Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
15.11.06
10.11.06
İstanbul'u düşünürken...

Ve 124 yıl önce aynı gün, 23.Ekim.1880’de Pierre Loti’nin romanına konu ettiği sevgilisi, “Aziyade”si İstanbul’da öldü. Gerçek adı Julien Viaud olan Loti şöyle diyor onun için:
“Günümüz Türk kadınlarının unutmaya yüz tuttuğu uzun etekli bir ceket giymişti. Eflatun ipekten ceketinin üstü pembe güllerle süslüydü. Sarı ipekten bir pantolon, yaldızlı terlikler içindeki küçük ayaklarının bileklerine kadar iniyordu. Lame Bursa bezinden gömleği, gülsuyu kokan amber rengi dolgun kollarını açıkta bırakıyordu. Esmer saçları sekiz parça halinde örülmüştü. Bu örgüler o kadar kalındı ki, içlerinden ikisi Parisli zarif bir kadının mutlu olması için yeterli olurdu. İnsan bu inci tanelerini, bu kasılmış kırmızı dudakları ve olgun bir kirazın etinden yapılmışa benzeyen diş etlerini öpmek için ruhunu satabilirdi.”
yaşlılığın çiçekleri gibi...”
Derken düşündüm, hani eğer yeterse ömrüm, bugünden otuz yıl , hatta daha da güzeli kırk yıl sonra ben de nine olacağım. 2034 ile 2044 arasında bir sonbahar günü, İstanbul’da, ninemin filbahri, erguvan ve mor salkımlarıyla sevdiği evinin penceresinden sokağa bakacağım. Bahçe kapısı açılsın, diye geçecek içimden. Belki de bahçe kapısının üstüne sesi evin her yerinden duyulacak bir çıngırak asacağım.
6.11.06
28.10.06
kedimsi uysallık...
27.10.06
yağmur ve yansıma..
24.10.06
Hoca Ali Rıza ve bir kayık gezintisi...
Hoca Ali Rıza'nın bu resmini görünce hep iki düşünce gelip takılıyor aklıma; bu mağaranın nerede olduğunu ve sanatçının bu yeri nasıl bir tesadüfle bulduğunu merak ediyorum. Böyle bir mağara bir sandal gezintisi sırasında keşfedilmiş, içine girilip, oradan izlenilen manzara ile büyülenilmiş yer olmalıdır: "Ressam gördüğünden bir zevk alır. Ruhu mütehasis olur. Güzel resimden güzel bir manzara karşısında gibi ruhu mütelezziz olur.", der zira Hoca Ali Rıza.21.10.06
oyuncak ayı ile uyumak...
Annem tığ ile üç renk yünden bir şal ördü bana. Şalım bugün geldi, ben de oyuncak ayılarım Kentoş (büyük, yelekli ve çapkın bakışlı olan) ve Felix'i (Berlin'li, ekose tulumlu ve küçük olan) yanyana, şalımın önüne oturtup, akşam güneşinin en tatlı ışığı altında resimlerini çektim.Sonra düşündüm, "oyuncak ayı'ya sarılarak uyumak" bir çocukluk alışkanlığı ile açıklanabilir denli basit midir?
Yıllarca kucaklanan bir oyuncak ayı, ne zaman sandığa kaldırılır ?
Uyurken "birine" sarılmak isteyen, o "biri" ile karşılaşamaz, ya da o "birini" bulsa bile onunla uyuyamazsa -oyuncak ayısı- nı kucaklamaya devam mı edecektir?
Oyuncak ayı, "uyurken sarılmak istenecek denli sevgili olabilen" birinin yerini doldurabilir mi?
Merak ettim.
hk, 21.10.2006
17.10.06
H usulü uydurmasyon sebze çorbası

Çorbamızın sebzeleri pişerken :
- kitap okumak isterseniz: Enis Batur, Gönderen (Sel Yayınları); Ferit Edgü, Tüm Ders Notları (YKY); Benlik, Oruç Aruoba (Metis Yayınları); Ayfer Tunç, Taş-Kağıt-Makas (YKY)
- Internette küçük bir gezi yapmak isterseniz: http://www.sanalmuze.org/koleksiyon/
- Arkadaşlarınıza küçük e-kart sürprizleri yapmak isterseniz: www.hallmark.com
30-40 dakika sebzelerin pişmesi için yeterli olacak; biz de 3 çorba kaşığı yoğurt, 2 çorba kaşığı un, 1 yumurtayı tel çırpıcı ile iyice karıştırdıktan sonra ve bu karışımı pişirdiğimiz sebzelere yavaş yavaş ekleyip, sebzelerle iyice hemhal olmasını sağlayacağız. Tencerenin kapağını kapatıp, ateşi kısarak 5 dakika daha pişirdikten sonra, çorbamız hazır!
Eğer çorbanın çok koyu olduğunu düşünürseniz (ki, ben kıvamlı çorbaları seviyorum) dilediğiniz kıvama gelene dek sıcak su katarak, karıştırmanız yeterli olacaktır.
Biraz da karabiber serpince "H usulü uydurmasyon sebze çorbanız"ı kaşıklayabilirsiniz artık.
hk, 17.10.2006
16.10.06
İstanbul'da bir haftasonu

9.10.06
9.Ekim, "Dünya Posta Günü" için...
Gözümün önündeki yüz hiçbir şey demiyor bana." , İzumi Şikibu
I.
Yalnızlığın önüne geçilemez hallerinden biri olmalı, hep bir
yerlerden / birilerinden haber beklemek. Üstelik artık postacı yolu
gözlemek de yok, teknolojinin soğuk ve metalik nefesiyle geliyor
mektuplar, kartpostallar, fotoğraflar, karalamalar, birkaç cümlelik
notlar...
Oysa onun uğrayacağı günleri ve saati biliyorduk eskiden. Zamanı
geldiğinde umutlanıyorduk bir kez; sonra beklenti tedirginliğinden
kurtulup, rahatlıyorduk. Ara zamanlarda kendi yalnızlığına dönüyordu
her ruh.
Artık her an her şey değişebilir.
Günlük iletiler için belirlenmiş “teslimat saatleri” yok.
Ölüm haberi de, indirim ilanları da, terkeden sevgili mektubu da,
banka hesap bildirimleri de aynı anda gelebilir: Sabahın iki
buçuğunda (uykusuzluk da yalnız yaşamanın hallerinden biridir, bu
saatte uyanık olmaya şaşırmamalı), sırayla ve küçük bir “ok
işareti”nin çıkardığı o mekanik –tık- sesiyle...
Her an, her türlü acıya, kötümserliğe, hayal kırıklığına hazır olmak
gerek...
Hazırlıksız yakalanmak çağında yaşıyoruz.
Her an her şey değişebilir ve olanları bildirmek için birileri zaten
orada beklemektedir.
II.
Giderek daha da tenhalaşıyor yaşam.
Hem yalnızlığımızı gözetmeye, onu özgürlüğümüzün güvencesi olarak
korumaya çabalıyoruz, hem de bu çabayla çelişen birliktelik düşleri
kuruyoruz.
Yitirmeyi göze alamadığımız, korktuğumuz / nefret ettiğimiz ve
koruduğumuz bir hal yalnızlık.
Yanından ayırmadığın cep telefonunun ışıklı penceresinde, ya da
bilgisayar ekranının sağ alt köşesinde beliriveren o minicik zarf
işareti: İçeriğini öğreninceye dek (bazen öğrendikten sonra da)
sürecek bir sevinç. Hepsi o kadar işte.
Yalıtılmış ama iletkenliği sınırsız birer minyatür gezegen
yarattığımız.
Bencil iklimler biteviye.
III.
Bir sabah uyanmak,
ve o küçük zarfları gönderene dokunmak istemez miydin?





