14.3.09

"Kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" I.


yazmak istediklerimi biliyorum da, aklımdan geçenleri imleyecek bir başlık bulmak zorladı beni bu sefer. cumartesi sabahı, saat 06.40, İzmir'den gelmiş sakızlı Türk kahvesi ve açık pencereden giren "gugucuk" ve serçe sesleri; bir de Beethoven'in 1. Senfonisi.
aslında yağmurlu hava, ama şu çok erken yaz sabahlarının serinliğini ve güneşsiz aydınlığını hatırlatan bir pencere ışığı var odada. gece uyku haliyle bugün yapacaklarımı geçirirken aklımdan, kıyı köşe "bahar temizliği"ne dair ince hesapların da önüne koyuvermişim bu yazıyı. uyanınca "hadi bakalım", dedi cümleler, "yatağın içinde oyalanma da, yaz bizi".

bir zamandır düşündüğüm bir mesele "kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak": ilk bakışta pek sıradan ve alışıldık bir durum, hele tüm hayatını "kız arkadaşlarla konuşup, dertleşerek; içini dökerek" geçirenler için hiç de -büyütülecek bir mesele- değil..
ama farkına vardım ki, benim için öyle.

sorular:
düşündüm durdum, neden bu zamana kadar sıkıntılarımı, aklıma takılıp kalan soruları, kararsızlıklarımı bir - kız arkadaş - ile paylaşma ihtiyacı duymadım, diye. "kim vardı da hayatımı bu kadar doldurup, meşgul eden ve benim sorularımı yanıtlayan", hiç farkına varmadan hemcinslerimden bu denli uzaklaştım?

yanıtlar:
Anneciğim vardı her zaman, o benim en güvendiğim ve sevdiğim kız arkadaşımdı zaten. Annelikle arkadaşlığı birbirine karıştırmadan sürdürebilen, tanıdığım en zeki ve yetenekli kadındı.
Mesleğime gömülmüştüm, orada -cinsiyet seçimi- kabul etmeyen bir koşuşturma vardı; yaşıtlarım erkekti, onlarla birlikte büyüyordum ve bu da bana yetiyordu.

peki sonra ne oldu?
anneciğim çok yorgun düştü ve dinlenmeye karar verdi; belki de ilk kez "sadece kendini düşünerek".. gerçi bana inanılmaz güzellikte sayısız -şey- bıraktı giderken, ama işte yine de artık konuşamayacağımız ve dertleşemeyeceğimiz, gülüşemeyeceğimiz, birbirimize yaslanamayacağımız bir yere yerleşti.
ki ben de o zaman, aslında çok iyi bildiğim bir gerçeği, bu kez farklı bir biçimde / farklı bir açıdan görüp, bu kez bu müthiş yokluktan kaynaklanan boşluğun içinde dikilirken anladım: en sevdiğim ve en güvendiğim kız arkadaşım da yoktu artık.

7.mayıs.2007'den bu yana yazdığım yazılar doğrudan ya da dolaylı olarak dönüp dolaşıp hep -anneciğime- çıkıyor; okuyanlar bunun "uzun süren ve atlatmakta güçlük çektiğim bir yas dönemi" olduğunu, benim O'nunla geçirdiğim zamanın hatıralarına takılıp kaldığımı düşünüyorlar muhtemelen. düşünsünler. bir insanın annesini ve aklı erdiğinden beri -en iyi, en yakın, en sevdiği, en güvendiği çocukluk / gençkızlık / yetişkinlik arkadaşını- aynı günde kaybetmesi böyle bir şey ne yazık ki.

şimdi gelelim 40'lı yaşları kız arkadaşlarla paylaşma meselesine.
en iyi kız arkadaşını yitiren biri ne yapar?, sorusunun yanıtına ya da.

söyleyeceklerim nicedir de,
masamdan biraz uzaklaşıp, sonra kaldığım yerden yazmayı sürdüreyim.

hk, 14.3.2009

dipnot: yazının fotoğrafını kim çekti bilmiyorum, ama yazının halet-i ruhiyesini en iyi yansıtan bu resim olacaktı: hem içimdeki sıkıntıyı, hem yeşertmeye çalıştığım baharı, hem de ölümle-yaşamın sarmalını görüyorum şu gri-yeşil ve kırmızıda.

12.3.09

Cemre'ler düşerken II.

Regent's Park, Londra

Bazen yaşamayı sevdiğim ve uzun zaman uzak kaldığım kimi adresleri ne kadar/ ne kadar özlediğimi, o yerler hakkında konuşur ya da yazarken farkediyorum. Böyle anlarda sadece fotoğraflar değil, sesler de uçuruyor insanı "olmak istediği yerlere".. Bu sabah açık bir bilinç ama kapalı gözlerle, uyku ile uyanıklık arasındaki o loş kaldırımda yürüken, kumruların peşpeşe sıraladığı "gugucuk"lar beni Karşıyaka'ya, ilkbahar ve yaz sabahlarının çok erken saatlerine, gençkızlık odama, anneciğimin dünyasına uçuruverdi.


Gözlerimi açmadım, uyanıklığın yüzleştireceği "gerçek mekân"dan bir süre daha kopuk kalmak istedim. Yatağımdan kalktım, odamın kapısından önce perdeleri açtım, kumruların gugucuklarını sayıp yaza ne kadar yakın olduğumuzu hesaplamaya çalıştım. Çocukluğumdan beri, her gece yatarken yatırdığım ve üstlerini örttüğüm bebeklerimin uçuk pembe ve hep bebek kalan yüzlerine baktım, onların hiç birine hiç bir zaman isim vermediğimi düşündüm, bunun garip bir durum olduğuna ve daha sonra üstünde düşünülmesi gerektiğine karar verdim. Kapımı açtım, koridorda denize doğru yürüdüm; muhabbet kuşları durmak bilmeden konuşurlarken, yere kadar inen pencerenin önündeki koltuğuna oturmuş, türkuvaz rengi bir iplikle dantel işleyen anneciğimin yanına gittim, yanağına ve boynuna öpücükler kondurdum. "Neden bu kadar erken kalktın çocuğum, uyuyup dinlenseydin biraz daha..", dese de, aslında "başbaşa oturup söyleşebileceğimiz için" ne kadar mutlu olduğunu biliverdim.



Regent's Park, Kraliçe Viktoria Gül Bahçesi

Regent's Park'ı yazdığımdan beri Kraliçe Viktoria'nın gül bahçesinde geziniyorum sık sık. Bu sabahki "hayal yolculuk"tan sonra karar verdim, bir dahaki sefere anneciğimi de götüreceğim. Olmak istediğim yerlerle aramdaki mesafeyi O'nun küçük ve yavaş adımları ile aşarken, güllerin isimlerini, hangi ülkelerden geldiklerini, bahçede kaç çeşit gül olduğunu, bahçıvanların onlarla ne zaman ilgilendiklerini, toprağın nasıl havalandırıldığını konuşacağız..




Cemreler düştü, bir bahar daha geliyor.
Buraya da, olmak istediğim yerlere de...
hk, 12.3.2009

8.3.09

Cemre'ler düşerken..


21. Şubat'ta ilk cemre havaya, 27.Şubat'ta ikinci cemre suya, 5. Mart'ta üçüncü cemre toprağa düştü. 28. Şubat'ta "leyleklerin gelme zamanı" diye yazdı Saatli Maarif Takvimi, 6.Mart'ta "ağaçlara su yürüme zamanı"... Bahar gelişini başka nasıl duyurabilirdi zaten, anneannemin şifonyerinin içinde bulduğum kutulardan birinin içinden çıkan -saatli maarif takvimi- yaprağı, ömürlerin geçiciliğini, mevsimlerin (küresel ısınmaya rağmen) farklı ömürlere hep aynı işaretlerle gelip gittiğini anlatır gibiydi.


Kış kapıları daima kapalı tutulan ve içinde soba yanan bir ev ise, bahar o evin bahçeye açılan pencereleri önündeki çiçek saksıları. Ben ki "yaz'dan gayri her mevsimi" seviyorum; baharı evin dışından içine taşımak ve kalbime iyi gelecek bir kır havası yaratmak çabasındayım son iki haftadır.


Yıllar önce Berlin'de geçirdiğim bahar mevsimini anımsayıp, kütüphanesinde çalıştığım enstitünün misafirhanesindeki odama baharı taşır gibi yapıyorum bunu. Bir parkın kıyısındaydı tek katlı konukevi; odamın önündeki bahçeye açılan terasda serçeler ve sığırcıklar için konulmuş kuş evleri vardı. Pencere yerine, yere kadar inen büyük cam kapılar. Çalışma masamı tam da bu alabildiğine yeşil ve ağaçlı manzaranın karşısına yerleştirmişlerdi.


Siyah beyaz ekranlı ilk taşınabilir bilgisayarımda çalışırken, kütüphaneden taşıdığım makaleleri ve kitapları bir yana itip, "Classic Radio" dinleyerek bu manzarayı seyre daldığımı; güneşin odamın ortasına kadar ilerlediği ılık akşam üzerleri bu ışığın içinde oturabilmek ve kahvemi yudumlayabilmek için kütüphaneden erken çıktığımı hiç unutmadım.

Regent's Park, Londra

Ama yine de hayatımın en sevdiğim bahar izlenimleri Londra'daki Regent's Park'a aittir. Kiraz ağaçlarının dallarında salkımlanan baharlar, rengarenk laleler, fulyalar, parkın içindeki gölcüklerin içinde yüzen Kanada kazları ve kuğular, minyatür köprüler, yüzyılı devirmiş ağaçlar, ağaçların altında yaşlıları ve çocuklu anneleri dinlendiren ayakları demir döküm, ahşap banklar...

Regent's Park, Londra

Metroya binmeden, 45 dakikalık bir yürüyüşle ulaştığım ve içiçe yerleştirilmiş park halkalarından oluşan bu cennet 1812-1830 yılları arasında yaratılmıştır; yürümekle bitirilemeyecek, seyretmeye doyulamayacak bir nefeslenme sığınağıdır. Öğrenciliğimde her haftasonu gittiğim (her mevsim), Kraliçe Victoria'nın Gül Bahçesi'ne bitişik park kafeteryasında -limon dilimli çay- içtiğim, banklarında oturup kitap okuduğum ve resim yaptığım, çimenlerinin üstüne yatıp bulutların kayışını izlediğim bu parkın anıları, -olmak istediğim yerler-in ilk sıralarına yerleştirmeye yeter Regent's Park'ı.



Regent's Park, Londra

Cemre'ler havaya, suya ve toprağa düştüğü gibi, kalbime ve ruhuma da düşsün istiyorum bu günlerde. Evin içinde, bir tiyatro ya da opera sahnesinin - ah şimdi orada olsaydım ve hep orada kalsaydım- dedirten gerçeküstü dekorları gibi bir bahar yaratmaya çalışırken, gidemediğim ve ama yine de gitmeyi hayal ettiğim parkların içinde yürür, oturur, okur, yazar gibi hissetmeyi umuyorum.

hk, 8.3.2009

4.3.09

Nar I.

Resimdeki -nar- gibiyim. İçimde birikmiş, yazılmayı / resmedilmeyi / kesilip biçilmeyi / yapıştırılıp birleştirilmeyi bekleyen dünya kadar -şey- var.
ama her nar tanesinin içinde de acı bir çekirdek.
hk, 4.3.2009

18.2.09

ve perdeee...


...sonra en son kalan ışık da söner.
oyun biter,
dekorlar toplanır,
replikler uçuşur,
gün doğar..
ve perdeeee!
hk, 17.2.2009

13.2.09

dünya döner tek bir yana / doğsun diye gün bir daha

Dün akşamdan beri döne döne dinlediğim, dinledikçe ağladığım şarkının sözleridir*:
Dünya döner bir gün daha
Yeryüzünde aşk durdukça
Gece erken inse bile korkma
O hep seninle kaldıkça
Biliyorsun gitmem gerek
Yollar bitmez düşünerek
İster sonuç de istersen sebep
Bu düğümü çözmem gerek

Belki sana yazarım
Uğradığım bir şehirden
Eski bir kart atarım
Mekke ya da Kudüs’ten
Sonra bir gün çıkarım
Sen artık dönmez derken
Bir şarkı fısıldarım
Kulağına gün batarken
dünya döner tek bir yana
doğsun diye gün bir daha
ben de döndüm tekrar sana
sönmek için yana yana

yüksek sadâkât, katil & maktül

Şubat'ın 14. gününü kutlama(ma) hazırlıkları içinde olanlara ithaf ediyorum bu şarkıyı...
* ağlamam bir sevgilinin yokluğundan değil,
anneciğimle aramızda gidip gelen ve içini likörlü çikolatalarla doldurduğumuz kalp şeklindeki iki kutuyu anımsadım, ikisi de bende şimdi,
O'nunla yaptığımız 14.Şubat kutlamalarını..
Anneciğim "biliyorsun gitmem gerek", diyor usulca,
"bir gün çıkarım, sen artık dönmez derken
bir şarkı fısıldarım kulağına gün batarken", diye de ekliyor sanki..
oysa ben -gece erken inse bile korkmuyorum-
O hep benimle kaldıkça...
hk, 14.2.2009

12.2.09

Cavit Bey'in Karısına Son Mektubu üzerine bir hayal öykü


Cavit Bey’in Karısına Son Mektubu*

Büyükada’yı düşünüyorum bozkırın ortasında
Hatırlıyor musun son verdigimiz ziyafeti?
Tamamlanmıştı Maliye kitabımın hani
Beşinci cildi onca emekten sonra
Böyle bir davet görülmemişti sanırım Ada’da.

(roni margulies)

I.
Kristal avizelerin temizliği saatler sürmüş; keten örtüler kolalanmış ve koltuk takımlarının üzerine içleri lavanta çiçekleri ile dolu kaneviçe yastıklar yerleştirilmişti. Paris’den gelen modellerden beğenip, diktirdiğim muare elbisemi giyiyordum, leylak rengi ve göğsümün çatalını örten o ince Fransız danteli ile, tam sevdiğiniz gibi. Ayaklarım yavaşça uyuşuyor, ben bacaklarım, yuvarlak diz kapaklarımdan yukarı doğru yükselen tatlı karıncalanmayı önleyemiyordum. Bôl kasesinin içinde nar kırmızısı bir kokteyl, tarifi İstanbul’da yaşayan bir beyaz Rus’dan alınmış; parmaklarımın arasında ince işlemeli gümüş ağızlık, saçlarımın kızıl kumral menevişlerini toplayan fildişi taraklar; boynumdaki iki sıra iri taneli inci kolye bana düğün gecemizden yadigâr.

Mektubunuzu aldım, yarın sabah beni bulduklarında çok güzel olmak istiyorum..

(hk)

Odamın her köşesinde sırmalı Paşalar,
Eski nazırlar, son sadrazam, devlet erkânı.
Evimize taşınmıştı sanki konsolosluklar.
Anadolu Kulübünden masa arkadaşları,
Cemiyet’ten tek tük sağ kalanlar.
(r.m)

II.Sırmaların parlatılabilir oldugunu sanıyordum ben, sanki yumuşak bir tülbentle ve ılık sabunlu suyla yıkasam,daha parlak, altunî ışıklar saçarak / Viyana kışlarında Noelağaçlarını süslediğimiz girlandlar gibi güzelleştirerek törenüniformalarını... O yaşlı başlı, sözleri sadece kendileri için manalı,gizli şifreler verir gibi konuşan; yüzleri sert / bakışlarıyalnızlıktan yorgun ve güzel adamların, sırmalarının parlaklığınaehemmiyet verdiklerini sanıyordum. Mektubunuzu aldım. Şakağından sızdıkça gögsünde büyük, kırmızısısiyahlaşmış bir madalyaya dönüşen şu ılık maiyi Paşa babamınsırmalarından çıkarmaya uğraşıyorum. (h.k)


Balkona çıkmıştım da bir ara ben,
Onca kalabalık ve eglence arasında,
Denize bakarken aklıma her nasılsa,
Şehzade Burhanettin Bey’le evliyken
Seni ilk kez görüşüm gelmişti bir baloda.
(r.m)

III.
Kalabalığın, onca kadının, genç, bakımlı ve aşikâr bir güzellikle oradan oraya gidip gelen, Strauss Efendi’nin “güzel mavi tuna valsi” ile eteklerini uzun uzadıya dalgalandıran onca kadının arasında ne kadar beyhûde hissediyordum kendimi. Burhananettin Bey’in kolunda nadide ve daima gonca veren bir nebat gibi, salonun bir ucundan bir ucuna; yeknesak bir tebessümle üstelik. Uzun ve ağdalı cümleler arasına gerilmiş, rahatsız ve pek yüksek bir hamak gibi salınmaktaydı düşüncelerim; elimdeki Çin ipeği yelpazenin tatlı esintisi ile dağıtmaya çalışıyordum kederimi.
Derken sizi gördüm. Gözlerinizin beni fasılasız takibeden cazibesine kapılacağımdan ne kadar da emindiniz. Ve bir de, artık sadece sizi seveceğimden.

Mektubunuzu aldım. İstedim ki o gecenin hatırası yelpazemi, daha az evvel yüzümü ferahlatıyormuşcasına açık, kucağımda bulsunlar. (hk)


Yalnız kaldığımızda sonra sabaha karşı
Anlatığımda sana düşüncelerimi,
Kalkıp o saatte hazırlattırıp arabayı,
Nasıl unuturum Ada turu yaptığımızı,
Balkonda başbaşa çay içtiğimizi?

Penceremden çorak bir alan görünüyor.
Çay içerken onu seyrediyorum şimdi.
Duvarın hemen dibine besbelli
Hapishanenin çöpleri dökülüyor,
Her sabah yaşlı bir adam gelip eşeleniyor.

Mahkeme bu sabah sonuçlandı.
İdamım yarın.


*Roni Margulies
(Magrur Olma Padişahım)
hk., 22.4.2003

11.2.09

iyi bu mesafe II.

" fark var
seninle iyi arasında büyük bir fark var
benimle senin aranda kocaman bir fark var
kötüyle benim aramda irice bir fark var
iyiyle kötü arasında duran ", Ceza


geçip giden günlerin içinden çıkmış, bir sel suyunun akışını izler gibi kıyıdayım şimdi. deli su önüne kattığı, içinde boğduğu herşeyle birlikte çağıldıyor.

pencerenin kenarına dayıyorum kollarımı günde iki kez, ellerim -dışarıyı merak eden, ama bir o kadar da korkan- bir yavru kediyi tutuyor sımsıkı. kalbi öyle hızlı çarpıyor ki -yavaşlatmak mümkün olsa ve ömrü benimki ile aynı hızla tükense- diye geçiyor aklımdan. o bilmiyor bütün bunları, keşke ben de bilmeseydim diyorum.

deli suyun kıyısında durmuş, yüzümü yavru kedinin tüylerine yaslıyorum: güneş / kar / yağmur / rüzgar bana mısın demiyor o an. öyle üşümüşüm ki, yüzümü o küçücük bedenin kısa ve simetrik çizgili tekir tüyleri arasına gömünce, kendi bedenimin aslında ne kadar soğuk olduğunu farkediyorum.

deli su içinde biriktirdiği ruhlar, yıpranmış eşyalar, yıkılmış evler, terkedilmiş sokaklar, kurumuş ağaçlar, unutulmuş sesler, sahipsiz fotoğraflar, kimsesiz anılar, adresini yitirmiş mektuplar, durmuş saatler, ıssız bahçeler, üzümsüz asmalar, batık gemiler, kuyruksuz uçurtmalar, susuz kuyular, renksiz boyalar, mürekkepsiz kalemlerle birlikte, ama onca yüke rağmen hiç yavaşlamadan çağlayarak akıyor.
"seninle iyi arasında büyük bir fark var", diye fısıldıyorum kendime,
sonra da "benimle senin aranda kocaman bir fark var", diyorum tüylerine yüzümü gömdüğüm kedime. başını kaldırıp bana bakıyor, "kötüyle benim aramda irice bir fark var", der gibi.
iyiyle kötü arasında duruyoruz kedim ve ben
deli suyun kıyısında.

hk, 11.2.2009

9.2.09

resimli ay muhtırası


Mektupları, resimleri, fotoğrafları, kitapları, albümleri, bohçaları, oyuncakları, hatıraları, defterleri, çerçeveleri, dosyaları, çekmeceleri parçalanıp yok edilerek yağmalanan aile evimizin başına gelenleri yazmıştım geçen sene.
Eylül'de o evin gençlik ve yaşlılık hallerini, ilk ve gerçek sahiplerini bilen babacığımı da kaybedince, beni bekleyen nice beklenmedik keşifle başbaşa kalıverdim.
Büyük karton kutulara yerleştirdiğim ve sınıflandırılmayı bekleyen sayfalar dolusu belgeyi elden geçirmeye korktuğumu itiraf etmeliyim. Zira ne ile karşılaşacağımı bilmem mümkün değil: Keşfettiklerimi paylaşacak, onların "aile için değerini" bilecek ve takdir edecek kimsem olmaksızın inceliyorum bana kalanları. Gözlerim fal taşı gibi açılarak, hıçkıra hıçkıra ağlayarak, göğüs boşluğumda çakıl taşları birbirine sürtünerek, belleğim çürümüş ahşap, toprak ve kömür kokusu ile tütsülenerek okuyorum her bir satırı.
İşte bu keşiflerden biriydi küçük, cildi hafif küflenmiş, ama sayfaları yepyeni "resimli ay muhtırası". Mutfağa inen merdivenlerin dibinde, yağmanın kalıntıları arasında, hani içini açıp da okumasam çöp torbasını boylayacak bir zavallılıkta...
Cebe sığacak büyüklükteki bu defterin 2. sayfasında "Kızıma yeni senede iyi, sevinçli günler temenni ederim. 1.1.1930, Rıfat", satırı okunuyordu, ki bu cümlenin hemen sol üst köşesinde de dedem Rıfat Bey'in bir gençlik fotoğrafı yer almaktaydı.
Başlıyorum "resimli ay muhtırası"nın tüm sayfalarını tek tek çevirmeye, bir cep ajandası bu küçük defter, ancak gelin görün ki hiç bir güne not düşülmemiş.
Sadece 111. sahifede "9.Şubat.1930, Pazar" gününe ayrılmış bölümde ve aynı güzel el yazısı ile
"On ikiye yirmi dakka kala", diye yazıyor.
Bu notu okuyunca yüreğim aklımdan gelen o keskin kederle cızırdamaya başlıyor hemen:
Zira 9.Şubat.1930 anneciğimin doğumgünü.
1930 - 2007
Rıfat Bey henüz baba olmamışken, ama bu yeni sıfata heyecanla hazırlanırken, çocuğunun dünyaya geleceği yılın resimli ay muhtırasını -senenin kendisi ve ailesi için en mühim hadisesini 78 yıl sonra torununa bildirmek üzere- edinmiş belli ki. Düşünüyorum, kaç evlât annesinin doğduğu saati dedesinin kaleminden ve üstelik "onlar" kanatlanıp gittikten sonra öğrenmiştir...
1930 yılının resimli ay muhtırası hakkında anlatacaklarım nice olsa da, en son 9.Şubat.2007'de kucaklayıp, kokusunu içime çektiğim anneciğime söyleyeceğim son sözümü:
" yedi dağ çiçeğim, bitmez ağaç yemişim
kalbimin çarpık ucu anneciğim
79 yaşına girdin bugün,
anneannem, dedem, Tuvan'cığın, Bedroş ile birlikte,
belki de benimleyken hasretini çektiğin sevgililerine kavuşman
şimdi sana en güzel hediye"
hk, 9.2.2009

iyi bu mesafe


fark var
seninle iyi arasında büyük bir fark var
benimle senin aranda kocaman bir fark var
kötüyle benim aramda irice bir fark var
iyiyle kötü arasında duran
maymunlar cehennemindeyim, hiç kimse duymamış,
sordum hiç kimse görmemiş ve hiç kimse konuşmamış,
korkular dolup taşınca komşular da kalmamış,
yalancı şahitler çoğalmış, ordular da saf almış,
sanki herkes zan altında, pozisyon sert penaltı,
yeraltından çıktım ben çoktan
fareydim çok yol aldım,
korktum bazen ben de
herkes gibi umudum kalmadı,
fakat sabrımsa aramızdaki en büyük farktır,
gönlüm kavga etmek istemez bıktım da zaten,
çelimsizlerle uğraşıp, şaşırmışa laf anlatmak,
beyinsizlerle sohbetler, gereksizlere öğütler,
bakışlardan bellidir kim ne ister,
niyetse nedir, orda kimse yok mu hadi biraz ses ver,
burada ben sıkıldım yaklaş bana el ver,
eninde sonunda görüşeceğiz elbet, şimdilik benden bu kadar
iyi bu mesafe.
...
Ceza, Fark Var
Cuma akşamı, kalabalık trafikte sıkı ve ani manevralarla ilerleyen taksinin arka koltuğunda otururken kulaklıklarımı takıp görüntülerin seslerinden arınıyorum. Araçlar ilerledikçe, solgun ve yorgun yüzler resmi geçidi de kalabalıklaşıyor. Yabancı evlerin insanları hepsi, bilmek istemediğim öyküleri var, bir daha karşılaşma / karşılaşsak da birbirimizi tanıma olasılığımız çok düşük. Kulaklığımdan içime dolan cümleleri seviyorum şimdi, bir başkasının sesiyle konuşuyor kızgınlığım:
fark var
seninle iyi arasında büyük bir fark var
benimle senin aranda kocaman bir fark var
kötüyle benim aramda irice bir fark var
iyiyle kötü arasında duran.
Cümlelerin öfkesi ile sarmaş dolaş düşüncelerim, kendimi uzaklaştırmak istediğim öyle çok hal var ki artık, yaşadığım şehir / çalıştığım yer / konuşmak zorunluluğuna dayanamadığım insanlardan bir taksinin sıkı ve ani manevraları ile uzaklaşır gibi kaçmak istiyorum.
gönlüm kavga etmek istemez bıktım da zaten,
çelimsizlerle uğraşıp, şaşırmışa laf anlatmak,
beyinsizlerle sohbetler, gereksizlere öğütler,
bakışlardan bellidir kim ne ister.

Taksi verdiğim adresi bulunca, sığınağıma giriyorum. Bitkiler, iki muhabbet kuşu ve bir kedi karşılıyor beni. Hepsi kendi dilinde konuşuyor, ama anlaşıyoruz. Diğerleri dışarıda kaldılar, onlarsız yaşamdan çok hoşnutum.

eninde sonunda görüşeceğiz elbet, şimdilik benden bu kadar
iyi bu mesafe.

hk, 9.2.2009


baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü