Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
21.3.09
papatyalar ve değişiklik
15.3.09
"Kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" II.
"en iyi kız arkadaşını yitiren ne yapar?", sorusunda bırakmıştım cümle kurmayı dün sabah.
bugün bambaşka bir şehir manzarasına uyandım, gece başlayan kar sokakları, ağaçları, balkonları, saçakları ve çatıları kaplamakla kalmamış, "bahara nispet" yağmaya da devam ediyor. 11.mart tarihli saatli maarif takvimi yaprağında -kocakarı soğuğunun başlangıcı- diye yazıyordu (Berdelâcuz), bu her sene yinelenen kış artığı günler 18.mart'a dek sürecek. (Mart ayı'nı bahardan sayıp saymamak konusunda yaşadığım kararsızlığım böylece pekişmiş oldu; bir de çocukluğumdan beri çok sevdiğim -Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır- sözünü doğrulayan -Mart karı- müthiş hoşuma gitti.)
"insanın en iyi kız arkadaşı hem de annesi olunca", yukarıdaki sorunun yanıtını vermek biraz daha güçleşiyor. ama yine de diyebilirim ki, nedenini uzun bir süre çözemediğim bir -yalnızlık duygusu- içinde yüzmeye başladım ben. anlatmaya, paylaşmaya, dinlemeye, konuşunca tüm "acabalar"dan arınmaya alıştığım, söylediklerinin -benim iyiliğim için olduğundan hiç şüphe duymadığım- o kadın, bütün bu paylaşımı sıfırlayan bir hızla gidiverdi çünkü.
mesela bu sabah Ankara'da hiç durmadan kar yağdığını, kışın geri geldiğini, -kocakarının yine yapacağını yaptığını-, Akide'nin ilk defa balkondaki kar yığınının üzerinde dolaştığını, onun için yaptığım minyatür kar topu ile oynamaya bayıldığını, Beethoven'in senfonilerini dinlediğimi, tığla yaptığım yastıkların bir acemi için hiç de fena olmadığını anlatacak kimsem yok şimdi. neredeyse iki senedir, böyle binlerce an geliyor; ben hiçbir şey yapamadan -o anın geçmesini- bekliyorum. tıpkı bir üşüme ya da ateş nöbeti gibi: anlatmak, paylaşmak istediğim ne varsa, önemli önemsiz, sıradan ve saçma, can alıcı ve yaşamsal, komik ve hüzünlü; öylece kalıyor.
söylemek istediğimi yeterince açık ve doğru ifade edebildiğimden emin değilim aslında. bu anlattığım halin ne kadar -vahim- bir yokluk olduğunu, başka hiç kimsenin ya da farklı bir paylaşım biçiminin bu -nöbetleri- ortadan kaldırmaya yetmediğini söyleyebilirim sadece.
"kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" ise, 44 yaşından sonra birilerine güvenmeye başlamak anlamına geliyor benim için.
şimdi bir süre pencerenin önünde oturup, karın yağışını seyredeceğim.
hk, 15.3.2009
14.3.09
"Kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" I.

yazmak istediklerimi biliyorum da, aklımdan geçenleri imleyecek bir başlık bulmak zorladı beni bu sefer. cumartesi sabahı, saat 06.40, İzmir'den gelmiş sakızlı Türk kahvesi ve açık pencereden giren "gugucuk" ve serçe sesleri; bir de Beethoven'in 1. Senfonisi.
aslında yağmurlu hava, ama şu çok erken yaz sabahlarının serinliğini ve güneşsiz aydınlığını hatırlatan bir pencere ışığı var odada. gece uyku haliyle bugün yapacaklarımı geçirirken aklımdan, kıyı köşe "bahar temizliği"ne dair ince hesapların da önüne koyuvermişim bu yazıyı. uyanınca "hadi bakalım", dedi cümleler, "yatağın içinde oyalanma da, yaz bizi".
bir zamandır düşündüğüm bir mesele "kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak": ilk bakışta pek sıradan ve alışıldık bir durum, hele tüm hayatını "kız arkadaşlarla konuşup, dertleşerek; içini dökerek" geçirenler için hiç de -büyütülecek bir mesele- değil..
ama farkına vardım ki, benim için öyle.
sorular:
düşündüm durdum, neden bu zamana kadar sıkıntılarımı, aklıma takılıp kalan soruları, kararsızlıklarımı bir - kız arkadaş - ile paylaşma ihtiyacı duymadım, diye. "kim vardı da hayatımı bu kadar doldurup, meşgul eden ve benim sorularımı yanıtlayan", hiç farkına varmadan hemcinslerimden bu denli uzaklaştım?
yanıtlar:
Anneciğim vardı her zaman, o benim en güvendiğim ve sevdiğim kız arkadaşımdı zaten. Annelikle arkadaşlığı birbirine karıştırmadan sürdürebilen, tanıdığım en zeki ve yetenekli kadındı.
Mesleğime gömülmüştüm, orada -cinsiyet seçimi- kabul etmeyen bir koşuşturma vardı; yaşıtlarım erkekti, onlarla birlikte büyüyordum ve bu da bana yetiyordu.
peki sonra ne oldu?
anneciğim çok yorgun düştü ve dinlenmeye karar verdi; belki de ilk kez "sadece kendini düşünerek".. gerçi bana inanılmaz güzellikte sayısız -şey- bıraktı giderken, ama işte yine de artık konuşamayacağımız ve dertleşemeyeceğimiz, gülüşemeyeceğimiz, birbirimize yaslanamayacağımız bir yere yerleşti.
ki ben de o zaman, aslında çok iyi bildiğim bir gerçeği, bu kez farklı bir biçimde / farklı bir açıdan görüp, bu kez bu müthiş yokluktan kaynaklanan boşluğun içinde dikilirken anladım: en sevdiğim ve en güvendiğim kız arkadaşım da yoktu artık.
7.mayıs.2007'den bu yana yazdığım yazılar doğrudan ya da dolaylı olarak dönüp dolaşıp hep -anneciğime- çıkıyor; okuyanlar bunun "uzun süren ve atlatmakta güçlük çektiğim bir yas dönemi" olduğunu, benim O'nunla geçirdiğim zamanın hatıralarına takılıp kaldığımı düşünüyorlar muhtemelen. düşünsünler. bir insanın annesini ve aklı erdiğinden beri -en iyi, en yakın, en sevdiği, en güvendiği çocukluk / gençkızlık / yetişkinlik arkadaşını- aynı günde kaybetmesi böyle bir şey ne yazık ki.
şimdi gelelim 40'lı yaşları kız arkadaşlarla paylaşma meselesine.
en iyi kız arkadaşını yitiren biri ne yapar?, sorusunun yanıtına ya da.
söyleyeceklerim nicedir de,
masamdan biraz uzaklaşıp, sonra kaldığım yerden yazmayı sürdüreyim.
hk, 14.3.2009
dipnot: yazının fotoğrafını kim çekti bilmiyorum, ama yazının halet-i ruhiyesini en iyi yansıtan bu resim olacaktı: hem içimdeki sıkıntıyı, hem yeşertmeye çalıştığım baharı, hem de ölümle-yaşamın sarmalını görüyorum şu gri-yeşil ve kırmızıda.
12.3.09
Cemre'ler düşerken II.
Regent's Park, LondraBazen yaşamayı sevdiğim ve uzun zaman uzak kaldığım kimi adresleri ne kadar/ ne kadar özlediğimi, o yerler hakkında konuşur ya da yazarken farkediyorum. Böyle anlarda sadece fotoğraflar değil, sesler de uçuruyor insanı "olmak istediği yerlere".. Bu sabah açık bir bilinç ama kapalı gözlerle, uyku ile uyanıklık arasındaki o loş kaldırımda yürüken, kumruların peşpeşe sıraladığı "gugucuk"lar beni Karşıyaka'ya, ilkbahar ve yaz sabahlarının çok erken saatlerine, gençkızlık odama, anneciğimin dünyasına uçuruverdi.
Gözlerimi açmadım, uyanıklığın yüzleştireceği "gerçek mekân"dan bir süre daha kopuk kalmak istedim. Yatağımdan kalktım, odamın kapısından önce perdeleri açtım, kumruların gugucuklarını sayıp yaza ne kadar yakın olduğumuzu hesaplamaya çalıştım. Çocukluğumdan beri, her gece yatarken yatırdığım ve üstlerini örttüğüm bebeklerimin uçuk pembe ve hep bebek kalan yüzlerine baktım, onların hiç birine hiç bir zaman isim vermediğimi düşündüm, bunun garip bir durum olduğuna ve daha sonra üstünde düşünülmesi gerektiğine karar verdim. Kapımı açtım, koridorda denize doğru yürüdüm; muhabbet kuşları durmak bilmeden konuşurlarken, yere kadar inen pencerenin önündeki koltuğuna oturmuş, türkuvaz rengi bir iplikle dantel işleyen anneciğimin yanına gittim, yanağına ve boynuna öpücükler kondurdum. "Neden bu kadar erken kalktın çocuğum, uyuyup dinlenseydin biraz daha..", dese de, aslında "başbaşa oturup söyleşebileceğimiz için" ne kadar mutlu olduğunu biliverdim.

Regent's Park'ı yazdığımdan beri Kraliçe Viktoria'nın gül bahçesinde geziniyorum sık sık. Bu sabahki "hayal yolculuk"tan sonra karar verdim, bir dahaki sefere anneciğimi de götüreceğim. Olmak istediğim yerlerle aramdaki mesafeyi O'nun küçük ve yavaş adımları ile aşarken, güllerin isimlerini, hangi ülkelerden geldiklerini, bahçede kaç çeşit gül olduğunu, bahçıvanların onlarla ne zaman ilgilendiklerini, toprağın nasıl havalandırıldığını konuşacağız..

8.3.09
Cemre'ler düşerken..
Regent's Park, Londra
Regent's Park, Londra
Regent's Park, Londra
Cemre'ler havaya, suya ve toprağa düştüğü gibi, kalbime ve ruhuma da düşsün istiyorum bu günlerde. Evin içinde, bir tiyatro ya da opera sahnesinin - ah şimdi orada olsaydım ve hep orada kalsaydım- dedirten gerçeküstü dekorları gibi bir bahar yaratmaya çalışırken, gidemediğim ve ama yine de gitmeyi hayal ettiğim parkların içinde yürür, oturur, okur, yazar gibi hissetmeyi umuyorum.
hk, 8.3.2009
4.3.09
18.2.09
ve perdeee...
13.2.09
dünya döner tek bir yana / doğsun diye gün bir daha
Belki sana yazarım
yüksek sadâkât, katil & maktül
bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken", diye de ekliyor sanki..
O hep benimle kaldıkça...
12.2.09
Cavit Bey'in Karısına Son Mektubu üzerine bir hayal öykü
Büyükada’yı düşünüyorum bozkırın ortasında
Hatırlıyor musun son verdigimiz ziyafeti?
Tamamlanmıştı Maliye kitabımın hani
Beşinci cildi onca emekten sonra
Böyle bir davet görülmemişti sanırım Ada’da.
(roni margulies)
I.
Kristal avizelerin temizliği saatler sürmüş; keten örtüler kolalanmış ve koltuk takımlarının üzerine içleri lavanta çiçekleri ile dolu kaneviçe yastıklar yerleştirilmişti. Paris’den gelen modellerden beğenip, diktirdiğim muare elbisemi giyiyordum, leylak rengi ve göğsümün çatalını örten o ince Fransız danteli ile, tam sevdiğiniz gibi. Ayaklarım yavaşça uyuşuyor, ben bacaklarım, yuvarlak diz kapaklarımdan yukarı doğru yükselen tatlı karıncalanmayı önleyemiyordum. Bôl kasesinin içinde nar kırmızısı bir kokteyl, tarifi İstanbul’da yaşayan bir beyaz Rus’dan alınmış; parmaklarımın arasında ince işlemeli gümüş ağızlık, saçlarımın kızıl kumral menevişlerini toplayan fildişi taraklar; boynumdaki iki sıra iri taneli inci kolye bana düğün gecemizden yadigâr.
Mektubunuzu aldım, yarın sabah beni bulduklarında çok güzel olmak istiyorum..
(hk)
Odamın her köşesinde sırmalı Paşalar,
Eski nazırlar, son sadrazam, devlet erkânı.
Evimize taşınmıştı sanki konsolosluklar.
Anadolu Kulübünden masa arkadaşları,
Cemiyet’ten tek tük sağ kalanlar.
(r.m)
II.Sırmaların parlatılabilir oldugunu sanıyordum ben, sanki yumuşak bir tülbentle ve ılık sabunlu suyla yıkasam,daha parlak, altunî ışıklar saçarak / Viyana kışlarında Noelağaçlarını süslediğimiz girlandlar gibi güzelleştirerek törenüniformalarını... O yaşlı başlı, sözleri sadece kendileri için manalı,gizli şifreler verir gibi konuşan; yüzleri sert / bakışlarıyalnızlıktan yorgun ve güzel adamların, sırmalarının parlaklığınaehemmiyet verdiklerini sanıyordum. Mektubunuzu aldım. Şakağından sızdıkça gögsünde büyük, kırmızısısiyahlaşmış bir madalyaya dönüşen şu ılık maiyi Paşa babamınsırmalarından çıkarmaya uğraşıyorum. (h.k)
Balkona çıkmıştım da bir ara ben,
Onca kalabalık ve eglence arasında,
Denize bakarken aklıma her nasılsa,
Şehzade Burhanettin Bey’le evliyken
Seni ilk kez görüşüm gelmişti bir baloda.
(r.m)
III.
Kalabalığın, onca kadının, genç, bakımlı ve aşikâr bir güzellikle oradan oraya gidip gelen, Strauss Efendi’nin “güzel mavi tuna valsi” ile eteklerini uzun uzadıya dalgalandıran onca kadının arasında ne kadar beyhûde hissediyordum kendimi. Burhananettin Bey’in kolunda nadide ve daima gonca veren bir nebat gibi, salonun bir ucundan bir ucuna; yeknesak bir tebessümle üstelik. Uzun ve ağdalı cümleler arasına gerilmiş, rahatsız ve pek yüksek bir hamak gibi salınmaktaydı düşüncelerim; elimdeki Çin ipeği yelpazenin tatlı esintisi ile dağıtmaya çalışıyordum kederimi.
Derken sizi gördüm. Gözlerinizin beni fasılasız takibeden cazibesine kapılacağımdan ne kadar da emindiniz. Ve bir de, artık sadece sizi seveceğimden.
Mektubunuzu aldım. İstedim ki o gecenin hatırası yelpazemi, daha az evvel yüzümü ferahlatıyormuşcasına açık, kucağımda bulsunlar. (hk)
Yalnız kaldığımızda sonra sabaha karşı
Anlatığımda sana düşüncelerimi,
Kalkıp o saatte hazırlattırıp arabayı,
Nasıl unuturum Ada turu yaptığımızı,
Balkonda başbaşa çay içtiğimizi?
Penceremden çorak bir alan görünüyor.
Çay içerken onu seyrediyorum şimdi.
Duvarın hemen dibine besbelli
Hapishanenin çöpleri dökülüyor,
Her sabah yaşlı bir adam gelip eşeleniyor.
Mahkeme bu sabah sonuçlandı.
İdamım yarın.
*Roni Margulies
(Magrur Olma Padişahım)
hk., 22.4.2003
11.2.09
iyi bu mesafe II.
" fark varseninle iyi arasında büyük bir fark var
benimle senin aranda kocaman bir fark var
kötüyle benim aramda irice bir fark var
iyiyle kötü arasında duran ", Ceza
hk, 11.2.2009





