Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
14.8.09
bir proje mevsimi daha kapanırken...
7.8.09
bulutlu
19.Mayıs'dan bu yana yazmıyorum, oysa "yasemin mevsimi"dir şimdi İzmir'de.
Olan "şeyler"i aklımda evirip çevirince düşündüm de, -iyi ve güzel- olarak anımsanabileceklerin azlığıydı belki de yazmamı engelleyen. Olan oluyor, herşey de olacağına varıyor. Ben her defasında endişelendiğim, üzüldüğüm, hayal kırıklığına uğradığım, kara kara düşündüğümle kalıyorum.
Başkalarının yol açtığı üzüntüler, sıkıntılar bir yana beni korkutan iki deneyim yaşadım; ilki bir gece vakti kendi başıma geçirdiğim -kalp spazmı-, ikincisi ise, Akide'ciğin 5 kat yükseklikten bahçeye düşüp, ön bacaklarını kırması idi. O küçük bedeni kucağıma alıp, ağlayarak merdivenleri tırmanırken aklımdan geçenler; O'nu uzmanlara emanet edip eve dönerken duyduğum tarif edilmez üzüntü, başbaşa geçirdiğimiz yedi ay boyunca birbirimize olan düşkünlüğümüzün ardından Akide'yi yitirme korkusu...
Bu zor dönemin arkeolojik kazı projesi ile örtüşmesi, arazide çalışma zorunluluğu, peşpeşe gelen yolculuklar, düşüncelerimin ev - Akide - üniversite - kazı alanı arasında bölünmesi de "yazı yazma" eyleminden uzaklaştırdı beni.
Bulutlu bir dönemdi ve zaten sevmediğim yaz mevsimini daha da mutsuzlaştırdı.
Sonbahara yaklaştıkça rahatlayacağıma inandırdım kendimi; şimdi dört gözle kış'ı, evle üniversite arasındaki rutini, akşam anahtar kilitte dönerken çıngırağını çıngırtadarak kapıya koşan Akide'min güzel yüzünü bekliyorum..
79 gün boyunca susunca, "bulutlu da olsa bir yazı yazmalıyım", dedim kendi kendime. Hepsi bu.
hk, 7.8.2009
19.5.09
19.5.1954
9.5.09
annem, anne annem ve bitenlere bir ek
Geçen zamanın niceliği değil bana bu yazıyı yazdıran, ya da yazmayı özleyişim filan. Hiçbiri değil. Sadece kendi belleğime düştüğüm bir kaç kısa ve önemli notu kayıt altına almak.
Filbahri çiçeği
10.Mayıs'da bu defa papatyalarımla gittim onlara: Annem, anne annem, anne annemin yanıbaşında Tuvan'cık. Hepimiz için " anneler günü" idi ne de olsa. Anne annemle Tuvan'cık anneme komşular, aralarında merdivenli bir yol sadece. Onların bahçesini ot bürümüştü, temizledim, çapaladım, suladım. Sonra üçü de papatyalarını kucakladılar. Öylece oturdum, öylece sustular...
Eskiden yaşadıkları ve şimdi benim olan o güzel eve dönerken, dedim ki kendi kendime: "Annemin gidişiyle benim için -anneler günü- de yok artık".
hk, 16.5.2009
1.5.09
"mavi panjurlu ev"

Fotoğraftaki evin gerçek değil de, bir hayalin kurgulanmış görüntüsü olduğunu düşünmek için neden bu kadar çok sebebim var:
1. Gerçekleşemeyeceğine kanaat getirdiğim hayaller kurduğum için mi?
2. Kurduğum hayallerin gerçekleşmesi benim gayret ve olanaklarımı aşan koşulları gerektirdiği için mi?
3. Hayallerin sınır bilmezliği gerçeklerin sınır koyuculuğu ile çatıştığından mı?
4. Gerçekler ile hayaller arasında aşılması olanaksız ve pek derin / pek büyük / pek uzak boşluklar olduğundan mı?
5. Gerçekler hayalleri ürkütüp kovaladığından mı?
6. Hayaller gerçekleşecek olsa, gerçek hallerinin hayal edildiklerinden farklı olacağından ve hayalkırıklarının düşüncelerime / kalbime sırçalar gibi saplanacağından korktuğum için mi?
7. Kurduğum hayalleri gerçekleştirecek hevesim, gücüm, heyecanım her geçen gün azaldığından mı?
Soru işaretleri çoğaltılabilir kuşkusuz, sorular soruların mıknatısıdır zaten, zihin bir başlamaya görsün, peşpeşe, geveze bir kuş gibi söylenir durur kendi kendine. Üstelik soruları sormakla yetinmez, yanıtları da duymak ister. Ki yanıtların her biri, soruyu sorana, onun kendine yönelik sorgusuna dair birer bilgi paketidir. Bilgi paketleri açılır, "biliniverenler" bazen aklı, bazen ruhu, bazen de kalbi kamaştırır:
Bilgi acıdır, bilmek acıtır.
Hayaller ve gerçekler arasında bir ip cambazının temkinli ve dengeli adımları ile yürümek hiç kolay değildir.
Hayal gerçeğe katlanmayı, gerçek ise hayal ederken kaybolmamayı sağlar.
Mavi panjurlu ev'i görünce bunlar düştü aklıma, söylemeden edemedim.
hk, 1.Mayıs.2009
19.4.09
telve
Anneciğim akşamüzeri oldu mu, anneannemin pirinç mangalında kömür ateşi yakardı ben çocukken. Kışın ve soğuk havada bile üşenmez, balkonda kömürlerin kor olana dek yanmasını bekler, sonra da üstlerini hafifçe külleyip mangalı içeri alırdı. Bir tepsinin içinde iki kişilik bakır bir cezve, biri orta boy, diğeri minyatür ( olsa olsa iki yudumluk) kahve fincanları, kahve ve şeker kavanozlarını getirir; mangalda Türk kahvesi pişirirdi. Benim fincanım minyatür ve mavi minelerle süslü olandı; iki grisiniyi kahveye batırarak yememe izin vardı, telveye de dokundurmazdı. O ağır ağır yudumladığı kahvesiyle tek bir -Gelincik-, sonraları -Bahar- sigarası tüttürürdü.

Artık kahve bile elektrikli cezvelerde, bir kaç dakika içinde hazırlanıyor oysa. Vazgeçtim mangaldan, kömürden; havagazı ocağının küçük gözünde kısık ateşte pişirilen kahveler bile hem pişirenin, hem de kahveyi içeceklerin sabrını zorlayacağa benziyor.11.4.09
kimyasal analiz
8.4.09
Piknik



Bir de unutmadan: Gelincikler koparıldılar mı hemen solar / yapraklarını dökerler, bu yüzden en iyisi onları kırda bırakmak / izlemektir. Papatyaların taç yapraklarını sevgisinden emin olamadığınız kadın / adamlar için yolmak ise, düşünebilme yeteneğinden yoksun bırakılmış bitkilerin dahi kabullenemeyeceği bir akılsızlıktır.
Cengiz usta'nın ezberimdeki şiiri ile bitiriyorum "piknik" hayalimi :
gibi *
bir damla ile seviştiniz mi
bir papatya ile ya da
sarı tozlar dudaklarınızda
hk, 8.4.2009
* Cengiz Bektaş, Zeytinli Fırın Sokağı, Cem Yayınevi 1981
7.4.09
yavaş yavaş...
6.4.09
Aile yadigârı yüzükler
II.
III.
Aile yadigârı yüzükler ilk sahibelerinin beğenilerine sunulmuş (sevgililer, nişanlılar, eşler tarafından) hediyeler olabileceği gibi; onların kişisel kararı ile alınmış olmaları da mümkündür.Yapıldıkları dönemin modası kadar, kendilerini yaratanın becerisini, sanat gücünü, ustalığını da yansıtırlar; bu yüzden hem her aile için "biricik", hem de farklı ailelerin alçakgönüllü hazinelerinde "birbirinin eşi, ya da çok benzeri" olduklarını bilmezlikten gelerek bekleyen "kızkardeşler" gibidirler.
IV.
Yine de "aile yadigârı bir yüzüğün" belleğinde, yeni sahibeleri tarafından kullanılmanın bu değişikliklerden daha içsel bir anlamı vardır: Kim ne derse desin, onlar en çok kuyumcudan çıkıp da,muhafazaları ilk kez açıldığında karşılaştıkları kadının çehresini severler.
Her yeni sahibe niceliği değişse de içeriği hep aynı kalan bir hayal kırıklığıdır bu yüzden.
V.
VI.
VII.
hk, 29.3.2003, parmağımda kendimden yadigar siyah taşlı bir yüzükle.





