskiden yılbaşının yegâne heyecanı "evime" gitmekti; gece otobüsüyle ve genellikle karlı bir Ankara'dan lodoslu ve yağmurlu İzmir'e varmak...

Ev dediğim bir apartmanın 5.katındaki daire; sabah ne kadar erken varırsam varayım köşe penceresinde anneciğimin güzel yüzünü gördüğüm yer. Asansörün kapısı bizim katta açılır açılmaz dünyanın en çok sevilen çocuğu olduğumu hissettiren o müthiş sevinç ve hasret ile karşılanacağımı bildiğim mekân. Küçük bavulumun içi hediyelerle dolu, el çantamın içinde oyuncak ayım Kentoş, uykusuzluktan sersemlemiş, karnım aç ve evimde olmanın mutluluğu ile ruhum hafiflemiş başlardı gün, daima..


Aralık ayı "evime gittiğim" en mutlu zamanın anılarıyla geçecek yine. "Evim" deyince ilk aklıma düşen İzmir'deki aile evim oldu her zaman; İstanbul'daki "pembe panjurlu evim" ise daha da eskiye uzanan sihirli bir yol. İkisi arasında söze dökülmesi pek de kolay olmayan bir fark vardı benim için, hani kendi kendime bile açıklayamadığım. Ta ki bir kaç hafta önce Paşabahçe mağazasında rastladığım pişmiş topraktan bir duvar süsü, aklımı başımdan alana dek: "Home is where your mom is.", diye yazıyordu üstünde. Hiç tereddüt etmeden aldım ve kasaya gitmeden önce mağazanın içinde ağlayarak bir kaç kez tur attım. Sabah saatleriydi, tenhaydı ortalık neyse ki. Karton kutusunun içindeki bu küçük duvar süsünü göğsüme bastırdım, dünyanın en değerli bilgisini kucaklar gibi: " Ev annenin olduğu yerdir."

Anneciğimin olduğu ve benim için hala yaşadığı yer İzmir'deki evim. Aralık ayı gelince her zamankinden daha çok özlediğim, penceresinde anneciğimin gülümsediği, yılbaşı geldi mi mutfağında bal kabağının piştiği, vazolarını kokinaların, sümbüllerin ve nergislerin doldurduğu evim.

Zehra'nın en sevdiği çiftlik komşusu Sumika, yılbaşının yaklaşmakta olduğunu bildiği için bal kabakları büyütmekte bugünlerde; zira O'na göre yeni yıl girer girmez yenilen kabak tatlısı her günün ağız tadıyla geçmesi için bir temennidir...

"Evim annemin olduğu yerdir."

hk, 5.12.2009




Zehra Çiftlikte I. : Pembe panjurlu ev

Pembe panjurlu ev, 5.12.2009

Sadece Türk filmlerinin repliği midir "pembe panjurlu bir ev düşü" ?

Yanılmıyorsam eğer, evlenmeye niyetli sevgililerin her ikisi de fakirse kurulur böyle bir düş.. Bir de eğer kız fakir oğlan zengin ise ( zira ya fabrikatör oğlu, ya Avrupa'da eğitimini yeni tamamlamış ve gelecek vadeden bir mühendis ya da doktordur, üstelik bursla değil, baba parası ile öğrenim görmüştür), ve kız oğlanın ailesi tarafından istenmeyen "gelin adayı" ilan edilmişse, oğlan ailesine boyun eğmediği ve aşkından vazgeçmediği için alçakgönüllü ve tokgözlü sevgilisinin düşüne "iştirak edecek", bahçe içinde -pembe panjurlu bir ev- sahibi olmakla yetinecektir. Ancak her nedense bu hayal hiç bir zaman gerçekleşmez. Filmin sonunda bahçe içinde, tek katlı bir ev beklenir hep; oğlan pencerelerin kepenklerini pembe yağlıboya ile boyarken, kız da içeriden camları silmelidir oysa. Hatta pembe çiçekli basmadan perdeler dikmelidir "Zetina" dikiş makinesinde ( ki o da her gelin kızın rüyasıdır); dikiş makinesi anneden yadigar kalmıştır ( gelin kızın annesi bir süre önce veremden öldüğü için terzilik yaparak büyüttüğü kızının mürüvvetini göremeyecektir ne yazık ki; ama dikiş makinesi gelin kızın yegane çeyizidir).

Zehra da kendi çiftliğinin bir köşesine "pembe panjurlu bir ev" konduruverdi. Türk filmlerindeki o evi vadeden biri ile hiç karşılaşmadığı için belki de, koskoca çiftlik arazisinin bir köşesinde sessiz sedasız yükseliverdi evin duvarları. Bahçesinde pembe güller, vişne ağaçları olan bu evin sadece panjurları değil, tüm cephesi de pembeye boyandı üstelik.

Yalnız yaşamanın şartlarından biri fazla hayal kurmamak; ya da kurulan hayallerin "gerçekleşme olasılığı"nı yüksek tutabilmek için, beklentileri makûl oranda azaltmak..

Pembe panjurlu ev hayalini "bir sevgili ile" geçirilecek günlerle özdeşleştirmekten vazgeçer geçmez, pembe panjurlu ev hayalini gerçekleştirme şansı da kuvvetleniyor bu yüzden.

Zehra'nın aklına uydum, Bostancı'daki evimin panjurlarını pembeye boyayacağım...

hk, 5.12.2009

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü