1.1.12

kış günlüğü 2 : Yeni Yıl için ilk yazı



Bebekliğimi saymazsak eğer, hayatımda ilk kez yeni yıla çok tatlı ve derin bir uykuda girdim .. Ne son saniyeler için yapılan geri sayımı gördüm, ne havai fişeklerin yıldızlarını, ne adetim olduğu üzere biten yıl için hüzünlenip ağladım, ne de pencereden dışarı bakıp kaç pencerenin ışıklı olduğunu saydım. Akide ve Aşure ile birlikte kanepenin üstünde uykunun huzurlu koynuna girip, o son ve ilk bir kaç saniyeyi kaçırıverdik. Telefon çalıp da bizi uyandırmasaydı, gözlerimizi kimbilir saat kaçta açardık..
Ben bu alışılmadık başlangıcı hayıra yordum; zira uyanık olsaydım çocukluğumdan beri yaptığım gibi geçip gidiveren yıl için, eski ve cefakâr bir dosttan temelli ayrılıyormuş ve onu bir daha hiç göremeyecekmiş gibi hissedecek, kendimi ne kadar tutsam da gözyaşı dökecektim. Eskittiğimiz, tepe tepe kullandığımız, harcadığımız, yorduğumuz, işler istediğimiz gibi gitmeyince "şanssız" olarak nitelendirdiğimiz, "aman bir an önce bitsin de feraha çıkalım" dediğimiz eski yıl için üzüntü duyan, bütün bunların aslında biten yılın kabahati olmadığını / bütün bu olumsuz sıfatları ona kendimizin yüklediğini düşünen benim gibi kaç kişi vardır merak eder dururum aslında...


Eskiden böyle resimler olurdu gazetelerin 1.Ocak sayılarında, hatta Rıfat dedemin yılbaşı kartları arasında da biten yılı yaşlı, yorgun, kamburu çıkmış bir adam, yeni yılı henüz beşiğinde yatan ve gülücükler saçan bir bebek olarak gösteren bir karikatür olduğunu hatırlıyorum.  İşte ben o yaşlı adamı öyle yorgun, bitkin gönderivermenin, bebek dünyaya gelir gelmez ona sırtımızı dönmenin  vefasızlık olduğunu düşünür ve üzülürüm aslında. Sanki bebeği kucağına alsa, salıncaklı bir sandalyede oturup ona kendi başından geçenleri öykülese, bebeğin çocuk / delikanlı / yetişkin oluşunu izlese, onun yaşlılık günleri yaklaştığında ise usulca sandalyesinden kalkıp önceki yılların huzur içinde dinlendikleri ve sayısız odası olan muhteşem bir saraya taşınsa.. Söyleyin bana, fena mı olurdu ?

Ne ise, 2012'ye benim bir tanecik can yoldaşlarım Akide ve Aşure ile birlikte mışıl mışıl uyuyarak, ağlamadan, hüzünlenmeden girdiğim için pek memnunum hayatımdan. Uyanınca anneciğimin değişmez yılbaşı adetlerinden olan ve Yeni Yıl'ın tadı sayılan -kabak tatlısı-ndan yedim. Sonra da dostlarımın getirdiği, gönderdiği hediye paketlerini açtım. Hepsi de beni düşünerek ve bilerek seçmişler armağanlarını; her birine hayran oldum, her birini çok sevdim. Ne kadar şanslı olduğumu düşünüp, uzun uzun masanın üstündeki bu güzel şenliği izledim. Sonra aklıma geldi, piyango biletlerime ( biri İzmir, diğeri İstanbul bileti) ikramiye çıkıp çıkmadığını kontrol ettim, ikisine de "amorti" çıktığını görünce, bunu da hayıra yordum..



Victoria's Secret gösterisi yeni yılın ilk dakikalarından itibaren CNBC-e'de yayınlandı, geçen seneki melek kanatlarını daha çok beğenmekle birlikte, şemsiye kanatlı bu tasarıma da hayran oldum. Anneciğim olsaydı
" Mankenlerin benim boyum kadar bacakları var" derdi kesinlikle :o)


Dün akşamüstü Berlin Filarmoni Orkestrası'nın Yeni Yıl Konseri'ni canlı yayınladı TRT, bugün ise 12.15'de Viyana Filarmoni'nin dünyanın dört bir yanından gelen yoğun talep nedeniyle bilet sahiplerinin kura çekilerek belirlendiği meşhur, geleneksel Yeni Yıl Konseri var. Bu seneki konseri Mariss Jansons yönetiyor ve program da her zaman olduğu gibi valsler, polkalar, marşlarla dolu.. Buyrun size konser programı:

 Johann and Joseph Strauss: "Vaterländischer Marsch (Fatherland March)"


Johann Strauss: "Rathausball-Tänze (City Hall Ball Dances)", Waltz, op. 438

Johann Strauss: "Entweder – oder! (Either - Or!)", Fast Polka, op. 403

Johann Strauss: "Tritsch-Tratsch (Chit-Chat)", Polka, op. 214

Carl Michael Ziehrer: "Wiener Bürger (Viennese Folk)", Waltz, op. 419

Johann Strauss: "Albion Polka", op. 102

Joseph Strauss: "Jokey Polka (Jockey Polka)", Fast Polka, op. 278

Joseph Hellmesberger, Jr.: Danse Diabolique (Diabolic Dance)

Mariss Jansons 2006 yılı Yeni Yıl Konseri'nde de Viyana Filarmoni Orkestrası'nı yönetmişti.

Joseph Strauss: "Künstler-Gruss (Artists Greeting)", Polka française, op. 274

Johann Strauss: "Freuet euch des Lebens (Enjoy Life)", Waltz, op. 340

Johann Strauss, Sr.: "Sperl Galopp", op. 42

Hans Christian Lumbye: Copenhagen Railway Steam Gallop

Joseph Strauss: "Feuerfest (Fireproof)", Polka française, op. 269

Eduard Strauss: "Carmen-Quadrille", op. 134

Peter I. Tchaikovsky: "Panorama" from the Ballet "Sleeping Beauty", op. 66

Peter I. Tchaikovsky: "Waltz" from the Ballet "Sleeping Beauty", op. 66

Johann and Joseph Strauss: "Pizzicato Polka", no opus number

Johann Strauss: "Persischer Marsch (Persian March)", op. 289

Joseph Strauss: "Brennende Liebe (Burning Love)", Polka Mazur, op. 129

Joseph Strauss: "Delirien (Delirium)", Waltz, op. 212

Johann Strauss: "Unter Donner und Blitz (Thunder and Lightning)", Fast Polka, op. 324

Her ne kadar " Mavi Tuna Valsi" ve " Radetzky Marşı" bu seçkide yer almasa da, umarım Viyana Filarmoni Orkestrası bize sürpriz yapar!

Sabah yağmurla başlayan yağış artık kara döndü; Yeni Yıl'ın ilk gününde kış, beyaz kanatlarını titreterek yağıyor yeryüzüne. Evsizler, evi olup da yakacağı olmayanlar ve dört bacaklı dostlarımız için en zor günlerin başlangıcı. Sıcak evlerinde oturmuş, pencereden karın yağışını seyreden ve beyaz taneciklerin uçucu güzelliğine kendini kaptıran bizler içinse ne şahane bir manzara.

İkilemler ve çelişkiler arasında tökezlemeden yürümek zor zanaat, ve aslında halimize şükretmek için o kadar çok ve iyi nedenimiz var ki.. O nedenleri unutmamayı becerebildiğimizde mutsuzluk ve umutsuzluk yanımıza yaklaşamayacak.


Bu yazıyı okumaya üşenmeyecek her biriniz için 2012'nin sağlıklı, bereketli, uğurlu, neşeli, huzurlu, iyimser, adaletli, kedili, güneşli, dost mektuplu, müzikli, keyifli, köpekli, kuşlu, balıklı, resimli, verimli, kitaplı, işli güçlü, ışıklı, güleryüzlü, barışlı, dertsiz tasasız günlerle dolu bir yıl olmasını diliyorum.. Akide ve Aşure ile birlikte tabi :o)


hk, 1.1.2012

14.12.11

kış günlüğü 1


13.Aralık.2011, dün ki gün: Akide'nin bana gelişinin üçüncü yıldönümü. Gerçi birlikte geçiremediğimiz günlerden biriydi, akşam olup da eve gelince şımartabildim oğulcuğumu, ama benimle olduğu için şükrettim bir kez daha.
Kışın ilk ayı saydığım Aralık, yılın sonuna araladığı kapısından görünenleri biz iyiye yormaya çalışırken hızla geçip gidiyor. Sıkıntılıyım kaç zamandır, çevremde fikri kötü, tavrı kötü insanlar varken huzurlu olmaya, mutsuzluğumu baskılamaya çalışmaktan yoruldum. Onlarsız bir yaşam istiyorum artık, onlara rağmen bir yaşam değil. Nasıl, ne zaman başaracağım bunu bir görebilsem, içim rahat edecek biraz.
Her sene yılbaşı yaklaşırken duyduğum heyecanı ve umudu hissedemediğimi farkettim; bu halime de ayrı üzülmekteyim ne yalan söyleyeyim..
Bunca mutsuzluğa, huzursuzluğa, sıkıntıya değer olan nedir? Bu sorunun cevabı da yok aslında.. Böyleyken yazmak da gelmiyor içimden, sessizlik en iyi yorgan, çektim üstüme bekliyorum: ama neyi?

hk, 14.12.2012

8.11.11

sonbahar günlüğü 5


8. Kasım.2011, Salı.  İzmir'deki hemşiremin doğumgünü.
Bir şiir, bir de kucağına sığmayacak büyüklükte bir kasımpatı demeti hayaliyle..

üç kez seni seviyorum diye uyandım
tuttum sonra çiçeklerin suyunu değiştirdim
bir bulut başını almış gidiyordu görüyordum.

sabahın bir yerinden düşmüş gibiydi yüzün.

sokağı balkonları yarım kalmış bir şiiri teptim
sıkıldım yemekler yaptım kendime otlar kuruttum
- Taflanım! diyordu bir ses duyuyordum.

Cumhuriyetin ilk günleri gibiydi yüzün.

kalktım sonra bir aşağı bir yukarı dolaştım
şiirler okudum şiirlerdeki yaşa geldim
karanfil sakız kokan soluğunu üstümde duydum.

eskitiyorum eskitiyorum kalıyor ne kadar güzel olduğun.

İlhan Berk, Deniz Eskisi

15.10.11

sonbahar günlüğü 4



  • Başka zamanlara paylaştıramadığım ve böyle olmasından makûl oranda mutluluk duyduğum yalnızlık hissiyle bir eve kapanmak; ve her ne olursa olsun, o dört duvarın dışına çıkmayı reddetmek.. Son yirmi yılın en belirgin ve değişmez durumu bu işte. Oysa benim bir işim, insanlarla sürekli iletişim kurmamı gerektiren bir mesleğim, konuşmamı / anlatmamı / açıklamalar yapmamı kaçınılmaz kılan bir görevim var. Buna rağmen susmayı, kimseleri görmemeyi, birlikte zaman geçirmek zorunda olduğum kalabalıktan uzaklaşmayı, bilmediğim yerlere gitmeyi, tanımadığım insanların arasında bir yabancı olmayı istiyorum hep.
  • Havanın soğumasını bekler ve sonbaharın gelişine sevinirken gelecek haftasonu Afrika kıtasına gidiyorum; bu yolculuğun beni heyecanlandırmasını beklemesin kimse; zira daha kalabalık, daha gürültülü, daha kapalı bir topluluğun içinde olacağım beş gün boyunca. Yegane sığınağım da bir otel odası.
  • Sabah yağmura hazırlanıyor görünüp beni kandıran gökyüzü güneşlendi. Çamaşırların temiz havada kurumasını ve yatağın gökyüzü kokusunu seviyorum. Dışarıyı içeriye almanın bir yolu da bu işte.
  • Henüz bitmemiş bir günün günlüğünü tutmaya kalkışmak da neden?, diye sordum kendime. Zira her zamanki gibi yazmaya mecbur olduğum, ancak yazmak istemediğim bir yazı var. Ondan kaçınmanın yollarını ararken, bir kaç dakika için bile olsa "ertelemenin gerekçelerini üretiyorum". Zaman, eski matbaalarda kullanılan döküm demir dev presler gibi, ama ne gariptir ki preslenen kitap da, presin kolunu çeviren ve kitabı sıkıştıran da benim.
Gece geldi, yağmur başladı. Asfaltın da bir fısıltısı var artık. Penceremi açtım, hayallerimi söndürdüm, gözlerimi kapadım.

hk, 15.10.2011

12.10.11

sonbahar günlüğü 3


  • Yağmurun sesi değildi duyduğum, yağmurla ıslanmış asfalttan hızla geçen tekeleklerin uğultusuydu. Kül rengi bir gökyüzü, lacivert bulutlar, henüz kapalı perdelerin arkasında bu kasvetli kentin sabah suratsızlığı işte.
  • Bu sabah ısıya dayanıklı yeni cam demliğimde (ki en çok beyaz porselen sapını ve cam akıtacağını seviyorum) "orange pekoe tea" demledim kendime; içini sıcak su ile doldurup, yıllar önce Berlin'den aldığım krem rengi seramik "tea light" ısıtıcının üstüne koydum demliği. Mum ışığında rengi demlendikçe amberden koyu karamele dönen çay büyülü bir parlaklıkla harelendi , sadece tadıyla değil, resmiyle de tam bir sabah şenliği olup çıktı.
  • Baş ağrım hafiflemiş, ama başımın içindeki gürültü devam ediyordu uyandığımda. Hani uzun bir tren, ya da uçak yolculuğunun ardından geçmek bilmeyen o tiz çınlama, ince uğultu gibi. Kendi kendime isimlendirmeye çalıştım, sonra da duymamak için radyoyu açtım. Acaba kendi karmakarışık düşüncelerimin sesini mi duyuyorum?, diye geçti aklımdan.
  • Sıradan ve sakin bir gündü, üretken değildim, pencereden dışarıya ne zaman baksam yağmur vardı. Çalışma masamın üstündeki kumaş şapkalı abajurun ılık ışığı yazmya davet etse de aldırmadım.
  • Gün bitti, gece de bitmek üzere, evin kedileri çoktan uyudular, sıra bende olmalı..
hk, 12.10.2011

11.10.11

sonbahar günlüğü 2.

Salzburg, Schloss Leopoldskron'un bahçesi, Ekim.2009


  • Tahmin ettiğim gibi oldu, günlük tutmayı yine beceremedim. Sıkıntılı bir eylem, zira ilkeli olmayı gerektiriyor ve ben sadece kendime karşı bile olsa, bir başka sorumluluğu daha yüklenmekten kaçınıyorum.
  • Bir gün için Ankara'dan uzaklaşmak, hiç gitmediğim bir şehirde konaklamak, bilmediğim izbe sokaklarda yürümek, fotoğraf çekmek ve durgun bir nehiri izlerken Türk kahvesi içmek: Sanki bir hafta uzak kalmış gibi döndüm bu kasvetli şehire, hiç özlemeden.
  • Son iki aydır birdenbire başlayan ve bir zaman sonra gözlerimden fışkırıyormuş gibi hissettiğim baş ağrısının nedenini öğrenmem gerekir değil mi? ; ama doktora gitmekten kaçınıyorum her zamanki gibi. Bana bedenimle ilgili olumsuz haberler verecek, tetkikler başlayacak, uğultulu cihazların içine girip çıkacağım, tüpler dolusu kanım alınacak, başka dertli insanlarla bekleme salonlarında bakışacağız, rapor sonuçlarını beklerken endişeleneceğim, ama yanımda kimse olmayacak; hastaneye her gidişimde acil yoğun bakım servisinde yatan babamın yüzü gelecek gözlerimin önüne, içim giderek daha çok daralacak, nefes alamaz olacağım..
  • Bugün fındık büyüklüğünde dolu yağdı Ankara'ya, ağaçların henüz sararmamış, yemyeşil yapraklarını da parçalayıp kopartarak. Yağmur gölcükler oluşturdu, toprak dolu misketleriyle kaplandı, su birikintilerinin üstü yemyeşil yapraklarla.. Biri otobüs durağındaki karton çöp kutusunun içinde ve diğeri de üstünde güneşlenerek uyuyan iki güzel tekir nereye sığınmışlardır, diye düşünüp durdum yağmuru izlerken.
  • Bu gece kedisiz bir uykuda karar kıldım; kapının dışında / olasılıkla koridorda yattıklarını tahmin etmek zor değil yine de. Uyurken bana sokulmayı, yanlarında ve burada olduğumu bilmeyi istiyorlar. Ama ben de bazı geceler pencereyi açmayı ve onları uyandırmaktan çekinmeden uyumayı istiyorum.
  • Uykum geldi, dört yudumluk sütüm var. Uysal ve evini seven bir kedi gibi uykuya dalıyorum.

hk, 11.10.2011

1.10.11

sonbahar günlüğü


Aslına bakarsanız hiç bir zaman günlük tutmayı beceremedim.. Sanırım yaşadığım her anı hatırlamak istemediğim, ya da çoğu zaman günün tortusunun zihnimde bıraktığı tadı sevmediğim için. Oysa ne zaman ciltli ve kurdelalı ( tercihen çizgisiz ) bir defter görsem, içine yazacağım binlerce cümleyi "o defteri" o güne dek bulamadığım için yazamamış hissine kapılır ve satın alırım. Bazılarının ilk bir kaç sayfası yazılmış ve sonra unutulmuş; diğerleri ise hiç kullanılmadan saklanmıştır. Oysa bir defterde biriktirilecek ne çok fikir, hayal, izlenim, gündüz düşü, dize, şiir geçer insanın içinden; gün onları üretir ve gökyüzüne saçar, farkedebildiği kadarını toplar zihin.

Sonbahar geldi. Ellerimin yaşlandığını ve giderek daha çok anneme benzediğimi farkettim. Erikli ve tarçınlı çay içiyorum, içinde tarçın olan her tat sonbahara yakışıyor ve kışı çağırıyor benim izlenimlerime göre. Ne zamandan beri böyle, hatırlamaya çalışıyorum: Sonbahar İstanbul'u çağrıştırıyor hep. Yıldız Parkı'nda sabah yürüyüşlerini, sararıp kızaran ağaç yapraklarını, küçük tahta köprüleri, yağmurların beslediği  küçük dereleri, nemli toprak kokusunu.. Bir de hep özlediğim öbür şehrin, hep özlediğim park yalnızlığını. Sarı'yı tek başına sevmediğim halde, koyu portakal, şarap kırmızısı ve nefti yeşille bir araya geldiğinde, bu karışımın içindeki yerinden hoşnutluğum da sonbaharın marifeti olmalı. Kahverengi her zaman en sevdiğim, hele kestane rengi.. İstanbul'da ( ve gariptir ki Ankara'da da) sonbaharın en üretken habercileri at kestanesi ağaçlarıdır benim için; annemle en büyük at kestanesini bulma yarışına girerek yürüdüğümüz Bostancı sokakları, Emin Ali Paşa'dan istasyona doğru giderken birbirimize göstererek topladığımız o parlak, henüz yağmur yüzü görmemiş, toprağa bulanmamış at kestanelerinin avuçlarımı, ceplerimi, çantamın gözlerini dolduran güzel kahverengisi.

Sonbahar geldiği için mutluyum. Elma mevsimi. Bostancı'daki dede evinde, gardrobun içinde annemin yünlü kumaştan, çağla yeşili ve kahverengi ekose tayyörü ile kızıl kahve pardesüsü asılı , beyaz sabun ve naftalin kokuyorlar oradaki diğer eşyalar gibi. Eylül'de birden serinleyen mevsimi karşılamak için tedbir. Bir de uzun saplı, koyu bej şemsiyesi. Paragrafın tam burasında işte, " Annemle birlikte İstanbul'da olmayı nasıl özledim", diyebilmeliyim. Bu cümleyi kurduğum ve O'nu düşündükçe kederlendiğim için de kimseler kızmamalı artık bana.

Bir sonbahar günlüğü tutacağım, 1.Ekim ile 1.Aralık.2011 arası. Ama dediğim gibi, yaşadıklarımdan ziyade,  içimden geçenler, izlenimler; kısa notlar, dizeler, anlık görüntüler halinde; hergün için de bir fotoğraf. Sessiz bekleyen defterlerimden birine, el yazımla ve dolmakalemle.

Sonbahar, ellerimin yaşlandığını ve Bostancı sokaklarında yalnız yürümek zorunda olduğumu bilir mi ki ?

hk, 1.10.2011

24.9.11

2006 - 2011 ya da "altıncı yıl, üçyüzyetmişikinci yazı"

"GECE ile BOYOZ", Kemal Beşgül

Altı yıl önce bugün bu deftere yazmaya başlarken aklımdan geçenleri  hatırlamaya çalıştım , oysa belleğim zayıftır benim. Unutmayı sevdiğimden belki de. Ya da unutmak istediklerimin anımsamaya değer bulduklarımdan nice oluşundan. Yaz bitiyor ve ben sonbaharın usul usul gelişini seyrediyorum. Bunaltmayan öğle vakitlerini, kestane ağaçlarının yapraklarındaki sararmayı, at kestanelerinin parlak kahverengileri ile yollara dökülmesini, yağmurları, pardesülü ve şemsiyeli günleri, çiçek tezgahlarındaki kasımpatıları, güneşin solgunlaşan ışığını seviyorum.  Önce geceleri serinliyor bu şehrin, sonra o serinlik sabahın erken saatlerine sürtünüyor uysal bir kedi gibi.

Uysal ve sokulgan ( ya da değil ) bir (ya da daha fazla)  kedi ile -süreli bir birlikteliğin farkında- ama yine de bunu düşünmemeye çalışarak yaşamak nasıldır öğrendim. O'nun benimle kalmaktan memnun, aramızdaki mesafeyi koruyarak ama hep göz göze gelebileceğimiz kadar yakın durarak birlikte yaşamaktan hoşnut olduğunu biliyorum artık. Geceleri yastığımın yanına kıvrılıp uyuyakaldığında rüyalarımızın birbirine karışacağını ve yataktaki yerini değiştirse de ben uyanmadan yanımdan asla gitmeyeceğini de biliyorum.

Bu deftere yazmaya başladığımda farklıydı hayat; tahmin edebileceğimden çok daha fazlasını deneyimledim geçen beş yıl içinde, acılanmanın hiç bitmediğini, sadece daha büyük bir ustalıkla gizlenebildiğini öğrendim; sabırla ve değiştiremediğim halleri kabullenerek büyük bunalımları atlatmayı becerebildiğimi, hatta bunu sadece kendim için değil, başkalarının iyiliğini de düşünerek yapabildiğimi farkettim.

O evdeyken ve benimle seyahat ederken ( tüm endişelenmelerime rağmen ) kendimi daha az yalnız hissettiğimi ve ikimiz konuşamıyor olsak da, pek çok insandan daha başarılı iletişim kurabildiğimizi anladım.

Aslında kendi kendime başedemeyeceğim hiç bir hal olmadığını, ancak arada sırada da olsa birilerinin beni düşünerek ve benim hayatımı kolaylaştırmak için çaba sarfetmesinden müthiş mutlu olabileceğime karar verdim. Üstelik başkaları için gereğinden fazla özveride bulunduğumu, kendi işimi gücümü bırakıp başkalarını mutlu etmek için sarfettiğim emek ve zamanın yarısını bile kendim için kullanmış olsaydım, daha az hırpalanarak yaşamış olabileceğimi anladım. Artık gerektiğinde sesimi yükseltebildiğimi ve istemediğim / hoşnut olmadığım durumlarda - hayır - diyebildiğimi biliyorum. Aklımı ve ruhumu huzursuz eden, beni üzen ve dikkatimi dağıtan kişi ve olaylardan uzak durmayı; belirsizliklere bir an önce son vermeyi, bekletilmeye izin vermeden yürüyüp gitmeyi de bu beş sene içinde öğrendim.

Sonbahar geldi yine. İkibinaltı yılından bu yana üçyüzyetmişbir kere yazmışım bu deftere, bu yazı üçyüzyetmişikinci olacak. "Yazdıklarımı okuyan olur mu?" merakına kapılmadım hiç, ama beni izleyen ( ve bunu kayıt altına alan ) kırkbir okuyucum olduğunu bilmek de hoşuma gitmiyor değil doğrusu. ( Bu defteri keşfettiğiniz ve okumaktan vazgeçmediğiniz için teşekkür ederim.)



Sonbaharın sakinleştiren ve insanı evcimenliğe çağıran bir dinginliği vardır, bana göre en güzel yazı mevsimidir. Yazının yazılacağı köşenin, o köşeye denk gelen duvara asılacak resimlerin, yazı yazılırken dinlenen müziğin, fincandan buharlanacak çay ya da kahve kokusunun, pencereden sızan ışığın, pencerenin içinde yapraklanan ev bitkilerinin ve yazı yazarken masanın üstüne atlayıp, gözlerini benden ayırmadan sessizce oturan ve bazen usulca uykuya dalan tekir kedinin yazılan ( yazılacak olan ) tüm cümlelerin kurgusunda, okuyucu tarafından anlaşılması imkansız bir etkisi vardır.

"Bir fincan yasemin çayı" ne güzel şiirdir.

Invitation for a cup of jasmin tea

Come in,
take off your sadness,
here you may be silent.

Reiner Kunze


Sonbahar nihayet. Artık sözcükleri demlemek zamanıdır.


hk, 24. Eylül.2011

17.8.11

Özlem

Chagall


Özlem, dilektir:
" Lütfen bu gece üşümesin - "
"Lütfen bu gece acılanmasın ---"
"Lütfen bu gece rahat uyusun -----"

O.Aruoba, Uzak

14.8.11

Oradakine 2.



oradakine II


Binaların arasından kurtulup daracık aralıklardan
geçerek karşıdaki büyük hastane yapısının camlarına
çarpıyor, solgunlaşıyor ama yine de pencerelerinde
durakladığı bu gönülsüz konuklara kendi evlerindeki
güneşli öğleden sonraları, çay sohbetlerini, komşu
gezmelerini, balkondan balkona seslenmeleri , sardunya
saksılarını, sığırcıkları ve serçeleri, sokaktaki
çocuk bağırtılarını, beyaz güneşliklerde kıpırdayıp
duran yasemin dalının gölgesini hatırlatıyor.

Bir hastane odasında yatmanın çekilmezliğini hem
geçmişe hem de başlangıcı belirsiz bir geleceğe
yapılan yolculukla zorluyor.

Güneş’in gökyüzündeki hallerini izlediğimi bilen de
kendi yaşanıp kapatılmış öğleden sonralarını düşürüyor
aklına, ya da işi gücü bırakıp pencerenin önüne
koşuyor işte…

hk.

ondokuzmartpazartesi, öğledensonra

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü