26.1.08

23.1.08

a cup of coffee with a loving company

cafe melange ya da "wiener melange"
hani şu tarif edilerek ısmarlanan,
üstü kalın bir krema tabakası ile "şapkalanmış",
sıcak ve çok lezzetli olan kahve.
"für Serap", Tchibo 23.I.2008

cafe bleu, Tchibo 23.I.2008
bu iki fincan kahvenin hikayesi onları içenlerin belleklerinde saklıdır, kimse merak etmesin.
hk, 23.I.2008

astigmat

Traum der Liebenden, Marc Chagall

Hayatı görüşüm bozuldu benim, ciddi bir astigmatizm söz konusu. Kendi teşhisim bu. Psikiyatrik hastalıkların tedavisi ile ilgili bir yazıda okuduğum cümleye takıldım: " acizliklerimi bildiğime göre, aciz sayılabilir miyim?". Herşeyin farkındayım, ama herşeyin. Olanların ve olacakların. En çok ölümle haşır neşirim dokuz aydır, sonra yaşlılık ve bitkisellik geliyor. Yaşlandığımda bitkiselleşmek istemediğimi farkettim, aklım başımda / cümlelerim bugünki kadar uzun ve anlaşılır / kararlarım mantıklı ve tutarlı olmalı; bunlar olmadığında artık ben olmayacağımı biliyorum. "ben" kalabildiğim sürece yaşamak istiyorum, başkaları tarafından yaşatılmak değil, bakılmak hiç değil. Nefes alıp veren, yemek yiyen ve sindiren, uyuyan ve uyanan bir bitki olmak istemiyorum.

Hayatı görüşüm bozuldu benim, ciddi bir astigmatizm söz konusu. Hayatımdaki herkes dağıldı, beni merak eden / özlemimi çeken / bensiz olamayan kimse kalmadı; sadece kısa süreler için empati kurma becerisinden yoksun iç geçirmeler ile yetinen birileri var. Acılar herkesi korkutuyor, bulaşıcı hastalık gibi, kendilerine de geçmesinden, bir tür "kimyasal kirlilik" kurbanı olmaktan çekiniyorlar. Bu yüzden saklambaç oynar gibi, saklandıkları yaşam kuytularında birden sonsuza dek sayıyorlar.

Hayatı görüşüm bozuldu benim, ciddi bir astigmatizm söz konusu. Artık kimsem kalmadı, ben de kimsesiz kaldım. Hiç ses yok, ıssızlaştım. Eşyalar ve mekanlar duruyor oysa, parmak izleri duruyor, bana gönderdiği mesajlar, el yazısı mektupları, çocukken oynadığı bebekler, giysileri, yazları haftada üç kez suladığı bitkileri, piyano notaları, alyansı duruyor. Bu eşyalar, evi, odalar, yerleştirdiği çekmeceler, düzenlediği dolaplar onun varlığının ve yokluğunun birer işareti; sadece benim okuyabildiğim, kimselerin çözemeyeceği, anahtarı O'nunla geçirdiğim tüm zamanlar boyunca bana parça parça verilmiş bir şifre.

Bu yazıyı okuyan ve söylediklerimi anlayan / beni tanıyan ya da tanımayan kimsenin yazdıklarımı yorumlamasını istemiyorum. Bu bir manifestodur. Astigmatizmimin sonucudur. Biline.

hk, 23.I.2008


21.1.08

I carry your heart


i carry your heart with me (i carry it in my heart)
i am never without it (anywhere i go you go, my dear; and whatever is done by only me is your doing, my darling)
i fear no fate( for you are my fate, my sweet)
i want no world ( for beautiful you are my world, my true)
and it's you are whatever a moon has always meant
and whatever a sun will always sing is you

here is the deepest secret nobody knows
(here is the root of the root and the bud of the bud
and the sky of the sky of a tree called life;
which grows higher than the soul can hope or mind can hide)
and this is the wonder that's keeping the stars apart
i carry your heart (i carry it in my heart)

e.e cummings

öğle üzeri..


Bu öğle üzeri kar usulca, kurabiyelerin üzerine serpilen
pudra şekeri gibi yağıyor .
Amadeus dinliyorum,
"öldüğüm zaman bu müzikten mahrum kalacağım",
diye üzülmüşümdür pek çok kez.
Kollarım ve bedenim sıcak, parmaklarım buz gibi.
Bu odanın ve pencerenin
yaşadığım tüm kederleri hafifletmek için verilmiş
birer teselli olduğuna inanıyorum uzun zamandır.
Kış ise aklım ve ruhumdaki yaraları iyileştirmek için üzerime serilmiş bir battaniye.
Nasıl yıllar önce çekilmiş bir fotoğrafın öznesi,
yıllar sonra o fotoğrafı görecek herhangi birine gülümsediğini
aklından geçirmeden duruyorsa objektifin karşısında;
bu binanın planını 1950'li yıllarda çizen mimar da
şimdi benim olan odanın ruhumu sakinleştirip,
üzüntü ve endişelerden uzaklaştıracağını bilmemiştir kuşkusuz..
Sözcüklerimi yazan gümüşten harflerin parlatılmaya ihtiyacı var,
sağ elim sıcacık şimdi, sol elimde altın ışıltılı sessizliği tutuyorum.
hk, 21.1.2008

19.1.08

istemek

biliyor musunuz artık herşeyin eskisi gibi olmasını istiyorum:
yılbaşından haftalar önce edinip, bir haftasonumu ayırdığım, dolmakalemimin deposunu üç kez mavi-siyah mürekkeple doldurup, iyi dileklerimi yazdığım kartların sahiplerinden "sıradan cümlelerle" de olsa bir cevap almak istiyorum.
posta kutumda banka ekstrelerinden, pideci ve içme suyu dağıtıcılarının el ilanlarından, elektrik ve telefon faturalarından ayıklayabileceğim mektuplar, mektupların zarflarında daha önce hiç görmediğim pullar bulmak istiyorum.
dijital olmayan, kurgusu ancak oniki ya da yirmidört saat dayanan kol, masa saatleri ve her saat başını haber veren tok sesli, pandüllü duvar saatleri ile sessizliği tıkırdayan odalar istiyorum.
bilgisayarda "barbie" bebeğinin saçlarını küçük "tıklamalar"la renkten renge sokan, giysilerini değiştiren; ya da garip ve karanlık bir evrenin ürkütücü yaratıklarını aynı tıklamalarla yokeden çocuklar yerine, oyuncak bebekleri ve herbiri başka renkte ebrulanmış bilyaları ile oynayan;
ödevlerini bilgisayar başında değil, kitaplıktaki ansiklopedileri kullanarak yapan; güzel el yazısı yazmayı bilen; radyo başında "okul radyosu"nu dinleyen, akşamüzerleri "çocuk bahçesi"ni kaçırmayan ve geceleri uyumadan önce kitap okumayı alışkanlık edinen çocuklar istiyorum.
akşam yemeğinden sonra gidilen misafirlikleri istiyorum.

çarşamba geceleri "radyo tiyatrosu"nu dinlemek ve hayallere dalmak istiyorum.
sabahları uyandığımda koridoru katetmek ve salondaki koltuğunda tığ işi yapan anneciğimi lavanta çiçeği kokan yanaklarından öpmek istiyorum.
ve biliyorum, artık imkânsız olan pek çok şey istiyorum.
hk, 20.1.2008

14.1.08

üşürken...


üşürken ve gecenin bu en huzurlu (yalnız) anlarının bitmemesi için üşümeye bile aldırmazken yazıyorum. yapraklarının kenarlarında dantelimsi buz kristalleri saçaklanmış yaprakların fotoğrafını bu yazıyı resimsiz bırakmamak için seçiverdim bilgisayarımın belleğinden.
oysa birazdan bu odadan çıkmak zorunda olduğumu, ışığı söndüreceğimi, radyodan gelen keman konçertosunun susuvereceğini çok iyi biliyorum. bütün bunları gitmek zorunda olduğum yere gitmek istemediğim kadar iyi biliyorum.

pencereden kar ile örtülü bahçenin loş beyazlığı görünüyor, toprak sıcaktır karın altında, ağaç ve bitkilerin kökleri tatlı bir kış uykusundadır şimdi. bu soğuk, kuytu ve durgun kimsesizliği seviyorum.

kış biter bitmez, ağaçlar baharlanırken uyusam, ta öbür kışa dek derin bir yaz uykusuna dalsam keşke.

keşke zamana "bu anın içinde" kalabilmeyi öğretebilsem.

oysa bu cümleler okunurken "an bitmiş", ben çoktan istemediğim yere varmış olacağım.

hk, 14.I.2008

6.1.08

iğne iplik

Koridorun ucunda beklerdim, "haydi koş Hampo", diye seslenirdi anneciğim. Çocuk bacaklarımın atabileceği en uzun ve tez adımlarla salona doğru bir koşu tuttururdum o zaman, yemek masamızın başında elinde makasıyla bekleyen annemin yanından süratle geçerken, "kolay gelsin, çabuk bitsin", diye bağırırdım. Makasın, üzerine patron kağıdı yerleştirilmiş ve kenarları inceltilmiş beyaz sabunla çizilmiş kumaşı kesişine bayılırdım; anneciğimin dudakları kıpırdardı sessizce, belli ki "kendince bir dikiş duası" okurdu. Gülümserdi sonra, eğer benim için biçilmekte ise kumaş "iyi günlerde, sağlıkla, elemsiz kedersiz giy çocuğum" derdi; yok eğer kendi içinse "daha güzelleri senin olsun çocuğum", demeyi hiç ihmal etmezdi.

Burda dergileri alınırdı her ay, benim çocukluğumda Türkçeleştirilmemişti henüz, Almanca yayınlanırdı ve anneciğim de Aenne Burda'nın giriş yazılarına hayrandı. Derginin içindeki modellere bakmadan önce o ayın makalesini okur, bazen bana tercüme ederdi.


Aenne Burda, 1970'li yıllar

Tüm çocukluk ve gençkızlık giysilerim, son yirmi yıldır da benim ısrarımla dikmeye razı olduğu etek ve bluzlarım anneciğimin eseriydi. Her işinde olduğu gibi, dikiş konusunda da mükemmelliyetçiydi; ahşap mobilyalı ve elektrikli pedalla çalışan dikiş makinesinin tutukluk yaptığı zamanlarda "anneannemin Pfaff'ını senin üstüne koyup dikeceğim bu dikişleri, görürsün sen" dediğinde, kendi dikiş makinesinin tutukluğu geçer, tıkır tıkır çalışmaya başlar, anneciğim de bana dönüp "nasıl korkuttum ama!" diye kıkırdardı.
Rıfat Dedemin zoruyla liseden sonra Akşam Kız Sanat Okulu'nda öğrendiği dikişi hiç sevmezdi aslında, ama işte Hampo'su için katlanılmayacak sıkıntı yoktu. Özenle ve benim giyeceğimi bilerek diktiği bütün o güzel elbiseler, etekler, bluzlar, ceketler, pazen ev kıyafetleri, yazlık basmalar dolaplarda, askılarda, sandıklarda duruyor hala.
Ama ne gariptir ki tüm o nesneler: Dikiş dikerken parmağına geçirdiği gümüş yüksük, kumaşı kesen makas, Burda'lardan çıkardığı patronlar, kumaşı işaretlemekte kullandığı tahta saplı rulet, top başlı iğneler, üstünde minik beyaz çiçekler olan yeşil teneke "dikiş kutusu", Burda dergileri, teğel iplikleri, yeşil mezura, inat ettiğinde Pfaff ile korkuttuğu dikiş makinesi, düğmeler, makaralarca iplik yerli yerinde dururken, "anneciğim" yok artık.
Bir nesnenin ömrünün onu yaratan, kullanan, sahiplenenden çok daha uzun olması ne kadar anlamsız değil mi?
hk, 6.Ocak.2008

odalar için..

Frank Moss Bennett, 1922

Odalar arasında mükemmel bir sessizlik, küs gibiler birbirlerine.
Her biri kendi suskunluk, aydınlık ve gölgeleri içinde halinden memnun.
Pencereler açılana dek, sonra dışarıklı gürültüler içeri doluşup birikiyor;
odalar ortak bir dilde kendi boşlukları, duvarları, eşyaları ile söyleşmeye başlıyorlar.

Ev içinde değişmeyen yerleri mi onları böyle sakin ve dingin yapan;
yoksa nesnelerinin dilsiz taklidi yapan duruşları mı?
Rüzgârlanan perdeyle japon feneri ve bir de saatin sarkacı devingen...
hatta onlar da halkalarla kornişe, kordonla tavana ve minik bir vidayla saate bağlı,
sözde özgürlük..

Zaten hepsi üç oda.
Biri herşey için,
biri yatağın krallığı,
üçüncüsü konuklarını özlüyor.
Onları biribirine bağlayan bir de dar, kısa koridor;
o da bir oda aslında: Yürümek, bir an önce katedilmek ve diğerlerine /
diğer bir odadakine ulaşmak için; hepsine göre en çalışkan.

Odalar mı eşyalarına alışık,
yoksa onları odalara yakıştıran mı? ... her ikisi de belki.
Çünkü bir eksilme ya da değişiklik odayı başkalaştırıyor.
Saati sol koldan sağ kola geçirmek gibi;
odanın yaşantısı yenilenince, önce eski alışkanlığı yineleyip, şaşırarak, tedirgin...
derken kabullenerek tutuk yeni adımlar.

Her oda, kapısı kapanınca bir kutu aslında.
İçindeki nesneler kadar, orada yaşananları da saklayıp koruyan,
geçmişe ait ve belleğin tutabildiğince hayal, hayalet ve an ile tıkabasa dolu.
Kişisel anımsama işaretleri için bir kumbara.


hk, 1.6.2003

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü