15.11.06

yolculuk...

bugün ben doğdum,
ben bugün doğdum,
bugün doğdum ben!
15.Kasım.2006, hk.

10.11.06

İstanbul'u düşünürken...


259 yıl önce, 19.Ekim.1745’de ölen Jonathan Swift’in romanındaki doktor Gülliver’i dinleyenler, ne Lilliput ülkesindeki cücelere, ne de kazazede olarak onların eline düşen seyyahın başına gelenlere inanmışlardı. Keşke bir fotoğraf makinesi olsaydı Gülliver’in, belki o zaman önce düşman, sonra iyi birer dost olan cücelerin varlığını kanıtlayabilirdi kendi dünyasındakilere.


Gülliver’in cücelerle dostluğu süredursun, “Mekanik sanatı”nın bir başka ustası Baron von Kempelen, Swift’in ölümünden sadece 24 yıl sonra 1769’da, Avusturya İmparatoriçesi Maria Theresa’nın hizmetinde bir mühendis iken “konuşan ve düşünen bir otomat” yapmak için harekete geçiyordu. “Satranç Oynayan Türk” adını verdiği bu tenekeden otomatın içi silindir ve çarklarla döşeliydi, oyuncusu ise gerçek büyüklükte olup tahtadan yapılmış, ayakta duran, başı sarıklı, önü ve kolları kürklü kaftan giymiş, bıyıklı ve oyunu sol eliyle oynayan bir Osmanlı figürü idi. Başı boynunun içindeki mil sayesinde sağa sola dönüyor, gözleri yuvaları içinde oynuyor, eğer rakip oyuncu şahı tehdit edecek bir hamle yapacak olursa uyarıcı bir ses çıkarıyordu. Kempelen otomatı tekerlekler üzerinde satranç oynanacak mekana getirip, oyun başlamadan önce kimi kapakları açıp, çekmeceleri açıyor, makinenin yalnızca bir yerinden çarklar ve tekerlekler görünüyordu. Oysa Kempelen’in “Satranç Oynayan Türk”ü aslında oyun masasının içine saklanarak oturan Johann Allgaier isimli cüce bir satranç ustasıydı. Satranç figürlerinin her biri tahtadaki bir deliğe oturtulduğundan, her delik dişli çarklarla satranç figürlerinin yerlerini makineye iletiyor ve içerideki oyuncu da karşı hamleyi yapıyordu. Aldatmacası ortaya çıkan Kempelen’e ne oldu bilmiyorum ama, 1820’de Amerika’ya gönderilen “Satranç Oynayan Türk”, sonraki yıllarda çıkan bir yangın sırasında yokolup gitmiş ne yazık ki.


22.Ekim’de “Bağbozumu Fırtınası” diye yazıyor Saatli Maarif Takvimi’nde, 23.Ekim’de güneş “Akrep Burcu”na girdi.
Ve 124 yıl önce aynı gün, 23.Ekim.1880’de Pierre Loti’nin romanına konu ettiği sevgilisi, “Aziyade”si İstanbul’da öldü. Gerçek adı Julien Viaud olan Loti şöyle diyor onun için:
“Günümüz Türk kadınlarının unutmaya yüz tuttuğu uzun etekli bir ceket giymişti. Eflatun ipekten ceketinin üstü pembe güllerle süslüydü. Sarı ipekten bir pantolon, yaldızlı terlikler içindeki küçük ayaklarının bileklerine kadar iniyordu. Lame Bursa bezinden gömleği, gülsuyu kokan amber rengi dolgun kollarını açıkta bırakıyordu. Esmer saçları sekiz parça halinde örülmüştü. Bu örgüler o kadar kalındı ki, içlerinden ikisi Parisli zarif bir kadının mutlu olması için yeterli olurdu. İnsan bu inci tanelerini, bu kasılmış kırmızı dudakları ve olgun bir kirazın etinden yapılmışa benzeyen diş etlerini öpmek için ruhunu satabilirdi.”


İstanbul’daki haftasonunun üzerinden neredeyse bir ay geçti, ben o şehri her sabah düşünmekten vazgeçemedim. Gençliğini özlerken yaşlılığını reddeden, görmüş geçirmiş bir hanımefendi gibiydi yine. Bu sefer de Aziyade’nin hayaleti ile karşılaşmadım ama, Pierre Loti’nin Osmanlı giysileri içindeki siyah-beyaz suretinin bir tıpkıbasımını alıp sakladım yolculuk kitabımın içinde. Takvim 25.Ekim’de “suların soğuyacağını” haber verdi, 30.Ekim’in de “Nineler Günü” olduğunu öğrendim. Aklıma İ.Ö 4. yüzyılda yaşamış Erinna’nın dizeleri geldi:

“yumuşak sesli, beyaz saçlı kadınlar
yaşlılığın çiçekleri gibi...”

Derken düşündüm, hani eğer yeterse ömrüm, bugünden otuz yıl , hatta daha da güzeli kırk yıl sonra ben de nine olacağım. 2034 ile 2044 arasında bir sonbahar günü, İstanbul’da, ninemin filbahri, erguvan ve mor salkımlarıyla sevdiği evinin penceresinden sokağa bakacağım. Bahçe kapısı açılsın, diye geçecek içimden. Belki de bahçe kapısının üstüne sesi evin her yerinden duyulacak bir çıngırak asacağım.


Geçmişi anımsar gibi bakabilmeli bazen geleceğe kişi, zira her şey göründüğünden daha yakın.


hk, 31.10.2004







6.11.06

MAĞARA

mağaranın duvarına
hayvanları taştan oydum
kükrediler karanlıkta
türkülerle karşı koydum
karanlıktı mağara
ışığı taştan oydum
üşüyordum
bir de güneş koydum
aşk oydum mağaranın duvarına
aşk oydum
ağrıdı taşlar
yarıldı mağara
ben doğdum
b.ecevit, 1970

28.10.06

kedimsi uysallık...

Aydın Türker, Pendik -İstanbul, 2006
susayım, söylenmemiş sözüm kalsın yarına...
iyidir bugünden yarına birşeyler bırakmak
güne hep bir –amaç- ekler,
hem birbirine bağladığı günleri de
yalnız koymaz bellekte.
susayım
-bugün artığı- yazılmamış cümlelerle gelirim,
(yoksa dün mü demeliydim, geceyarısını geçiyor zaman)
onları yazınca da -sonraki günden- ödünç alırım kelimeleri.
günübirlik değilim ki ben.
hk, 2002

27.10.06

yağmur ve yansıma..

muammer yanmaz, londra - 2006
dün akşam yağmurla birlikte yürüdük.
pardesümü, mahzun tavşanlı çantamı,
şalımı ıslatıp, saçlarımın dalgalarını çoğalttı.
ama hiç konuşmadık.
hk, 26.10.2006

24.10.06

Hoca Ali Rıza ve bir kayık gezintisi...

Hoca Ali Rıza'nın bu resmini görünce hep iki düşünce gelip takılıyor aklıma; bu mağaranın nerede olduğunu ve sanatçının bu yeri nasıl bir tesadüfle bulduğunu merak ediyorum. Böyle bir mağara bir sandal gezintisi sırasında keşfedilmiş, içine girilip, oradan izlenilen manzara ile büyülenilmiş yer olmalıdır: "Ressam gördüğünden bir zevk alır. Ruhu mütehasis olur. Güzel resimden güzel bir manzara karşısında gibi ruhu mütelezziz olur.", der zira Hoca Ali Rıza.
Sanatçının kayığa binip, kıyı boyu kürek çekerek / ya da kayıkçı ile sohbet ederek denizde resim yapmaya gidişini hayal etmek ne kadar heyecan verici. Bir çantanın, ya da sepetin içine yerleştirilmiş boya ve fırçalar, bezir yağı, paçavralar, palet ve kağıt ya da kumaşa sarılmış tuval.
O mağaraya kimbilir kaç kez böyle kayık gezileri düzenlenmiş ; bu resim günün hep aynı saatleri arasında çalışılmak koşuluyla kaç günde tamamlanmıştır? ( "Aleumum tabiattan resim yaparken iki saatten fazla çalışmamalı. Hem mahzurları vardır; hem de ışıkların, gölgelerin yerleri değişir.", der Hoca Ali Rıza) Dönüş yolculuklarında boyaları kurumamış tuvalin zarar görmemesi için, ne kadar özenle çekilmiştir kürekler.
Ve uzaklardan geçen o yelkenlinin içindeki adam, mağaradaki sandalında resim yapmakta olan Hoca Ali Rıza'nın ufkundan kayıverirken, asla tanıyamayacağı nice insanın belleğinde tanıdık bir biçim olarak iz bırakacağını nasıl bilebilir...
hk, 23.10.2006

21.10.06

oyuncak ayı ile uyumak...

Annem tığ ile üç renk yünden bir şal ördü bana. Şalım bugün geldi, ben de oyuncak ayılarım Kentoş (büyük, yelekli ve çapkın bakışlı olan) ve Felix'i (Berlin'li, ekose tulumlu ve küçük olan) yanyana, şalımın önüne oturtup, akşam güneşinin en tatlı ışığı altında resimlerini çektim.

Sonra düşündüm, "oyuncak ayı'ya sarılarak uyumak" bir çocukluk alışkanlığı ile açıklanabilir denli basit midir?

Yıllarca kucaklanan bir oyuncak ayı, ne zaman sandığa kaldırılır ?

Uyurken "birine" sarılmak isteyen, o "biri" ile karşılaşamaz, ya da o "birini" bulsa bile onunla uyuyamazsa -oyuncak ayısı- nı kucaklamaya devam mı edecektir?

Oyuncak ayı, "uyurken sarılmak istenecek denli sevgili olabilen" birinin yerini doldurabilir mi?

Merak ettim.

hk, 21.10.2006

17.10.06

H usulü uydurmasyon sebze çorbası



Dostlarım arasında benim gibi "tek kişilik sofra" kuranlar az değil, hele bir de iş dönüşlerinde (kış akşamları) sıcak çorba sevmeyen yoktur, eminim. Bu yüzden, "H usulü uydurmasyon sebze çorbası tarifi"ni vermeye kararlıyım. Eğer benim gibi 5.22'de gözünüzü açıp, bir daha da uyuyamayanlardansanız, sabah evden çıkmadan pişirip, akşam çorbanızı hazır bulabilirsiniz. Ama akşam eve aç ve yorgun gelmişseniz, üstelik de benim kadar sabırlı ve kararlı değilseniz, bu çorbayı yaparken "ay nereden kalkıştım bu işe", diyebilirsiniz; zira önce sebzeleri ayıklayıp, doğrayacağız; sonra da büyük bir tencereye koyup pişireceğiz.
H usulü uydurmasyon sebze çorbası:
Bunlarsız olmaz:
1 adet pırasa (pür-hassa)

1 adet büyükçe patates

1 adet orta boy soğan

1 adet orta büyüklükte kereviz

2 adet orta büyüklükte havuç

1/2 tablet et suyu

1 çorba kaşığı z.yağlı luna


2 çorba kaşığı un

3 çorba kaşığı yoğurt

1 yumurta
Nasıl yapacağız bu çorbayı, neyi neye katacağız?
Bütün sebzeleri bir güzel ayıklayıp, havuç ve pırasaları halka halka ( 0.5 cm kalınlığında); patates, soğan, kerevizleri küp küp (1 cm3) doğrayacağız. Hepsini büyük bir tencerenin içine doldurduktan sonra, 1 çorba kaşığı z.yağlı luna (sıvı yağ da kullanabilirsiniz elbette, ama 2 kaşık), 1/2 tablet et suyu ve 5 bardak su ve biraz da tuz ekleyip pişirmeye başlayacağız.

Çorbamızın sebzeleri pişerken :

  1. kitap okumak isterseniz: Enis Batur, Gönderen (Sel Yayınları); Ferit Edgü, Tüm Ders Notları (YKY); Benlik, Oruç Aruoba (Metis Yayınları); Ayfer Tunç, Taş-Kağıt-Makas (YKY)

  2. Internette küçük bir gezi yapmak isterseniz: http://www.sanalmuze.org/koleksiyon/

  3. Arkadaşlarınıza küçük e-kart sürprizleri yapmak isterseniz: www.hallmark.com

30-40 dakika sebzelerin pişmesi için yeterli olacak; biz de 3 çorba kaşığı yoğurt, 2 çorba kaşığı un, 1 yumurtayı tel çırpıcı ile iyice karıştırdıktan sonra ve bu karışımı pişirdiğimiz sebzelere yavaş yavaş ekleyip, sebzelerle iyice hemhal olmasını sağlayacağız. Tencerenin kapağını kapatıp, ateşi kısarak 5 dakika daha pişirdikten sonra, çorbamız hazır!

Eğer çorbanın çok koyu olduğunu düşünürseniz (ki, ben kıvamlı çorbaları seviyorum) dilediğiniz kıvama gelene dek sıcak su katarak, karıştırmanız yeterli olacaktır.

Biraz da karabiber serpince "H usulü uydurmasyon sebze çorbanız"ı kaşıklayabilirsiniz artık.

hk, 17.10.2006

16.10.06

İstanbul'da bir haftasonu


Pazar sabahı uyanmaya isteksiz İstiklâl Caddesi'nde yürüdüm, kahvenin tadı buruk buruktu, yudumlarken K dergisinin ikinci sayısını okudum (hepsini değil, sadece Agatha Christie ve Halikarnas Balıkçısı ile ilgili yazıları) ve saat on buçukta otelde olmam gerektiğini düşündüğüm için Tünel'e doğru yürürken fazla oyalanmadım. O saatte açık olan kitapçılar peşpeşe ve sanki raflarındaki kitapların okunmasını umursamayan / hatta onlardan bir an önce kurtulmayı uman tezgâhtarları ile başbaşaydılar. Kitapların sergilenişindeki sıradanlık ve düzensizlik isteksizliği çağrıştırdı. Kitapların yazarlarını düşündüm, yazının üretilme sürecini, bir kitabın sayfalarını var eden cümlelerin kuruluşunu, sözcüklerin seçimini: Ortaya çıkan iş'in böyle savrukça, sıradan ve niteliksiz bir işporta malı gibi sergilenmesine yazıklandım.
İstiklâl Caddesi'ne uçuşan ve çocukluğumdan bildiğim İtalyanca bir şarkının sözleri, -ciao cara come stai-, bir gece önceki mutsuzluğun üzerini örter gibi oldu. Iva Zannicchi'nin sesi. Roberto'yu Peppino di Capri söylüyordu. Kitaplardan elimi çektim; bu ne kadar uğraşsam da içselleştiremeyeceğim İstanbul ziyaretinden bana kalan -hoş bir şey- olsun diye "nostalgia della Italia" albümünü satın aldım. Sözlerini anlamadığım, ama sözcüklerinin ahengini sevdiğim şarkıları -orada duruşumu uzatan (bir şarkı daha dinlemek için), orada olduğum sürece beni mutlu eden (mutlu olmak bu kadar kolay işte)- başka yer ve zamanlarda da dinlemek istedim.
KÜP
Mücadele Çıkmazı'nın açıldığı caddeden
ne zaman geçsem, ahşap bir evin penceresinde
ifadesi yıldan yıla kendiliğinden sertleşmiş
bir kadın görüyorum -kıpırdamıyor
yerinden Eleni Katoğlu, kıpırdamıyor
yüzünde tek bir sinir ucunun çalışmadığı
tek bir kas ve taşlaşmış gözbebeğinde ışık,
neden gitmemiş de o kalmış anlamaya
çalışıyor, ne kadar ödemesi şart, bakıyor
durmadan pencereden ve anımsıyor
sıradan bir filmde duymuş olduğu sözleri:
Eskiden kalbi kırıldığı için ölen kadınlar
varmış - bomboş zamanda içi dolan küp.
Enis Batur, Doğu-Batı Dîvanı
Şiiri okuyunca düşündüm de, o eski zamanlarda yaşamış olsaydım, ölmüştüm çoktan.
hk, 17.10.2006

9.10.06

9.Ekim, "Dünya Posta Günü" için...




“Sesinin sesini özlüyorum.
Gözümün önündeki yüz hiçbir şey demiyor bana." , İzumi Şikibu

I.
Yalnızlığın önüne geçilemez hallerinden biri olmalı, hep bir
yerlerden / birilerinden haber beklemek. Üstelik artık postacı yolu
gözlemek de yok, teknolojinin soğuk ve metalik nefesiyle geliyor
mektuplar, kartpostallar, fotoğraflar, karalamalar, birkaç cümlelik
notlar...
Oysa onun uğrayacağı günleri ve saati biliyorduk eskiden. Zamanı
geldiğinde umutlanıyorduk bir kez; sonra beklenti tedirginliğinden
kurtulup, rahatlıyorduk. Ara zamanlarda kendi yalnızlığına dönüyordu
her ruh.

Artık her an her şey değişebilir.
Günlük iletiler için belirlenmiş “teslimat saatleri” yok.
Ölüm haberi de, indirim ilanları da, terkeden sevgili mektubu da,
banka hesap bildirimleri de aynı anda gelebilir: Sabahın iki
buçuğunda (uykusuzluk da yalnız yaşamanın hallerinden biridir, bu
saatte uyanık olmaya şaşırmamalı), sırayla ve küçük bir “ok
işareti”nin çıkardığı o mekanik –tık- sesiyle...
Her an, her türlü acıya, kötümserliğe, hayal kırıklığına hazır olmak
gerek...

Hazırlıksız yakalanmak çağında yaşıyoruz.
Her an her şey değişebilir ve olanları bildirmek için birileri zaten
orada beklemektedir.

II.
Giderek daha da tenhalaşıyor yaşam.
Hem yalnızlığımızı gözetmeye, onu özgürlüğümüzün güvencesi olarak
korumaya çabalıyoruz, hem de bu çabayla çelişen birliktelik düşleri
kuruyoruz.
Yitirmeyi göze alamadığımız, korktuğumuz / nefret ettiğimiz ve
koruduğumuz bir hal yalnızlık.

Yanından ayırmadığın cep telefonunun ışıklı penceresinde, ya da
bilgisayar ekranının sağ alt köşesinde beliriveren o minicik zarf
işareti: İçeriğini öğreninceye dek (bazen öğrendikten sonra da)
sürecek bir sevinç. Hepsi o kadar işte.

Yalıtılmış ama iletkenliği sınırsız birer minyatür gezegen
yarattığımız.
Bencil iklimler biteviye.

III.
Bir sabah uyanmak,
ve o küçük zarfları gönderene dokunmak istemez miydin?


hk, 7.7.2003

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü