1.5.09

"mavi panjurlu ev"


Fotoğraftaki evin gerçek değil de, bir hayalin kurgulanmış görüntüsü olduğunu düşünmek için neden bu kadar çok sebebim var:

1. Gerçekleşemeyeceğine kanaat getirdiğim hayaller kurduğum için mi?

2. Kurduğum hayallerin gerçekleşmesi benim gayret ve olanaklarımı aşan koşulları gerektirdiği için mi?

3. Hayallerin sınır bilmezliği gerçeklerin sınır koyuculuğu ile çatıştığından mı?

4. Gerçekler ile hayaller arasında aşılması olanaksız ve pek derin / pek büyük / pek uzak boşluklar olduğundan mı?

5. Gerçekler hayalleri ürkütüp kovaladığından mı?

6. Hayaller gerçekleşecek olsa, gerçek hallerinin hayal edildiklerinden farklı olacağından ve hayalkırıklarının düşüncelerime / kalbime sırçalar gibi saplanacağından korktuğum için mi?

7. Kurduğum hayalleri gerçekleştirecek hevesim, gücüm, heyecanım her geçen gün azaldığından mı?

Soru işaretleri çoğaltılabilir kuşkusuz, sorular soruların mıknatısıdır zaten, zihin bir başlamaya görsün, peşpeşe, geveze bir kuş gibi söylenir durur kendi kendine. Üstelik soruları sormakla yetinmez, yanıtları da duymak ister. Ki yanıtların her biri, soruyu sorana, onun kendine yönelik sorgusuna dair birer bilgi paketidir. Bilgi paketleri açılır, "biliniverenler" bazen aklı, bazen ruhu, bazen de kalbi kamaştırır:

Bilgi acıdır, bilmek acıtır.

Hayaller ve gerçekler arasında bir ip cambazının temkinli ve dengeli adımları ile yürümek hiç kolay değildir.

Hayal gerçeğe katlanmayı, gerçek ise hayal ederken kaybolmamayı sağlar.

Mavi panjurlu ev'i görünce bunlar düştü aklıma, söylemeden edemedim.

hk, 1.Mayıs.2009

19.4.09

telve

Akşam vakti deniz, Hüseyin Avni Lifij

Anneciğim akşamüzeri oldu mu, anneannemin pirinç mangalında kömür ateşi yakardı ben çocukken. Kışın ve soğuk havada bile üşenmez, balkonda kömürlerin kor olana dek yanmasını bekler, sonra da üstlerini hafifçe külleyip mangalı içeri alırdı. Bir tepsinin içinde iki kişilik bakır bir cezve, biri orta boy, diğeri minyatür ( olsa olsa iki yudumluk) kahve fincanları, kahve ve şeker kavanozlarını getirir; mangalda Türk kahvesi pişirirdi. Benim fincanım minyatür ve mavi minelerle süslü olandı; iki grisiniyi kahveye batırarak yememe izin vardı, telveye de dokundurmazdı. O ağır ağır yudumladığı kahvesiyle tek bir -Gelincik-, sonraları -Bahar- sigarası tüttürürdü.



Kahve pişerken Huriye ninemi ve anneannemi anlatırdı annem. masal anlatır gibi, kahve kabarıp köpürmesin, fincanlara bölüştürülmesin isterdim ben, bu keyif uzadıkça uzasın diye.

Artık kahve bile elektrikli cezvelerde, bir kaç dakika içinde hazırlanıyor oysa. Vazgeçtim mangaldan, kömürden; havagazı ocağının küçük gözünde kısık ateşte pişirilen kahveler bile hem pişirenin, hem de kahveyi içeceklerin sabrını zorlayacağa benziyor.
Bir fincan kahvenin hatırı "kırk yıldan" "kırk dakika"ya inince, gönlün istediği de sohbet değil kahvenin ta kendisi oluverdi, farkında mısınız bilmem?
hk, 19.4.2009


11.4.09

kimyasal analiz

Jane Lund, "annemin elleri"


zaman zaman, başka zamanlara göre daha karmakarışık

ve karamsarlıktan kurtulamayan bir kararlılıkta gidiyor hayat:

-kimyasal bozulma-ya uğruyor ruh.

hiçbir -harici etken- kimyanın düzelmesine / normalleşmesine

yardımcı olmuyor.
...
kimya bozulunca susmak ve dinle(n)mek gerek
zira
böyle durumlarda yazmak karamsarlığı arttırdığı gibi,
kimyası bozulanın yazı sesiyle kendisini dinlemek zorunda kalmasına da yol açıyor
.
iyileşince gelirim elbet
hk, 11.4.2009

8.4.09

Piknik


Zamanıdır artık pikniğe gitmenin, diyor bahar karşılaması yapmaya pek hevesli ruhum. Ama nereye gideceğini bilemiyor şimdilik. Eski piknikler mi özlediği, yoksa kendi pikniğini mi kurgulamak peşinde henüz ben de anlayabilmiş değilim.

Bulut rengi bir sabah, yağmur yağdı yağacak. Fincanda yapraklarını demleyen çay, zihinde demlenen anılar: Eski Foça, Aliağa, Bülbül Dağı, Kirazlı Yayla; mangalsız / dumansız / salıncaksız piknik gezileri. Annem, babam ve ben. Papatya ve gelincik tarlaları, kayalıkların arasında sapsarı ve inatçı katırtırnakları. Piknik sepetinin içinden çıkan yiyecekler. Babamın resim defteri, kahverengi cam ilaç şişesi içinde su, suluboya takımı, fırçalar, kurşun kalem.
Bizimkiler alışıldık / bildik pikniklerden değil: Yaşlı ve anaç bir ağacın ( incir, ceviz, zeytin) altında konuşmak / mektup yazmak / kır çiçeklerinin resimlerini yapmak / şekerlemeye dalmak / doğayı seyretmek / papatya toplamak / gelinciklere sadece hayran olmak / kış solgunluğunu gidermek / "kır havası almak" için çıkılan birer yolculuk...
Eve dönerken, annemle babamın mırıltıya dönüşen konuşmalarını duyarak ve arka camın içine konulan biri büyük (anneciğiminki), biri küçük (benimki) papatya demetlerinin kokusunu içime çekerek uyuyakalırdım.
Piknik dönüşü evde demlenen çayın kokusu, "bir günlük ve tam zamanlı birlikteliğin" işareti olarak vazoları dolduran kır çiçeklerinin rahiyasına karışır, ertesi günün Pazartesi oluşu vız gelirdi.

Bir piknik sepetinin içinden neler çıkmalı?, sorusuna vereceğim yanıt, o zamanın "aile" geleneklerini çok zorlamasa da, anneciğimin listesinde yer almayan yiyecek-içecekler olacağı kesin. Pikniğin amacı "yemek" olmamalı aslında, -kırların, ağaçların, çiçeklerin, toprağın ve gökyüzünün yüreğinde nefes alır verirken-, bu var oluşun tadını çıkarmalı. Küçük bir soğutucu içine yerleştirilmiş meyveler, biraz peynir ve bir şişe beyaz şarap. Piknik sepetinde şarap kadehleri, tabak ve çatal bıçak, peçeteler; bu listeyi biraz evcilleştirecek -peynirli küçük börekler, sadece limon ve zeytinyağı ile tatlandırılmış patates salatası-.
Çocukların da katılacağı bir piknik için, soğutucuya meyve suyu / su ve köfteli sandviçler eklemek yetecek.

Yağmurlu ve serin bir bozkır şehrinde kurduğum bu düşler ne zaman, nerede gerçekleşir bilmiyorum; ama sabırla bekliyorum.
Bahar ağaçlarının altında bir piknik için "pembe -petit- kare" astarlı bir sepet hayal ettim. Şarabın pembe olması şart değil; asfalt / kaldırım / trafik lambaları / binalar / taşıt araçları / kalabalık olmasın yeter...


Bir de unutmadan: Gelincikler koparıldılar mı hemen solar / yapraklarını dökerler, bu yüzden en iyisi onları kırda bırakmak / izlemektir. Papatyaların taç yapraklarını sevgisinden emin olamadığınız kadın / adamlar için yolmak ise, düşünebilme yeteneğinden yoksun bırakılmış bitkilerin dahi kabullenemeyeceği bir akılsızlıktır.

Cengiz usta'nın ezberimdeki şiiri ile bitiriyorum "piknik" hayalimi :

gibi *

bir damla ile seviştiniz mi
bir papatya ile ya da
sarı tozlar dudaklarınızda

hk, 8.4.2009

* Cengiz Bektaş, Zeytinli Fırın Sokağı, Cem Yayınevi 1981

7.4.09

yavaş yavaş...

...
dışarda yağmur yağıyor*
gitme vakti benim için
biraz yürüsem altında
belki yıkanır içim
...
Bu kedili fotoğrafı seviyorum / ama bilmiyorum sahibi kimdir, bütün gün yağmur yağacak, hırkamı giydim yine, tombul bardakta demli çay, yazılar / raporlar / kitaplar arasındayım.
Bu sabah pencere önündeki yaz masamda oturup mektup yazdım, dolmakalemle, fildişi rengi bir deftere, 40 yaprak / 80 sayfa o defter, her gün en az iki sayfa / 1 yaprak; ince uzun, dikdörtgen sayfalar. Klavyenin ve beğenmediğim / yanlış yazdığım her sözcüğü, ifadeyi hemen değiştirivermenin imkanı yok; çalışkan sağ elimin titrediği de oluyor üstelik.
Ama öyle olmalı, öyle yazılmalı mektup(lar), benden yazılana kalmalı.
Yağmur hiç durmadan, çay hiç durmadan.
Tembel sol elimin içinde, baş parmağımla bileğimin arasında bir heyecan kesiği / Akide ile oyun oynarken edindiğim. Sol elimi hissediyorum, acıyor çünkü.
Hissedemediklerim için telaşlanmalı mıyım / üzülmeli miyim?, diye soruyorum kendi kendime.
Cevabını veremeyeceğim sorular sormanın ne alemi var oysa.
Mektup yazmak istiyorum aslında, burada değil / soğuk ve yağmurlu -ilkbahar- penceremin önünde. Başımı kaldırsam denizi görecek gibi; ya da dede evinin bahçesindeki palmiye ağacının yaşlı yapraklarını.
Bir de dün gece üşenmedim saydım. Yazılarımın altına eklediğim "değerlendirme" kutucuklarını işaretleyen okur sayısı azami 4. Dedim ki "yorum yazmaya eli gitmeyenler, işaret koymaya da üşenmiş olamazlar ya".
Böylece kabullendim: benim 4 okurum var.
E ben de bir başıma yazdığıma göre yazılarımı, "burada 4 okura 1 yazar düşüyor" sonucuna varıp, huzura kavuştum.
yavaş*
yavaş
yuvarlanıp sallanarak
yarana otlar basarak
varacağın asude park
seni içine alacak
herşey mazide kalacak
yavaş
yavaş
yavaş
yavaş
zaten kardeş gibidir
barış ve savaş
herşey yoluna girer
yavaş
yavaş
yavaş
yavaş
hk, 7.4.2009
* yüksek sadakât, katil&maktül

6.4.09

Aile yadigârı yüzükler

Edgar Degas, Melankoli


"siyah taşlı bir yüzüktür
yaslı parmaklar tanır onu "

G.Akın



I.
Aile yadigârı yüzükler, ya kadife muhafazalar, ya da kartonu hafifçe tüylenip, içindeki pamuğun rengi sararmış kutucuklarda saklanır.Biraz da bu yüzden, görücüye çıktıklarında -neredeyse törensel- bir eda ile açılır, ve bu eski, yıpranmış kılıfın yüzüğün değerini belirgenleştirdiğinden kimse, -hem de gençliklerinden beklenmeyecek bir anlayışla-, süphe duymaz.

Onlar (diğer tüm mücevherler gibi) muhafazalarının -eskimiş, modası geçmiş, solmuş- ama yine de zerafetini yitirmemiş giysisi içinde-ağırbaşlılık, bilgelik ve (yürek burkan bir) hoppalık arasında salınmayı sürdüren yaş'lı kadınlar gibidirler.


II.
Yüzükleri koruyan muhafazaların, ustaca kalıplanmış, kapakları hafifçe yükseltilmiş, kilit mekanizmaları hatasız işleyen marifetli biçimleri bir yana, üzerlerini kaplayan kumaşın,

- ki, siyah, şarap kırmızısı, gece mavisi, mor kadifedir -, kapak açılmadan önce okşama isteği uyandırdığını hangi kadın inkâr edebilir ?


İtiraf etmeye yanaşmasalar da (ki, bu bazen çekingenlik, bazen aile terbiyesi, bazen reddetmeye olan yatkınlıktandır), o yüzükleri takan / takmayı hayal eden kadınlar da bu kadife kutular gibi okşanmayı geçirirler akıllarından hep.

Okşanarak sevilmeyi, parmaklarındaki aile yadigârı yüzüklerin muhafazaları gibi...


III.
Aile yadigârı yüzükler ilk sahibelerinin beğenilerine sunulmuş (sevgililer, nişanlılar, eşler tarafından) hediyeler olabileceği gibi; onların kişisel kararı ile alınmış olmaları da mümkündür.Yapıldıkları dönemin modası kadar, kendilerini yaratanın becerisini, sanat gücünü, ustalığını da yansıtırlar; bu yüzden hem her aile için "biricik", hem de farklı ailelerin alçakgönüllü hazinelerinde "birbirinin eşi, ya da çok benzeri" olduklarını bilmezlikten gelerek bekleyen "kızkardeşler" gibidirler.


IV.
Aile yadigârı yüzükler ilk sahibelerinin yüzük parmağına göre alındıkları için, sonraki sahibelerinin parmaklarına uymakta zorluk çıkartabilir.Bu yüzden işte, birden fazla defa genişletilip, daraltıldıkları / yeni parmaklarda pırıldayabilmek için çilekeş sıkıntılara katlandıkları için de benzersizdirler.


Yine de "aile yadigârı bir yüzüğün" belleğinde, yeni sahibeleri tarafından kullanılmanın bu değişikliklerden daha içsel bir anlamı vardır: Kim ne derse desin, onlar en çok kuyumcudan çıkıp da,muhafazaları ilk kez açıldığında karşılaştıkları kadının çehresini severler.

O çehredeki "mutluluğu, coşkuyu, hayranlığı, müteşekkir gülümsemeyi ve gururu" hiç unutmaz; sonraki her sahiplenme töreninde, göz göze geldikleri yeni çehreyi bu ilk ve en güzel çehre ile karşılaştırırlar.
Her yeni sahibe niceliği değişse de içeriği hep aynı kalan bir hayal kırıklığıdır bu yüzden.


V.
Böyle her yüzük, kendisini taşıyan ve gösteren elin "iyi günleri"ni bilir daha çok.Zira muhafazalarından, evlilik ve sünnet törenleri, nişanlar, bayram ziyaretleri, misafirlikler, kutlamalar için çıkartılır, iyi günleri anımsatır, onlar için saklanırlar. Ama işte, "aile yadigârı bir yüzüğün" belleğinde, sahibesiyle paylaştığı anlar "iyi günlerle de sınırlı kalsa, "diğer, sıradan ve dertli günlerin" bilgileri de vardır.

Zira yüzük parmağını halkaladığı yerde, tüm ara zamanların imlerini saklayan -şifresi çözülmeye yatkın- kalp atışlarını dinlerler.


VI.
Aile yadigârı yüzüklerin belki de en çok korktuğu (kendi anlamlarına denk diğer mücevherler gibi) iki hal ise: Kaybedilmek ve ailenin dışına çıkmaktır. Biraz da bu yüzden, en kederli, yalnız ve endişeli olan yüzükler antikacı dükkânlarının, kuyumcuların vitrinlerinde bekleyendir; sahiplenilmeye en gönülsüz hem.


VII.
Biri'nden yadigâr kalmak, -bu, eski püskü kadife bir muhafazanın içinde saklanan, yirmi dört ayar altın halkalı, elmas bir yüzük bile olsa-, uzak ve yakın geçmişi red ya da inkâr edemeyen bir hüzün halidir.


hk, 29.3.2003, parmağımda kendimden yadigar siyah taşlı bir yüzükle.

5.4.09

akıl akıldan üstündür, ya kalp kalpten?

Leylâk mevsimi gelmedi de, ben sabırsızlandım.
40'lı yaşlarda kız arkadaş sahibi olmak ile ilgili iki yazı yazmıştım yakın zamanda, okuyanlar anımsar. Aslına bakarsanız, anneciğimden sonra neden çok yalnız kaldığımı / neden kız arkadaşsız bir hayatım olduğunu açıklamış, tam da orada bırakmıştım. Zira düşünüyor ve inanıyordum ki, -aklım gibi kalbim de -uzun zamandır görüşmediğim kız arkadaşlarımla bağımı tazeleyecek, hatta bugünki aklıma uygun yeni arkadaşlar edinecek kadar hevesliydi. Başka bir deyişle -bir eksikliğin- farkına varmış, bununla ilgili atabileceğim adımlar olduğunu düşünmeye başlamıştım.
Derken kendimde bir gariplik sezdim: Günlerdir yazıyor / konuşuyor / haberleşiyor / gülüyor / ağlıyorduk ve ben kendimi giderek bu paylaşımın sorumluluğunu taşıyamayacak kadar yorgun hissediyordum. Başlangıçta "can-ı gönülden" sürdürdüğüm iletişime aklımı veremez oluncaya dek devam etti bu hal. Haberleştiğim üç kız arkadaşım vardı, bir an geldi üçünden de elimi eteğimi çektim, susuverdim.
Biri hiç ses etmedi, benimle birlikte sustu.
Biri "ortadan birdenbire yok olmamın nedenini sordu" ve "ben her zaman buradayım", demekle yetindi.
Biri " bu suskunluğa kendisinin neden olduğunu düşünüp, özürler diledi, mektuplar yazdı".
Ben ise, susarak ve paylaşmayarak yeniden eski tenha hayatıma döndüm. Beceremediğimi kabullendim, beceriksizliğimi itiraf etmeye karar verdim. Bir de dedim ki kendi kendime: "Neden yitirdiğin tüm güzel ve değerli varlıkların yerini doldurmaya çalışıyorsun ? Neden kendini başka biri gibi olmaya zorluyorsun ? Neden altından kalkamayacağın sorumluluklar alıyorsun ? Neden sana değer veren, seni seven / önemseyen arkadaşlarını üzüyorsun ? Neden değişmek istemezken, değişmeye çalışıyorsun ? "
Kalbim bu defa kifayetsiz kaldığı, hayalleri kırıp döktüğü, beceriksizlik ettiği için üzgünüm.

Zira kalbimden üstün kalplerle karşılaştım...
hk, 5.4.2009

yaz köşesi'nden ilk yazı




Oldukça uzun (dörtbuçuk saat) süren ve yorucu bir taşıma, sürükleme, yer arama, yeniden düzenleme, silme süpürme, yerleştirme uğraşının ardından "yaşam odam" yeni görüntüsüne kavuştu. İstediğim gibi az eşyalı; fildişi / beyaz / yeşil (ve mobilyadan dolayı siyah-kahverengi) renk skalasına sahip; daha ferah / penceresinin önü açık ve aydınlık (kış nedeniyle pencere içinde boylarını ve boyunlarını uzatan sardunyalar balkona çıktılar), iki çalışma masalı (biri pencere önünde, örtülü, menekşeli) bir yaşam odasına kavuşturdum kendimi.

Bu düzenleme sayesinde mutfakta da bir kitaplığım oldu üstelik!


Artık başımı kaldırır kaldırmaz evin tam karşısındaki sokağı, tanımadığım sokak sakinlerinin balkonlarını, bir de çatıların üstündeki toz mavi gökyüzünü görüyorum. Öğleden sonra güneş geliyor yaşam odama, perdeleri tamamen indirip yazmak pek hoş olacak gibi. Dün akşam dedim ki kendi kendime, "keşke bilgisayarımın -masaüstü arka planı-gibi değiştirebilseydim penceremden görünenleri". Kişiselleştirilmiş pencerelerimiz olsaydı, aynı apartmanın farklı dairelerinden farklı manzaralar izlenseydi; hatta bu görüntüler mevsimlere / pencereden bakanın ruh haline / olmak isteyip de olamadığı yerlere göre değiştirilebilseydi.

Gölköy'den Türkbükü, Toros Demirdöven

(Lise yıllarımdan itibaren annem ve babamla Eylül ayında gittiğimiz -eski- Gölköy'ü çağrıştıran bu fotoğrafı seçtim ilk -pencere üstü görüntüsü- olarak, ancak dalgaların kumsala vurmasını, rüzgarın uğuldamasını da istiyorum: Durağan değil, devinen bir görüntü.)



Ben eşyalarla güreşirken, Akide evdeki hareketten pek memnun koşuşturmaktaydı. Saksıların üstünden atlamalar, elektrikli süpürgeden kaçmalar, pencere kenarına zıplayıp sokağa bakmalar, "elim sende" oynamalar... En az benim kadar yorulmuş olmalı ki, akşam güneşinin rehaveti ile kendini hala kış giysisi içindeki kanepenin üstüne atıp, tatlı bir uykuya daldı sonunda. Onu uyandırmamak için kanepenin yaz giysisini giydirmeyi bugüne bıraktım.

Son iki haftadır kendi sokağımda eşya nakliyat şirketlerinin -evden eve taşıma- yapan araçlarını ve yük taşıyıcılarını görüyorum hep. Hatta akşam geç vakit, kendi katımdaki kiracılardan birinin son eşyaları yüklenirken rastladım; benim boyumda ve otuzlu yaşlarında bir adam sırtına bağlanmış iki kapılı buzdolabını, sırtı / boynu ve başı ile destekleyerek indiriyordu merdivenlerden. "Sakin ve usturuplu adımlarla, geri geri indiği basamakları sayıyor mudur ?", diye geçti aklımdan. Bir kapı eşiğine büzüşüp, benim önümden o dev buzdolabı ile manevra yapışını ve iki büklüm olmuş gövdesinin temkinli adımlarla aşağıya inişini izledim; hayret / korku / endişe / saygı / üzüntü karışımı bir duyguya kapıldım elimde olmaksızın.


Ada vapuru, Gökhan Tiryaki

"Aklımdan her zaman geçerdi. Kalemi kağıdı kaptığım gibi iskelenin kapısındaki gazinoda denize karşı oturup bir aşk hikayesi yazayım dedim. Ne zamandır yazamadım.

Denize, çamlara, yelkenlilere karşı bir sevgi hikayesi, yalandan bir kadın yaratayım, varsın olmasın dünya yüzünde ne çıkar. Hayalden daha güzeli mi olur. İşte altı buçuk vapuru geldi. Zor ama karşılıklı bir aşk olsun. Sevilecek yerim yok ki sevsin beni. Onun da pek sevilecek yeri olmasın isterse... Ama seveyim.

Vapurdan çıkınca yüreğim çarpsın. Bu vapurdan çıkmayınca öteki vapuru bekleyeyim.

..."

Sait Faik Müzesi Arşivi No.61 , Büyüyen Eller - Sait Faik Abasıyanık , YKY 2007

Yaz köşesinden ilk yazımı, penceremde olsun istediğim görüntüyle uyumlu bir öykü taslağı ile bitirmek istedim. Sahi ne işim var Ankara'da benim ?

hk, 5.4.2009

4.4.09

bu köşe kış köşesi, şu köşe yaz köşesi

Baharlarda evin düzeni, yaşam odamın (başka evlerde bu mekana salon/misafir odası deniyor) tasarımı, renkleri, içindeki eşyaların yerleri konusunda bir "dellenme" hali hasıl oluyor bende.

Hani mümkün olsa bütün eşyaları kapının önüne koyup, dört duvar arasında -minimum- ayrıntılandırılmış bir ortam yaratarak yaşamak niyetindeyim. Bunu bir türlü ( ya da dilediğim derecede) başaramıyorum. Olanla yetinmek ve işlevsel olmayan herşeyden kurtulmak hevesi uzun zamandır dolanıyor zihnimde, küçük adımlarla / tilki gözlerle çeliyor aklımı. Kalabalık (insan kalabalığı, düşünce kalabalığı, eşya kalabalığı, duygu kalabalığı) artık çok yoruyor beni, biliyorum.

Bir kaç haftadır pencereye / ışığa yaklaşmak, güneşe yanaşmak isteği var içimde. Yazmam gerekenleri (buradakileri değil, akademik olanları kastediyorum) ortaya dökmem, biriktirdiklerimi kitaba dönüştürmem için sanki pencereye uzak bu köşeden kalkıp, (güneş enerjisi ile çalışan hesap makineleri gibi) şimdi bitkilerin işgal ettiği karşı köşeye taşınmalıyım.


-bu köşe kış köşesi, şu köşe yaz köşesi- diye tutturuyorum kendi kendime. Tutturunca da, dipten temelden bir değişiklik için uygulanması pek zor planlar yapmaya başlıyorum. Oysa hiçbir plan çok uzun vadeli olmamalı, bir gün içinde / bir haftasonu süresince gerçekleştirilip, hemen içinde yaşanmaya başlanmalı. -Uzun vadeli planlar "şimdilik" gidilemeyen / yaşanmayan evler için yapılabilir ancak- diyorum kendi kendime ( Karşıyaka'da denize karşı bir çalışma masası, Bostancı'da duvarları kitaplıkla kaplı bir çatı odası); ama bir an önce de o evlere gidilip yaşanmalı... Değil mi ki zaman duruyor (!), biz onun içinden hızla geçiyoruz, nerede, nasıl, kimlerle geçtiğimiz / geçerken ne yaptığımız, ne kadar mutlu / mutsuz olduğumuz aslolan.


Kitaplarımın sayısı arttıkça, onları nasıl saklamam / korumam / dizmem / gruplandırmam gerektiğini düşünüyorum; benimkiler ne ki, ya babacığımın kitapları... Bazen öyle geliyor ki bana, aile yadigarı olan arşivi değerlendirmeye / yazmaya / belgelemeye / kataloglamaya şimdi başlasam, ömrüm ancak yeter sonuçlarını görmeye.


Birazdan bu pencereyi kapatıp, yaşam odamı alt üst edecek değişiklikler yapmaya gideceğim. Bu sırada -gözden çıkaracaklarıma- , kapının önüne koymak istediklerime de karar vereceğim. Kullanmadığım, artık kullanmak istemediğim, ya da benim için hayatı "kalabalık" eden nesneleri bir kumbarada biriktireceğim. Bu nesneleri kumbaraya atarken, her birinin "bendeki öyküsünü" yazmayı da ihmal etmeyeceğim. Kumbara "birfincanyaseminçayı"na eklenecek. Kumbarada birikenlerden sevip, beğendiği olanlar bana haber uçurur ve beğendikleri nesneye kendilerince bir değer biçmeye üşenmezlerse, nesne onların olacak. Böylece ben tenhalaşırken, okurlar kalabalıklaşacak...


Akşama / sabaha, içinde köşe kapmaca oynadığım yaşam odamın -yaz köşesinden- yazmak hevesi ile gidiyorum; "tebdil-i mekânda ferahlık vardır" sözünü hayata geçiremeyen herkese önerilir, yaşadığınız odadaki eşyaların yerlerini değiştirin / bahar geldi - yaz kapıda / denize karşı olmasa da pencerelerinize yanaşın. Hiç olmadı pencere önüne sıralanmış sardunya saksılarına daha yakın olur, çiçekleri ile gözgöze gelirsiniz..

hk, 4.3.2009

3.4.09

müze dediğin...

yazlık elbise


Bugün bir "müzecilik sempozyumu"na katıldım; -üniversite müzeleri- üzerine deneyimlerin paylaşıldığı bir toplantıydı. Çağrılı müze müdürleri, üniversitelerin farklı fakülte ve bilim dallarının barındırdığı müzelerinin kuruluş öykülerini, koleksiyonların nasıl oluşturulduğunu, yitirilenleri / kurtarılanları / korunmak istenirken yok edilenleri / "müzeleştirdikleri" mekânları, hedeflerini / ziyaretçileri / sorunlarını anlattılar birbiri ardına.


Hepsinin ortak bir özelliği vardı: müzeci değillerdi. Bilim insanı idiler, koleksiyonunu yaptıkları eşyaları / sanat eserlerini / doğa örneklerini çok iyi tanıyor ve sınıflandırabiliyorlardı, bu eşyalar hakkında ciltler dolusu yayın da yapabilirlerdi; ama gelin görün ki büyük çoğunluğunun müzeciliğin yöntemlerinden, ilkelerinden, koleksiyon yönetiminden, koruma planlamasından haberi yoktu. Toplamaya, biriktirmeye gönül vermiş; kimileri büyük güçlüklerle başa çıkarak koleksiyonlarını sergilenebilir hale getirmişti. Ama hiçbiri "müzeci" değildi.


Sempozyumun açılış konuşmasını yapan ve bu toplantıyı düzenleyen -öğretim üyesi koleksiyoner- ise ( müze müdürü sıfatını bilerek kullanmıyorum) çağımızda -müze için ön plana çıkanın ziyaretçi olduğundan, koleksiyonların önemini yitirdiğinden; artık sanal müzeler kurulmakta olduğundan bile dem vurdu.


Konuşmacılardan sadece biri müzenin sorumlulukları arasında "koruma"dan söz etti.


Benim ve öğrencilerim için ilginç / sarsıcı / zor bir deneyimdi.

gut hastaları için tekerlekli sandalye


Toplantı bittiğinde öğrencilerim -Hocam, neden hiçbir şey söylemediniz?", diye sordular. "Konuşmacılara söyleyebileceklerimin altı saat boyunca dile getirilen pek çok saptamayı çürütecek içerikte olacağını, zira söze - sizin müzeleriniz değil, koleksiyonlarınız var- diye başlamam gerekeceğini", anlattım onlara. İlk kez -dolaylı bir yoldan değil de-, kendi kulakları ile duyup, gözleri ile görerek farkettiler bu ülkede devlet (ve üniversite) müzeciliğinin ne menem bir şey olduğunu. Sanırım bir adım, hatta bir kaç adım birden yaklaştık birbirimize.

mekanik at



Toplantı salonundan çıkarken şaşkındım aslında, "bilimin, araştırmanın, eğitimin" çekirdeği üniversitelerin -müzeciliğe yaklaşımlarının müzecilik biliminden alabildiğine uzak olması- ne garipti.

Bir gün böyle geçti, ben günü geçemedim daha

hk, 3.4.2009

Son not: Yazıyı aralayan resimler Londra'daki Victoria&Albert Müzesi Koleksiyonu eserlerine aittir.

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü