27.8.09

"Yalnızlık Kederi" ile yolculuk


Yalnız çıktığım yolculukları sevdiğimi farkettim dün. İki tür yalnızlıktan söz ediyorum aslında, ilki bir yerlere giderken ardımda kimseyi bırakmamak ( eş, anne, baba, kardeş, evlat); diğeri yolculuğun her aşamasında kendi başıma olduğumu ve kendi kendime başedebileceğim bir yükü çekiştirerek / taşıyarak, zamanını ve duraklarını kendi belirlediğim bir yolculuğu kimseyle paylaşmadan tamamlamak. İlki müthiş bir özgürlük aslında, bazen “beni de bir geçiren, karşılayan, özleyen, merak eden olsaydı keşke” hissine kapılmakla birlikte, böylesinin daha iyi ve daha az mahzun eden bir hal olduğunda karar kıldım sonunda.

Yolculuğu yalnız yapmak daha dikkatli kılıyor beni, kendimi korumak/ kollamak konusunda daha özenli davranmamı sağlıyor hatta. Daha hafif valizler hazırlıyorum, fazla yüklerimi kargoyla gideceğim adrese gönderip / hamallıktan kaçınıyorum; havaalanına erken gidip bir fincan kahve içerek evden çıkana dek süren koşuşturmanın yorgunluğundan kurtuluyorum, uzun zamandır okumayı istediğim bir kitabın kapağını açmayı çıktığım yolculuğa bırakıyorum; böylece olabildiğince “özelleştiriyorum” yolculuğun “seferîlik halini”..
Zira bir havaalanı ile diğeri arasındaki tüm alan ve eylemler, - bekleme, yeme-içme, yolculuk, alışveriş - , yolculuğun başlangıç noktasını oluşturan ev ile, hedefteki ev ya da otel arasında yaşanılan özgürlüğü temsil ediyor. Bu alanlarda “yersiz, adressiz, eşyasız ve kimsesizim”, yaşam rutini dışına çıkmak / kendimle başbaşa kalmak için harika bir fırsat...

Bu yolculuğa çıkarken varış noktasında halletmem gereken işler konusunda endişelerim vardı; doğrusunu söylemek gerekirse “istemeye istemeye” gidiyordum. Kısa bir uçuş, sadece 35 dakikalık, öyle ki yola çıkılan ve varılan kentte şehir ile havaalanı arasında yapılan yolculuklar daha uzun sürüyor. Valizim sadece 12.3 kg. ağırlığındaydı, ondan kurtulunca bilgisayar ve kitaplarımı taşıyan çantamla kitap mağazasına yöneldim ve uzun zamandır okumak istediğim Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi” isimli kitabını satın aldım; 188 sayfa. Kapağında piyano taburesine dizlerinin üstünde “tünemiş”, dirsekleri bacaklarına yaslı, başı piyanoya doğru eğilmiş ve bu yüzden de “kamburu çıkmış” ve ellerini (sol elden yola çıkarak farzettiğim bir simetri bu) kulakları hizasında, tarifi pek zor bir yumuşaklıkta tutan bir Fazıl var. Bu fotoğrafı saatlerce seyredebilir, ayrıntılardan yeni ve küçük öyküler çıkarabilirim. Eskiden yaptığım gibi, “bana görüneni kısa paragraflar halinde ve hayal ettiğimce yazma oyunu”nu oynamak için mükemmel bir resim.. Kitapta yazılı olanları bilmeden sadece bu fotoğrafa bakarak, Fazıl’ın söylemiş olabileceklerini düşünürken Japon turistlere pasaportlarını dağıtıyor rehber, yolcuların isimlerinin sonuna hep aynı heceyi ekliyor, ismi okunanlar mekanik, yapmacık bir saygı ve telaşla ayağa kalkıp koyu bordo kapaklı pasaportlarını alıyorlar. Gürültücüler, birbirlerinden uzaklaşmıyorlar, ama birbirleri ile de ilgilenmiyorlar. İçlerinden kaçı Say’dan haberdardır, O’nun herhangi bir yorumunu ya da bestesini dinlemiştir diye geçiyor aklımdan. Rehber uzun bir konuşma yapıyor ve kalkıp gidiyorlar; yollarını kaybetmekten korkan bir balık sürüsü gibi hızlı, küçük adımlarla; isimlerini duyduğum ama bir daha hiç karşılaşmayacağım bu insanları, az sonra okumaya başlayacağım kitabın cümlelerine dalar dalmaz unutacağım.

Kapı çağrısı yapılıyor, oysa daha 25 dakika var uçağa binmek için. 106 numaralı kapıya yönlendiriliyorum, benimle birlikte / benden önce gelen yolcularla birlikte bir görevi yerine getirircesine beklemeye başlıyoruz. Kitabımın ( Fazıl’ın kitabının *) çantamda olması içimi rahatlatıyor birden; sanki tüm olumsuz olasılıkları ortadan kaldıracak ve beni kötülüklerden koruyacak bir muska gibi. O kitap yanımda ve sözcükleri gözlerimin önünde olduğu sürece herşey yolunda gidecek. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum, kitabın tek bir sayfasını bile açmış değilim henüz.

( Kitabım diyorum, ama o 188 sayfa aslında Say’ın değil midir ? Onun kitabı değil mi “Yalnızlık Kederi” ? O yaşamadı mı yazdıklarını ? Benim ve tüm okuyucularının yaptığı yaşanmış, duyumsanmış, düşünülmüş, belleğe kaydedilmiş olana tanıklık etmek değil midir aslında ? Yazılanlar üzerinde düşünmek ve onları içselleştirmek gayreti ile eşdeğer bir bağ değil midir burada söz edilen ? Yazılanlar okuyucu tarafından içselleştirildikçe Fazıl’ın kitabı, okuyucunun da kitabı olmaz mı bir anlamda ? Tıpkı mektuplar için söylediklerim gibi: “Yazma sürecinde yazarınındır mektup, ama zarflanıp postaya verildiği an artık sadece okuyucusunun.” Bu yüzden Fazıl’ın kitabı aslında “baskı sayısı x her baskıda ciltlenen kitap sayısı” niceliğinde okuyucuya ulaşmış ve bu basit matematik işleminin sonucunda ortaya çıkan rakam kerre içselleştirilmiş olmalıdır ( kitabı ödünç alarak okuyanları bu hesabın dışında tutuyorum).

Uçak Van’dan gelmiş, Ankara’dan yolcularını alıp İstanbul’a gidecek. Sadece beşte biri boş koltukların, onları da Ankara’dan binenler dolduruyor. Uçuş görevlisi koridorda bıkkın bir eda ile acil durum çıkışlarını gösteriyor; tekrarı İngilizce olan bu uyarılar silsilesi anlaşılması mümkün olmayan bir telaffuzla yapılıyor. Uçak çoktan kalkış pistine yöneldi bile; ön sırada oturan genç çiftin gürbüz ve sarışın bebeği, kucaktan kucağa dolaştırılıyor. Aklım Ankara’dan uzaklaşmaya hazır; dört haftadır ameliyatlı ön bacaklarını bir sincap gibi havaya kaldırarak, arka bacakları üzerinde duran ve boynuna geçirilen koruyucu yakalıkla ters çevrilmiş bir abajuru andıran Akide’yi de arkamda bırakarak, nasıl çözeceğimi bilemediğim sorunlar yumağına doğru havalanıyorum.

Artık Fazıl’ın cümlelerini okumaya başlayabilirim:

“ Ruhun dip noktasındaki yaşamın kıyısı
Arınmak...
Evrenin diğer ucuna bir çırpıda uçabilmek
Yaşamın uzun çizgisinde
Hür olmak...”

hk, 21.8.2009

14.8.09

bir proje mevsimi daha kapanırken...

benim için yaz proje mevsimi sona erdi,
bir süre nefeslenip, sonbahar işlerine / yolculuklarına,
sonra yeniden üniversiteye / derslere döneceğim.
yüzyıllar öncesinden "mozaik bir yürek" belleğime kaydettiğim,
ki o da hepimize yeter...
hk, 14.8.2009

7.8.09

bulutlu


19.Mayıs'dan bu yana yazmıyorum, oysa "yasemin mevsimi"dir şimdi İzmir'de.

Olan "şeyler"i aklımda evirip çevirince düşündüm de, -iyi ve güzel- olarak anımsanabileceklerin azlığıydı belki de yazmamı engelleyen. Olan oluyor, herşey de olacağına varıyor. Ben her defasında endişelendiğim, üzüldüğüm, hayal kırıklığına uğradığım, kara kara düşündüğümle kalıyorum.

Başkalarının yol açtığı üzüntüler, sıkıntılar bir yana beni korkutan iki deneyim yaşadım; ilki bir gece vakti kendi başıma geçirdiğim -kalp spazmı-, ikincisi ise, Akide'ciğin 5 kat yükseklikten bahçeye düşüp, ön bacaklarını kırması idi. O küçük bedeni kucağıma alıp, ağlayarak merdivenleri tırmanırken aklımdan geçenler; O'nu uzmanlara emanet edip eve dönerken duyduğum tarif edilmez üzüntü, başbaşa geçirdiğimiz yedi ay boyunca birbirimize olan düşkünlüğümüzün ardından Akide'yi yitirme korkusu...

Bu zor dönemin arkeolojik kazı projesi ile örtüşmesi, arazide çalışma zorunluluğu, peşpeşe gelen yolculuklar, düşüncelerimin ev - Akide - üniversite - kazı alanı arasında bölünmesi de "yazı yazma" eyleminden uzaklaştırdı beni.

Bulutlu bir dönemdi ve zaten sevmediğim yaz mevsimini daha da mutsuzlaştırdı.

Sonbahara yaklaştıkça rahatlayacağıma inandırdım kendimi; şimdi dört gözle kış'ı, evle üniversite arasındaki rutini, akşam anahtar kilitte dönerken çıngırağını çıngırtadarak kapıya koşan Akide'min güzel yüzünü bekliyorum..

79 gün boyunca susunca, "bulutlu da olsa bir yazı yazmalıyım", dedim kendi kendime. Hepsi bu.

hk, 7.8.2009

19.5.09

19.5.1954

Bugün meleklerimin evlenme yıldönümü.
Şimdi benimle olamasalar da, kendi kendime kutladığım.
Rıfat dedemin ilk evlenme yıldönümlerinde armağan ettiği bu
yağlıboya tablonun önünde beyaz zambaklar olurdu her 19.Mayıs'da.
Zambakları babam getirirdi, annem "düğün günü"nün hatıralarını anlatırdı.
İki bayram bir arada yaşanırdı bizim evimizde;
sanırım "bayram hediyesi" de bendim.
"Bir yastıkta kocayın" sözünü doğrularcasına, hiçbir zaman iki ayrı yastık koymadı anneciğim yatağına. İki başı gül kurusu rengi satenle kaplı, kılıfları kenar dantelleri ile süslü, tek ve uzun bir yastığa baş koydular 53 yıl boyunca.
Ne mutlu onlara ki bir yastıkta kocadılar.
hk, 19.5.2009

9.5.09

annem, anne annem ve bitenlere bir ek


Magritte

Geçen zamanın niceliği değil bana bu yazıyı yazdıran, ya da yazmayı özleyişim filan. Hiçbiri değil. Sadece kendi belleğime düştüğüm bir kaç kısa ve önemli notu kayıt altına almak.

Anneme gittim. İki kez. 7.Mayıs'da iki sene oldu o İstanbul'a taşınalı. "Boğaz manzaralı" ve erguvanlı bir bahçesi var şimdiki evinin, çok büyük değil, kendi boyunca bir toprak parçası. Kuzguncuk'ta, sahildeki eski ahşap caminin hizasında tam. Kuş sesleri içinde, yemyeşil, ağaç gölgeli ve deniz rüzgarlı. O'na gittim oturmaya; eskisi kadar konuşkan değil artık. O sustu, ben de sustum. Söyleyecek çok şey var da, susmak iyi geldi galiba. Annemin Bostancı'daki babaevinin bahçesine anneannemin diktiği filbahriler açmıştı, mis gibi. İlk gidişimde küçük bir demet filbahri götürdüm anneme, suya koydum, sevmiştir / sevinmiştir eminim.

Filbahri çiçeği

10.Mayıs'da bu defa papatyalarımla gittim onlara: Annem, anne annem, anne annemin yanıbaşında Tuvan'cık. Hepimiz için " anneler günü" idi ne de olsa. Anne annemle Tuvan'cık anneme komşular, aralarında merdivenli bir yol sadece. Onların bahçesini ot bürümüştü, temizledim, çapaladım, suladım. Sonra üçü de papatyalarını kucakladılar. Öylece oturdum, öylece sustular...

Eskiden yaşadıkları ve şimdi benim olan o güzel eve dönerken, dedim ki kendi kendime: "Annemin gidişiyle benim için -anneler günü- de yok artık".


hk, 16.5.2009

1.5.09

"mavi panjurlu ev"


Fotoğraftaki evin gerçek değil de, bir hayalin kurgulanmış görüntüsü olduğunu düşünmek için neden bu kadar çok sebebim var:

1. Gerçekleşemeyeceğine kanaat getirdiğim hayaller kurduğum için mi?

2. Kurduğum hayallerin gerçekleşmesi benim gayret ve olanaklarımı aşan koşulları gerektirdiği için mi?

3. Hayallerin sınır bilmezliği gerçeklerin sınır koyuculuğu ile çatıştığından mı?

4. Gerçekler ile hayaller arasında aşılması olanaksız ve pek derin / pek büyük / pek uzak boşluklar olduğundan mı?

5. Gerçekler hayalleri ürkütüp kovaladığından mı?

6. Hayaller gerçekleşecek olsa, gerçek hallerinin hayal edildiklerinden farklı olacağından ve hayalkırıklarının düşüncelerime / kalbime sırçalar gibi saplanacağından korktuğum için mi?

7. Kurduğum hayalleri gerçekleştirecek hevesim, gücüm, heyecanım her geçen gün azaldığından mı?

Soru işaretleri çoğaltılabilir kuşkusuz, sorular soruların mıknatısıdır zaten, zihin bir başlamaya görsün, peşpeşe, geveze bir kuş gibi söylenir durur kendi kendine. Üstelik soruları sormakla yetinmez, yanıtları da duymak ister. Ki yanıtların her biri, soruyu sorana, onun kendine yönelik sorgusuna dair birer bilgi paketidir. Bilgi paketleri açılır, "biliniverenler" bazen aklı, bazen ruhu, bazen de kalbi kamaştırır:

Bilgi acıdır, bilmek acıtır.

Hayaller ve gerçekler arasında bir ip cambazının temkinli ve dengeli adımları ile yürümek hiç kolay değildir.

Hayal gerçeğe katlanmayı, gerçek ise hayal ederken kaybolmamayı sağlar.

Mavi panjurlu ev'i görünce bunlar düştü aklıma, söylemeden edemedim.

hk, 1.Mayıs.2009

19.4.09

telve

Akşam vakti deniz, Hüseyin Avni Lifij

Anneciğim akşamüzeri oldu mu, anneannemin pirinç mangalında kömür ateşi yakardı ben çocukken. Kışın ve soğuk havada bile üşenmez, balkonda kömürlerin kor olana dek yanmasını bekler, sonra da üstlerini hafifçe külleyip mangalı içeri alırdı. Bir tepsinin içinde iki kişilik bakır bir cezve, biri orta boy, diğeri minyatür ( olsa olsa iki yudumluk) kahve fincanları, kahve ve şeker kavanozlarını getirir; mangalda Türk kahvesi pişirirdi. Benim fincanım minyatür ve mavi minelerle süslü olandı; iki grisiniyi kahveye batırarak yememe izin vardı, telveye de dokundurmazdı. O ağır ağır yudumladığı kahvesiyle tek bir -Gelincik-, sonraları -Bahar- sigarası tüttürürdü.



Kahve pişerken Huriye ninemi ve anneannemi anlatırdı annem. masal anlatır gibi, kahve kabarıp köpürmesin, fincanlara bölüştürülmesin isterdim ben, bu keyif uzadıkça uzasın diye.

Artık kahve bile elektrikli cezvelerde, bir kaç dakika içinde hazırlanıyor oysa. Vazgeçtim mangaldan, kömürden; havagazı ocağının küçük gözünde kısık ateşte pişirilen kahveler bile hem pişirenin, hem de kahveyi içeceklerin sabrını zorlayacağa benziyor.
Bir fincan kahvenin hatırı "kırk yıldan" "kırk dakika"ya inince, gönlün istediği de sohbet değil kahvenin ta kendisi oluverdi, farkında mısınız bilmem?
hk, 19.4.2009


11.4.09

kimyasal analiz

Jane Lund, "annemin elleri"


zaman zaman, başka zamanlara göre daha karmakarışık

ve karamsarlıktan kurtulamayan bir kararlılıkta gidiyor hayat:

-kimyasal bozulma-ya uğruyor ruh.

hiçbir -harici etken- kimyanın düzelmesine / normalleşmesine

yardımcı olmuyor.
...
kimya bozulunca susmak ve dinle(n)mek gerek
zira
böyle durumlarda yazmak karamsarlığı arttırdığı gibi,
kimyası bozulanın yazı sesiyle kendisini dinlemek zorunda kalmasına da yol açıyor
.
iyileşince gelirim elbet
hk, 11.4.2009

8.4.09

Piknik


Zamanıdır artık pikniğe gitmenin, diyor bahar karşılaması yapmaya pek hevesli ruhum. Ama nereye gideceğini bilemiyor şimdilik. Eski piknikler mi özlediği, yoksa kendi pikniğini mi kurgulamak peşinde henüz ben de anlayabilmiş değilim.

Bulut rengi bir sabah, yağmur yağdı yağacak. Fincanda yapraklarını demleyen çay, zihinde demlenen anılar: Eski Foça, Aliağa, Bülbül Dağı, Kirazlı Yayla; mangalsız / dumansız / salıncaksız piknik gezileri. Annem, babam ve ben. Papatya ve gelincik tarlaları, kayalıkların arasında sapsarı ve inatçı katırtırnakları. Piknik sepetinin içinden çıkan yiyecekler. Babamın resim defteri, kahverengi cam ilaç şişesi içinde su, suluboya takımı, fırçalar, kurşun kalem.
Bizimkiler alışıldık / bildik pikniklerden değil: Yaşlı ve anaç bir ağacın ( incir, ceviz, zeytin) altında konuşmak / mektup yazmak / kır çiçeklerinin resimlerini yapmak / şekerlemeye dalmak / doğayı seyretmek / papatya toplamak / gelinciklere sadece hayran olmak / kış solgunluğunu gidermek / "kır havası almak" için çıkılan birer yolculuk...
Eve dönerken, annemle babamın mırıltıya dönüşen konuşmalarını duyarak ve arka camın içine konulan biri büyük (anneciğiminki), biri küçük (benimki) papatya demetlerinin kokusunu içime çekerek uyuyakalırdım.
Piknik dönüşü evde demlenen çayın kokusu, "bir günlük ve tam zamanlı birlikteliğin" işareti olarak vazoları dolduran kır çiçeklerinin rahiyasına karışır, ertesi günün Pazartesi oluşu vız gelirdi.

Bir piknik sepetinin içinden neler çıkmalı?, sorusuna vereceğim yanıt, o zamanın "aile" geleneklerini çok zorlamasa da, anneciğimin listesinde yer almayan yiyecek-içecekler olacağı kesin. Pikniğin amacı "yemek" olmamalı aslında, -kırların, ağaçların, çiçeklerin, toprağın ve gökyüzünün yüreğinde nefes alır verirken-, bu var oluşun tadını çıkarmalı. Küçük bir soğutucu içine yerleştirilmiş meyveler, biraz peynir ve bir şişe beyaz şarap. Piknik sepetinde şarap kadehleri, tabak ve çatal bıçak, peçeteler; bu listeyi biraz evcilleştirecek -peynirli küçük börekler, sadece limon ve zeytinyağı ile tatlandırılmış patates salatası-.
Çocukların da katılacağı bir piknik için, soğutucuya meyve suyu / su ve köfteli sandviçler eklemek yetecek.

Yağmurlu ve serin bir bozkır şehrinde kurduğum bu düşler ne zaman, nerede gerçekleşir bilmiyorum; ama sabırla bekliyorum.
Bahar ağaçlarının altında bir piknik için "pembe -petit- kare" astarlı bir sepet hayal ettim. Şarabın pembe olması şart değil; asfalt / kaldırım / trafik lambaları / binalar / taşıt araçları / kalabalık olmasın yeter...


Bir de unutmadan: Gelincikler koparıldılar mı hemen solar / yapraklarını dökerler, bu yüzden en iyisi onları kırda bırakmak / izlemektir. Papatyaların taç yapraklarını sevgisinden emin olamadığınız kadın / adamlar için yolmak ise, düşünebilme yeteneğinden yoksun bırakılmış bitkilerin dahi kabullenemeyeceği bir akılsızlıktır.

Cengiz usta'nın ezberimdeki şiiri ile bitiriyorum "piknik" hayalimi :

gibi *

bir damla ile seviştiniz mi
bir papatya ile ya da
sarı tozlar dudaklarınızda

hk, 8.4.2009

* Cengiz Bektaş, Zeytinli Fırın Sokağı, Cem Yayınevi 1981

7.4.09

yavaş yavaş...

...
dışarda yağmur yağıyor*
gitme vakti benim için
biraz yürüsem altında
belki yıkanır içim
...
Bu kedili fotoğrafı seviyorum / ama bilmiyorum sahibi kimdir, bütün gün yağmur yağacak, hırkamı giydim yine, tombul bardakta demli çay, yazılar / raporlar / kitaplar arasındayım.
Bu sabah pencere önündeki yaz masamda oturup mektup yazdım, dolmakalemle, fildişi rengi bir deftere, 40 yaprak / 80 sayfa o defter, her gün en az iki sayfa / 1 yaprak; ince uzun, dikdörtgen sayfalar. Klavyenin ve beğenmediğim / yanlış yazdığım her sözcüğü, ifadeyi hemen değiştirivermenin imkanı yok; çalışkan sağ elimin titrediği de oluyor üstelik.
Ama öyle olmalı, öyle yazılmalı mektup(lar), benden yazılana kalmalı.
Yağmur hiç durmadan, çay hiç durmadan.
Tembel sol elimin içinde, baş parmağımla bileğimin arasında bir heyecan kesiği / Akide ile oyun oynarken edindiğim. Sol elimi hissediyorum, acıyor çünkü.
Hissedemediklerim için telaşlanmalı mıyım / üzülmeli miyim?, diye soruyorum kendi kendime.
Cevabını veremeyeceğim sorular sormanın ne alemi var oysa.
Mektup yazmak istiyorum aslında, burada değil / soğuk ve yağmurlu -ilkbahar- penceremin önünde. Başımı kaldırsam denizi görecek gibi; ya da dede evinin bahçesindeki palmiye ağacının yaşlı yapraklarını.
Bir de dün gece üşenmedim saydım. Yazılarımın altına eklediğim "değerlendirme" kutucuklarını işaretleyen okur sayısı azami 4. Dedim ki "yorum yazmaya eli gitmeyenler, işaret koymaya da üşenmiş olamazlar ya".
Böylece kabullendim: benim 4 okurum var.
E ben de bir başıma yazdığıma göre yazılarımı, "burada 4 okura 1 yazar düşüyor" sonucuna varıp, huzura kavuştum.
yavaş*
yavaş
yuvarlanıp sallanarak
yarana otlar basarak
varacağın asude park
seni içine alacak
herşey mazide kalacak
yavaş
yavaş
yavaş
yavaş
zaten kardeş gibidir
barış ve savaş
herşey yoluna girer
yavaş
yavaş
yavaş
yavaş
hk, 7.4.2009
* yüksek sadakât, katil&maktül

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü