25.3.12

" dünyaya kim olmaya geldim ben? "

Belleğimin ne kadar zayıf olduğunu her geçen gün daha fazla anlıyorum; sisli bir çayırda yürümek gibi bu unutkanlık, nereden geldiğimi biliyor ama yola çıktığım zamana ait olay ve kişileri o sisin içinde yitiriyorum. Belki de iyi bir meziyettir bu, zira aralarında beni üzen, inciten, yolumdan alıkoyan, aklımı karıştıran, zihnimi gereksiz yere meşgul eden niceleri olduğunun farkındayım. Onların ağırlığı ve yorgunluğu mu şimdi beni suskunlaştıran, yoksa o çayırda yürümekten duyduğum sıkıntı mı? Dün sabah erkenden uyandım, ama yataktan çıkmadan " Siyahlı Kadını" okumaya başladım, ince bir kitap, müthiş ayrıntılı ( tam da benim sevdiğim türden) betimlemelerle dolu. Sonra kendime kahve yapıp salona, pencerenin önündeki berjere taşındım kitabımla birlikte, pencereyi açtım, ürpererek ( okuduklarımdan değil, pencerenin aralığından esen sabah rüzgarından) okumaya devam ettim bir süre. Üşüdükçe pencereyi kapatmak yerine, yatağa dönmek isteği çoğaldı içimde; ben de hiç alışılmadık bir biçimde yorganın sıcaklığına geri döndüm. Okuma gözlüklerim kulağımı ve burnumu acıtırken gözlerim kapandı, uyumuşum. Benim çok çocukluğumda babamın Citroen marka bir otomobili vardı, siyah ve sert minder yayları, açık gri döşemesi olan, modelini anımsayamayacağım bir aile yadigarı.


Uykuyla birlikte kendimi yine babamın kullandığı o otomobilin içinde buldum, annem her zamanki gibi şöför koltuğunun yanında, önde oturuyordu ve ben arkadan onun kısa kesilmiş dalgalı saçlarını görüyordum. Karanlıktı, annem bir şeyler anlatıyor, babam arada bir onaylanan kısa cümlelerle cevap veriyordu. Böyle gittik bir süre, sonra babam arabayı kaldırıma yaklaştırıp durdu ve "hadi kızım, biz seni burada bekliyoruz", dedi. Otomobilden indim, geniş bir ara sokaktaydık, yürüdüm ve deniz kıyısına ulaştım, Karşıyaka'dan Güzelyalı'ya bakıyordum şimdi. Gece vaktiydi, artık o şehirde yaşamadığımı biliyordum, orada kalamayacağımı da.. Birden paniğe kapıldım, " ya beni almadan giderlerse..", bir yandan karşımda ışıldayan denizli şehire doyamadan oradan ayrılmak zorunluluğu beni müthiş üzüyor, bir yandan da o siyah Citroen'de beni bekleyen anne ve babama yetişememek korkusu aklımı başımdan alıyordu.. Ağlamaya başladım, o  sokağa doğru ilerlerken, denizli gece manzarasından uzaklaştığımı bilerek, " buradan ayrılmak istemiyorum", diye sayıklıyor, bir yandan karanıkta iyice belirsizleşen siyah otomobili ve içinde beni bekleyen o iki güzel yüzü görmek için çırpınıyordum..

Uyandım.

Kalkıp giyindim ve kendimi evden dışarı attım ( kelimenin tam anlamı ile attım), Kızılay'a indim, Yapı Kredi Yayınları'nın mağaza vitrininde "Mırnâme" : Büyüklere Kedi Şiirleri'ni gördüm. İçeri girdim, kitabı nedense "çocuk kitapları" arasında buldum. Feridun Oral resimlemiş Yalvaç Ural'ın şiirlerini, rastgele açtığım sayfadaki şiiri okur okumaz gözlerim doldu, şiirin resmini görünce ağlamaya başlayacağımdan emin olup, kitabı kapattım. Aynı kitaptan üç tane aldım ( aslında kedisever tüm tanıdıklarıma bu kitaptan vermek isterdim ), evde uyur bıraktığım kedi çocuklarımı düşündüm:


Aynadaki Kedi
- hiç kedi görmemiş bir kedi için ağıt-

Aynada
Yüzünü gördü
Küçük kedi.
Şaşırdı.
Çünkü yüzünün hep,
Sahibi,
O küçük çocuk gibi,
Sarışın ve çilli 
Olduğunu sanırdı.

"İyi ki Akide'nin yanında Aşure var artık", dedim kendi kendime.

Çiçekçiler, balıkçılar, kalabalık. Toz naftalin gelmemiş henüz Mısır Çarşısı'na. Kışlık giysilerin dolaplardan, çekmecelerden çıkıp, naftalinlenme ve yaz uykusuna yatma vaktine az kaldı oysa ki. 

Pinhani şarkısı diyordu ki dün ben dolaşırken Ankara'nın sokaklarında:
....
kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
ama kimse bilmez ki ben bilmezsem
dünyaya kim olmaya geldim ben?
....
Ne için, ne pahasına, neden inat ettiğimi düşünmekteyim?
ya da
dünyaya kim olmaya geldiğimi ilk kez ve ısrarla gözden geçirmekteyim.
Siyah Citroen çürüyüp gitmiştir çoktan,
annemle babam tomurcuklanmaya hevesli bir erguvan ağacının altında büyük uykularına dalmışlar*,
elli yaşıma çok az kalmış,
hayatın dinç ve dirençli yılları eksilmeye, azalmaya başlamış,
hasreti rüyalara yerleşen iki kentin uzaklığı, 
oralara senede bir kez yapılabilen yolculuklarla
yetinmenin bunaltısıyla daha da büyümekte üstelik.

Annem çıkıp gelse,
" haydi toparlamaya geldim seni, oyalanma buralarda" deyiverse,
arkama bile bakmadan, umursamadan gideceğim.

hk, 25. Mart.2012


* -büyük uyku- betimlemesini çok sevdim ben, Altay Gündüz'ün "Geçmişe Yolculuk" kitabında okudum ilk kez.

20.3.12

Nanik



İkibinonbiri ikibinonikiye bağlayan kışın pek yaman geçtiği, Doğu Anadolu'da her sene yaşanan kar ve buza teslim olma nakaratının yinelenerek ve sabırları sınayarak batıda da hakim olduğu malum.. Kendimi "bahar, bahar" diye sayıklarken bulduğum sabah sayısı nice oldu bu kış, güneşsizlikten rengini yitiren ev bitkileri gibi solgun, mutsuz, halsiz, tedirgin bir hal aldı ruhum. Benim ruhumun toprağı zaten hüzünden, endişeden yana pek bereketlidir; son beş yıldır kederli bulutlar dolaşır durur başımın üstünde: Bir de kış uzayınca, kar soğuğuna beni irkilten, huzursuz eden, fikrimi çamurla sıvayan, bir yüzü gülen bir yüzü küfreden, söylediği ile düşündüğü birbirini yalanlayan insanlar eklenince iyice imkânsızlaştı bu şehire dayanmak. Oysa şehirin ne günahı var.

Evcil olmanın tüm hallerine razıydım, yeter ki o insanların arasına karışmayayım. Yaşlı bir kaplumbağa gibi geçirdim bu kışı. Başımı kabuğumdan çıkarmadan, olabildiğince az konuşarak, az gülerek ( kaplumbağalar güler mi ki?), çok düşünerek, olasılıkları, yerleri, iklimleri sıralayıp, altlarını ve üstlerini çizerek. Üşüdüğümü söyleyemem, düşünürken üşünmüyormuş meğer..

Üç gündür "bahar şarkı söylüyor" pencerenin dışında. Kırlar nasıldır merak ediyorum şimdi. Ege'de papatyalanmıştır çoktan yeryüzü, kırlangıçlar gelmiş midir Karşıyaka'daki evimin balkonuna o kırların üstünden uçup ? Zaman geçmeyi severken böyle arkasına bile bakmadan ve yüzünde arsız bir sırıtmayla: İşte gördün mü, seni de alt ettim -bitmeyecek gibi yaşadığın o mutlu günlerini bir nefeste bitirerek- !, diye fısıldıyor. Kargoyla gelen karton kutunun içinde, sapları ıslatılmış pamukla kundaklanmış papatya demetinin hayaleti beliriyor gözlerimin önüne. Yanında lor kurabiyeleri, bir kalıp da İzmir tulumu belki.. El yazısıyla yanaklarımı öpen, -canım çocuğum benim- diyen bir not: "Bu ilkbaharın ilk papatyaları evinde açsınlar yine."

Ne şanslı bir çocuktum.

Arsız zamana nanik yapmak için bir buket papatya aldım bu sabah Sakarya'daki çiçekçilerden. Bodrum'un kırlarından toplanmış, mis gibi, tazecik. Vazoya değil de, geniş ve büyük bir cam kasenin içine yerleştirilirdi bizim evde papatyalar ve Manisa laleleri. Suyu içtikçe sapları kasenin biçimini alır, başları dimdik, masanın üstünde küçük bir kır şarkısı gibi dururlardı.

Baharın şarkısı evime papatyalarla girecek bu akşam ve  ben onlara baktıkça annemle gözgöze geleceğim.

hk, 20.Mart.2012

21.2.12

gizli bahçe


21. Şubat sabahının kahve tadı diğerlerinden farklı olmasa da, gece gördüğüm rüyaların tesiriyle şimdi kapıları kapanmış başka bir dünyadan geldiğimi hissediyorum. Orada annem ve babamla aynı evde yaşıyor olmalıyız, Karşıyaka'daki evimizde. Zira uyanmaya yakın, içinde yattığım yataktan kalkıp artık güne başlamayı düşündüğümü ve odadan çıkıp, salona gitmek için Karşıyaka'daki evimin planını hayal ettiğimi hatırlıyorum. O dünyada kurulu ev, ömrümün en güzel yıllarını annem ve babamla birlikte geçirdiğim yer; buna da şaşırmamak gerek. Annemle konuşuyoruz, sadece yüzünü göremiyorum, ya bana sırtı dönük bir işle uğraşıyor, ya da yüzünü göremeyeceğim bir yerde uzanıyor. Hafta sonu ( şimdi bu yazıyı kaleme aldığım evde ) yıkamaya üşendiğim bulaşıkları yıkıyor mesela mutfakta, uykumun içinde su sesini duyuyorum, biliyorum mutfakta O'nun olduğunu, mahcubiyet duyuyorum, çok hem de. Yataktan fırlayıp yanına gitmek, "Anneciğim ne yapıyorsun, bırak ben hallederim şimdi", demek istiyorum aslında. İşte bunu düşünürken, yatak odasından mutfağa gitmek için izleyeceğim yolu çiziyorum zihnimde, odamdan çıkınca annemle babamın yatak odasını göreceğim hemen, çoktan uyanmış olacaklar, çay demlenmiş, kahvaltı sofrası kurulmuş beni bekliyorlardır; -bak işte yatak toplanmış, örtüsü serilmiş, balkon kapısı aralanmış bile-.. Tek kişilik yatağımın kenarından ayaklarımı sarkıtıp, evin seslerini dinlesem, bu saatte televizyon açılmaz, sadece radyo ya da Mozart'ın piyano konçertolarından birini duyabilirim, o da mırıltı gibi.
Sesimi duyuramadığım da oluyor anneme: Kanepede uzanmış kitap okuyor; evde bir de yabancı misafir var, sürekli bir şeyler yazıp çizen sakar, beceriksiz, yeteneksiz bir Japon. Bir ara odadan çıkıyor, ben anneme alçak sesle seslenmeye başlıyorum, misafirin harap ettiği kalemlerimi, kalem şeklindeki silgimi kaldırmak istiyorum ortadan.Ama annemin onayına ihtiyacım var, defalarca sesleniyorum, hiç oralı olmuyor, ben de kucağına doğru bir kurşun kalem fırlatıyorum bana baksın diye. Kalemi alıp bir kağıt parçasına o güzel el yazısı ile bir kaç satır yazıyor, sonra da kağıdı katlayıp bana doğru atıyor. "Silgiyi kaldır, evde kullanırız", diye yazmış kağıt parçasına.
O anda el yazısını görmek, sesini duymaktan farksız...

Kahvenin kokusu da, tadı da aynıydı bu sabah. Birazdan aralarına karışacağım insanların yaşadığı bu şehir de aynı, gideceğim yerdeki yüzler, meseleler, işler de. Gidip geldiğim o dünyayı yaratan benim zihnim, hasretim, yokluğuna alışamadığım hallerdir belki; ya da daha önce yolunu bulamadığım ve aslında hep orada var olan bir -gizli bahçe-..

hk, 21.Şubat.2012

4.2.12

kış günlüğü 3: geçmişe yolculuk



Yazmayı aklımdan geçirdiğim pek çok sabah ve akşam oldu, bu yüzden cümlelerin Ocak ayı çıkmak üzereyken toparlanmasına şaşmamalı; zira ben de üç haftadır kar toplayan bulutlar gibi düşünceleri biriktiriyordum. Bazen içime sığmayacak kadar büyük bir yumağa dönüşmesi gerekiyor sıkıntının, hüzünün ya da hasretin. Bu sefer nasıl tanımlayacağımı tam olarak bilemediğim, ama sevdiğim ve hiç zorluk çekmeden içselleştirdiğim bir ruh halinin yatışmasını bekledim. Aslında söyleyeceklerim nice de, sakinleşip hepsini bir kerede ve okuyanın aklını karıştırmadan diyebilecek miyim? İşte ondan emin değilim pek..

Füruzan'ın " Sevda Dolu Bir Yaz" adlı öykü kitabını okurken başladı herşey. Birbiri ile bağlantılı üç uzun öykünün kahramanları, yaşadıkları İstanbul ve evler, ev alışkanlıkları, aile üyelerinin birbirlerine düşkünlükleri, dinledikleri ve söyledikleri şarkılar, Ermeni ve Rum komşu / arkadaşları, giysileri, evlerin arka bahçeleri, o bahçelerdeki oyunlar, ailenin tek kız çocuğu olmak. Okuduklarım anneciğimin çocukluğumdan itibaren en ince ayrıntılarına kadar tatlı tatlı anlattığı kendi çocukluk ve ilk gençlik yıllarının hikayelerini çağrıştırıyor; İstanbul'da bir başka mahallede, bir başka ailede, başka komşular ve akrabalarla yaşanmasına rağmen benzer hüzünler, acılar, dostluklar, mutluluklar, ümitler, endişeleri seslendiriyor; öyle ki her paragrafta annemle başbaşaymışız da, ben yine eskisi gibi onun sesinden uzak bir akrabanın hayat hikayesini dinliyormuşum hissine kapılıyordum.. Kitabı okumak için yatağa her zamankinden erken giriyor, okurken zaman zaman gözlerimi kapatıp hikayelerin belleğimde canlandırdığı ve annemden dinlediğim hatıraları düşünüyor, sonra yeniden Füruzan'ın satırlarına dönüyordum. 215 sayfanın okunması ne kadar sürebilirdi ki, bir ayağı annemin diğeri benim çocukluğum üzerine kurulmuş o ıssız köprüden defalarca gidip gelişim kitapla birlikte sonlanıverdi. 
Ve beni aldı bir düşünce, bu garip ve hüzünlü mutluluk halini ne yapıp edip de sürdürebilirim diye.

Füruzan'ın İstanbul'da geçen öykülerinden oluşan iki kitabını daha edindim sonunda: Benim Sinemalarım ve Gül Mevsimidir. Yapı Kredi Yayınları'ndan çıkmış bu iki kitabı yayınevinin Kızılay Meydanı'ndaki artık daha geniş ve ferah kitapçısından alırken, gözüme kapağında siyah beyaz fotoğraf olan bir başka kitap çarptı. "Geçmişe Yolculuk: İnsanlar, Hatıralar, Olaylar ve Düşünceler", yazarı Altay Gündüz. Kalın bir kitap ve arka kapağında diyordu ki:" 1930'lu yıllarda (Atatürk'ün ölümüne ve İkinci Dünya Savaşı'na dek) güler yüzlü insanların, gülümseyen insanların ülkesiydi Türkiye. Tramvay biletçileri, sinemalarda yerinizi gösteren matmazeller, taksi şöförleri, ayakkabı boyacıları, alışveriş yaptığınız dükkanlardaki tezgahtarlar, yol verdiğiniz insanlar hep gülümserdi size." Ve devam ediyor, " Altay Gündüz, 1930'lardan 2000'lere uzanan yaşantısını, ailesini, arkadaşlarını, dostlarını anlatıyor, tanık olduğu önemli olayları yorumluyor Geçmişe Yolculuk'ta: Sevgiyle hatırlayıp sevgiyle yâd ediyor dünü ve ömrünü..." Bir an bile tereddüt etmedim, Füruzan'ın öykü kitaplarının üstüne koyuverdim Geçmişe Yolculuğu..


İşte benim anneciğimin cennete göçüyle başlayan en zor yoksunluklarımdan biri de böylece hafiflemeye başladı; zira kitabın yazarı Altay Bey 1927, anneciğim 1930 İstanbul doğumlu. Her ikisinin de yaşamları aynı dönemin İstanbul'unda ( annem için İstanbul 1966'da bitecek, İzmir yılları başlayacaktır), birbirine pek benzer aileler içinde, aynı dönem olaylarının etkisi altında geçtiği için Altay Bey'in özellikle çocukluk ve ilk gençlik dönemlerine dair yazdıklarını okurken anneciğimi dinler buluyorum kendimi. Kitabın bitmesinden korktuğum için de, sadece geceleri açıyorum kapağını, hani neredeyse "kendi kendime masal okur gibi"...
Yazılanlar aklıma annemin anlattıklarını getiriyor, unuttuğum ve onun çocukluğuna ait hikayeleri; yerleri, yer isimlerini, yolculukları, dükkanları, ev hallerini, alışkanlıkları, mecmuaları, yiyecekleri, masalları, büyükanneleri, ev eşyalarını, mektupları, fotoğrafları... Uykum gelince hiç direnmeyip, hemen ışığı söndürüyorum, zira geçmişe yolculuğun güzergâhını küçük adımlarla ve her ayrıntıyı önce zihnimdeki çiçek dürbününden süzüp, özde benzer ama yine de farklı bir hatıra, görüntü, çehre, tebessüm, cümleye dönüştürerek ilerlemeyi seviyorum.
Öyle paragraflar okuyorum ki bazen, içimi çeke çeke ağlar buluyorum kendimi. Yatağımın ayak ucunda kıvrılmış uyuyan Akide kulaklarını dikiyor hemen, başını kaldırıp " yine ne oldu?" der gibilerden dikkatli ve mahmur yüzüme bakıyor.

Yaşadığım şehir, hergün geçtiğim yollar, konuştuğum yüzler, dinlediğim cümleler, zihnime takılıp kalan huzursuz edici düşünceler, bunaltan haller; hepsinden yatağın ılık yumuşaklığında, kedi mırıltıları ve kar sessizliği eşliğinde, anneciğimin başucumda gülümseyen suretiyle ve elimde giderek ağırlaşan kitabın sözcükleriyle uzaklaşıyorum.

Şimdilik yapabildiğim sadece bu.

hk, 4.2.2012

1.1.12

kış günlüğü 2 : Yeni Yıl için ilk yazı



Bebekliğimi saymazsak eğer, hayatımda ilk kez yeni yıla çok tatlı ve derin bir uykuda girdim .. Ne son saniyeler için yapılan geri sayımı gördüm, ne havai fişeklerin yıldızlarını, ne adetim olduğu üzere biten yıl için hüzünlenip ağladım, ne de pencereden dışarı bakıp kaç pencerenin ışıklı olduğunu saydım. Akide ve Aşure ile birlikte kanepenin üstünde uykunun huzurlu koynuna girip, o son ve ilk bir kaç saniyeyi kaçırıverdik. Telefon çalıp da bizi uyandırmasaydı, gözlerimizi kimbilir saat kaçta açardık..
Ben bu alışılmadık başlangıcı hayıra yordum; zira uyanık olsaydım çocukluğumdan beri yaptığım gibi geçip gidiveren yıl için, eski ve cefakâr bir dosttan temelli ayrılıyormuş ve onu bir daha hiç göremeyecekmiş gibi hissedecek, kendimi ne kadar tutsam da gözyaşı dökecektim. Eskittiğimiz, tepe tepe kullandığımız, harcadığımız, yorduğumuz, işler istediğimiz gibi gitmeyince "şanssız" olarak nitelendirdiğimiz, "aman bir an önce bitsin de feraha çıkalım" dediğimiz eski yıl için üzüntü duyan, bütün bunların aslında biten yılın kabahati olmadığını / bütün bu olumsuz sıfatları ona kendimizin yüklediğini düşünen benim gibi kaç kişi vardır merak eder dururum aslında...


Eskiden böyle resimler olurdu gazetelerin 1.Ocak sayılarında, hatta Rıfat dedemin yılbaşı kartları arasında da biten yılı yaşlı, yorgun, kamburu çıkmış bir adam, yeni yılı henüz beşiğinde yatan ve gülücükler saçan bir bebek olarak gösteren bir karikatür olduğunu hatırlıyorum.  İşte ben o yaşlı adamı öyle yorgun, bitkin gönderivermenin, bebek dünyaya gelir gelmez ona sırtımızı dönmenin  vefasızlık olduğunu düşünür ve üzülürüm aslında. Sanki bebeği kucağına alsa, salıncaklı bir sandalyede oturup ona kendi başından geçenleri öykülese, bebeğin çocuk / delikanlı / yetişkin oluşunu izlese, onun yaşlılık günleri yaklaştığında ise usulca sandalyesinden kalkıp önceki yılların huzur içinde dinlendikleri ve sayısız odası olan muhteşem bir saraya taşınsa.. Söyleyin bana, fena mı olurdu ?

Ne ise, 2012'ye benim bir tanecik can yoldaşlarım Akide ve Aşure ile birlikte mışıl mışıl uyuyarak, ağlamadan, hüzünlenmeden girdiğim için pek memnunum hayatımdan. Uyanınca anneciğimin değişmez yılbaşı adetlerinden olan ve Yeni Yıl'ın tadı sayılan -kabak tatlısı-ndan yedim. Sonra da dostlarımın getirdiği, gönderdiği hediye paketlerini açtım. Hepsi de beni düşünerek ve bilerek seçmişler armağanlarını; her birine hayran oldum, her birini çok sevdim. Ne kadar şanslı olduğumu düşünüp, uzun uzun masanın üstündeki bu güzel şenliği izledim. Sonra aklıma geldi, piyango biletlerime ( biri İzmir, diğeri İstanbul bileti) ikramiye çıkıp çıkmadığını kontrol ettim, ikisine de "amorti" çıktığını görünce, bunu da hayıra yordum..



Victoria's Secret gösterisi yeni yılın ilk dakikalarından itibaren CNBC-e'de yayınlandı, geçen seneki melek kanatlarını daha çok beğenmekle birlikte, şemsiye kanatlı bu tasarıma da hayran oldum. Anneciğim olsaydı
" Mankenlerin benim boyum kadar bacakları var" derdi kesinlikle :o)


Dün akşamüstü Berlin Filarmoni Orkestrası'nın Yeni Yıl Konseri'ni canlı yayınladı TRT, bugün ise 12.15'de Viyana Filarmoni'nin dünyanın dört bir yanından gelen yoğun talep nedeniyle bilet sahiplerinin kura çekilerek belirlendiği meşhur, geleneksel Yeni Yıl Konseri var. Bu seneki konseri Mariss Jansons yönetiyor ve program da her zaman olduğu gibi valsler, polkalar, marşlarla dolu.. Buyrun size konser programı:

 Johann and Joseph Strauss: "Vaterländischer Marsch (Fatherland March)"


Johann Strauss: "Rathausball-Tänze (City Hall Ball Dances)", Waltz, op. 438

Johann Strauss: "Entweder – oder! (Either - Or!)", Fast Polka, op. 403

Johann Strauss: "Tritsch-Tratsch (Chit-Chat)", Polka, op. 214

Carl Michael Ziehrer: "Wiener Bürger (Viennese Folk)", Waltz, op. 419

Johann Strauss: "Albion Polka", op. 102

Joseph Strauss: "Jokey Polka (Jockey Polka)", Fast Polka, op. 278

Joseph Hellmesberger, Jr.: Danse Diabolique (Diabolic Dance)

Mariss Jansons 2006 yılı Yeni Yıl Konseri'nde de Viyana Filarmoni Orkestrası'nı yönetmişti.

Joseph Strauss: "Künstler-Gruss (Artists Greeting)", Polka française, op. 274

Johann Strauss: "Freuet euch des Lebens (Enjoy Life)", Waltz, op. 340

Johann Strauss, Sr.: "Sperl Galopp", op. 42

Hans Christian Lumbye: Copenhagen Railway Steam Gallop

Joseph Strauss: "Feuerfest (Fireproof)", Polka française, op. 269

Eduard Strauss: "Carmen-Quadrille", op. 134

Peter I. Tchaikovsky: "Panorama" from the Ballet "Sleeping Beauty", op. 66

Peter I. Tchaikovsky: "Waltz" from the Ballet "Sleeping Beauty", op. 66

Johann and Joseph Strauss: "Pizzicato Polka", no opus number

Johann Strauss: "Persischer Marsch (Persian March)", op. 289

Joseph Strauss: "Brennende Liebe (Burning Love)", Polka Mazur, op. 129

Joseph Strauss: "Delirien (Delirium)", Waltz, op. 212

Johann Strauss: "Unter Donner und Blitz (Thunder and Lightning)", Fast Polka, op. 324

Her ne kadar " Mavi Tuna Valsi" ve " Radetzky Marşı" bu seçkide yer almasa da, umarım Viyana Filarmoni Orkestrası bize sürpriz yapar!

Sabah yağmurla başlayan yağış artık kara döndü; Yeni Yıl'ın ilk gününde kış, beyaz kanatlarını titreterek yağıyor yeryüzüne. Evsizler, evi olup da yakacağı olmayanlar ve dört bacaklı dostlarımız için en zor günlerin başlangıcı. Sıcak evlerinde oturmuş, pencereden karın yağışını seyreden ve beyaz taneciklerin uçucu güzelliğine kendini kaptıran bizler içinse ne şahane bir manzara.

İkilemler ve çelişkiler arasında tökezlemeden yürümek zor zanaat, ve aslında halimize şükretmek için o kadar çok ve iyi nedenimiz var ki.. O nedenleri unutmamayı becerebildiğimizde mutsuzluk ve umutsuzluk yanımıza yaklaşamayacak.


Bu yazıyı okumaya üşenmeyecek her biriniz için 2012'nin sağlıklı, bereketli, uğurlu, neşeli, huzurlu, iyimser, adaletli, kedili, güneşli, dost mektuplu, müzikli, keyifli, köpekli, kuşlu, balıklı, resimli, verimli, kitaplı, işli güçlü, ışıklı, güleryüzlü, barışlı, dertsiz tasasız günlerle dolu bir yıl olmasını diliyorum.. Akide ve Aşure ile birlikte tabi :o)


hk, 1.1.2012

14.12.11

kış günlüğü 1


13.Aralık.2011, dün ki gün: Akide'nin bana gelişinin üçüncü yıldönümü. Gerçi birlikte geçiremediğimiz günlerden biriydi, akşam olup da eve gelince şımartabildim oğulcuğumu, ama benimle olduğu için şükrettim bir kez daha.
Kışın ilk ayı saydığım Aralık, yılın sonuna araladığı kapısından görünenleri biz iyiye yormaya çalışırken hızla geçip gidiyor. Sıkıntılıyım kaç zamandır, çevremde fikri kötü, tavrı kötü insanlar varken huzurlu olmaya, mutsuzluğumu baskılamaya çalışmaktan yoruldum. Onlarsız bir yaşam istiyorum artık, onlara rağmen bir yaşam değil. Nasıl, ne zaman başaracağım bunu bir görebilsem, içim rahat edecek biraz.
Her sene yılbaşı yaklaşırken duyduğum heyecanı ve umudu hissedemediğimi farkettim; bu halime de ayrı üzülmekteyim ne yalan söyleyeyim..
Bunca mutsuzluğa, huzursuzluğa, sıkıntıya değer olan nedir? Bu sorunun cevabı da yok aslında.. Böyleyken yazmak da gelmiyor içimden, sessizlik en iyi yorgan, çektim üstüme bekliyorum: ama neyi?

hk, 14.12.2012

8.11.11

sonbahar günlüğü 5


8. Kasım.2011, Salı.  İzmir'deki hemşiremin doğumgünü.
Bir şiir, bir de kucağına sığmayacak büyüklükte bir kasımpatı demeti hayaliyle..

üç kez seni seviyorum diye uyandım
tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
- Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

İlhan Berk, Deniz Eskisi

15.10.11

sonbahar günlüğü 4



  • Başka zamanlara paylaştıramadığım ve böyle olmasından makûl oranda mutluluk duyduğum yalnızlık hissiyle bir eve kapanmak; ve her ne olursa olsun, o dört duvarın dışına çıkmayı reddetmek.. Son yirmi yılın en belirgin ve değişmez durumu bu işte. Oysa benim bir işim, insanlarla sürekli iletişim kurmamı gerektiren bir mesleğim, konuşmamı / anlatmamı / açıklamalar yapmamı kaçınılmaz kılan bir görevim var. Buna rağmen susmayı, kimseleri görmemeyi, birlikte zaman geçirmek zorunda olduğum kalabalıktan uzaklaşmayı, bilmediğim yerlere gitmeyi, tanımadığım insanların arasında bir yabancı olmayı istiyorum hep.
  • Havanın soğumasını bekler ve sonbaharın gelişine sevinirken gelecek haftasonu Afrika kıtasına gidiyorum; bu yolculuğun beni heyecanlandırmasını beklemesin kimse; zira daha kalabalık, daha gürültülü, daha kapalı bir topluluğun içinde olacağım beş gün boyunca. Yegane sığınağım da bir otel odası.
  • Sabah yağmura hazırlanıyor görünüp beni kandıran gökyüzü güneşlendi. Çamaşırların temiz havada kurumasını ve yatağın gökyüzü kokusunu seviyorum. Dışarıyı içeriye almanın bir yolu da bu işte.
  • Henüz bitmemiş bir günün günlüğünü tutmaya kalkışmak da neden?, diye sordum kendime. Zira her zamanki gibi yazmaya mecbur olduğum, ancak yazmak istemediğim bir yazı var. Ondan kaçınmanın yollarını ararken, bir kaç dakika için bile olsa "ertelemenin gerekçelerini üretiyorum". Zaman, eski matbaalarda kullanılan döküm demir dev presler gibi, ama ne gariptir ki preslenen kitap da, presin kolunu çeviren ve kitabı sıkıştıran da benim.
Gece geldi, yağmur başladı. Asfaltın da bir fısıltısı var artık. Penceremi açtım, hayallerimi söndürdüm, gözlerimi kapadım.

hk, 15.10.2011

12.10.11

sonbahar günlüğü 3


  • Yağmurun sesi değildi duyduğum, yağmurla ıslanmış asfalttan hızla geçen tekeleklerin uğultusuydu. Kül rengi bir gökyüzü, lacivert bulutlar, henüz kapalı perdelerin arkasında bu kasvetli kentin sabah suratsızlığı işte.
  • Bu sabah ısıya dayanıklı yeni cam demliğimde (ki en çok beyaz porselen sapını ve cam akıtacağını seviyorum) "orange pekoe tea" demledim kendime; içini sıcak su ile doldurup, yıllar önce Berlin'den aldığım krem rengi seramik "tea light" ısıtıcının üstüne koydum demliği. Mum ışığında rengi demlendikçe amberden koyu karamele dönen çay büyülü bir parlaklıkla harelendi , sadece tadıyla değil, resmiyle de tam bir sabah şenliği olup çıktı.
  • Baş ağrım hafiflemiş, ama başımın içindeki gürültü devam ediyordu uyandığımda. Hani uzun bir tren, ya da uçak yolculuğunun ardından geçmek bilmeyen o tiz çınlama, ince uğultu gibi. Kendi kendime isimlendirmeye çalıştım, sonra da duymamak için radyoyu açtım. Acaba kendi karmakarışık düşüncelerimin sesini mi duyuyorum?, diye geçti aklımdan.
  • Sıradan ve sakin bir gündü, üretken değildim, pencereden dışarıya ne zaman baksam yağmur vardı. Çalışma masamın üstündeki kumaş şapkalı abajurun ılık ışığı yazmya davet etse de aldırmadım.
  • Gün bitti, gece de bitmek üzere, evin kedileri çoktan uyudular, sıra bende olmalı..
hk, 12.10.2011

11.10.11

sonbahar günlüğü 2.

Salzburg, Schloss Leopoldskron'un bahçesi, Ekim.2009


  • Tahmin ettiğim gibi oldu, günlük tutmayı yine beceremedim. Sıkıntılı bir eylem, zira ilkeli olmayı gerektiriyor ve ben sadece kendime karşı bile olsa, bir başka sorumluluğu daha yüklenmekten kaçınıyorum.
  • Bir gün için Ankara'dan uzaklaşmak, hiç gitmediğim bir şehirde konaklamak, bilmediğim izbe sokaklarda yürümek, fotoğraf çekmek ve durgun bir nehiri izlerken Türk kahvesi içmek: Sanki bir hafta uzak kalmış gibi döndüm bu kasvetli şehire, hiç özlemeden.
  • Son iki aydır birdenbire başlayan ve bir zaman sonra gözlerimden fışkırıyormuş gibi hissettiğim baş ağrısının nedenini öğrenmem gerekir değil mi? ; ama doktora gitmekten kaçınıyorum her zamanki gibi. Bana bedenimle ilgili olumsuz haberler verecek, tetkikler başlayacak, uğultulu cihazların içine girip çıkacağım, tüpler dolusu kanım alınacak, başka dertli insanlarla bekleme salonlarında bakışacağız, rapor sonuçlarını beklerken endişeleneceğim, ama yanımda kimse olmayacak; hastaneye her gidişimde acil yoğun bakım servisinde yatan babamın yüzü gelecek gözlerimin önüne, içim giderek daha çok daralacak, nefes alamaz olacağım..
  • Bugün fındık büyüklüğünde dolu yağdı Ankara'ya, ağaçların henüz sararmamış, yemyeşil yapraklarını da parçalayıp kopartarak. Yağmur gölcükler oluşturdu, toprak dolu misketleriyle kaplandı, su birikintilerinin üstü yemyeşil yapraklarla.. Biri otobüs durağındaki karton çöp kutusunun içinde ve diğeri de üstünde güneşlenerek uyuyan iki güzel tekir nereye sığınmışlardır, diye düşünüp durdum yağmuru izlerken.
  • Bu gece kedisiz bir uykuda karar kıldım; kapının dışında / olasılıkla koridorda yattıklarını tahmin etmek zor değil yine de. Uyurken bana sokulmayı, yanlarında ve burada olduğumu bilmeyi istiyorlar. Ama ben de bazı geceler pencereyi açmayı ve onları uyandırmaktan çekinmeden uyumayı istiyorum.
  • Uykum geldi, dört yudumluk sütüm var. Uysal ve evini seven bir kedi gibi uykuya dalıyorum.

hk, 11.10.2011

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü