1.8.10

Filbahrili evimi özlerken



Bahçe içinde iki katlı bir ev, alt kat ağaçların arkasında saklı, sokaktan geçenlerin bakışlarından korunaklı. Üst katı boydan boya bir balkon kat ediyor, balkon parmaklığı yerine delikli tuğlalar kullanılmış, “yavru ağzı pembe”nin açık bir tonunda boyalı duvarları; balkondaki delikli tuğlalar ve çatı kiremitleri ile pek uyumlu. Evin sahiplenme iştahını arttıran bir sıcaklığı var, her görüşümde “keşke bu evde yaşasam” deyiveriyorum. Belki de bu evin aklıma getirdiği ve her zaman özlediğim “Filbahrili evimin düşüncesi” böyle hissettiriyor bana.

Ev ile özdeşleşen mevsim sonbahar ve kış benim için; ilkbahar ve yaz ise yerleşik hayatın bitimi, seferi halin başlangıcı. Belki de bu yüzden ( hem de sıcağı hiç sevmediğim ve yazları daima bu sıcağın altında ve açık havada çalışarak geçirmek zorunda kaldığım için ) evcimen günlerin mevsimi sonbahar ve kışı çok özlüyorum. Hele pencerenin önünde yolumu gözleyen Akide’nin silueti varken..




Akşam indi yine, gün boyunca altında kavrulduğum gökyüzünün kararmasını ve nihayet serinlemeyi bekliyorum.



hk, 1.8.2010

29.7.10

haftayı bitirirken...

Sagalassos, Antoninler Çeşmesi

Antoninler Çeşmesi, 500 yılında Sagalassos antik kentini yerle bir eden depremle yıkılıp, toprak altında kalmış. Bu depremden 1200 yıl sonra ise Fransız gezgin Paul Lucas antik kenti keşfetmiş. 1990'da başlayan bilimsel kazı çalışmalarının 8. yılında ise Antoninler Çeşmesi'nin restorasyon projesine onay verilmiş. Roma İmparatorluğu döneminde prestij göstergesi olarak inşa edilen, 28 metre cepheli ve 9 metre yüksekliğindeki anıtsal çeşme, 4.5 metreden akan bir şelaleye ve 81 metreküp büyüklüğünde bir havuza sahip. Yedi farklı renkte taşla süslenen çeşmede ışık oyunlarına olanak veren Afyon mermeri de kullanılmış. Restorasyonun ilk aşamasında 3.500 parça kırık taş, 400 blok haline getirildi. Antoninler Çeşmesi’nde orijinalleri Burdur Müzesi’nde yer alan dekoratif bezemeler, Medusa kabartmaları ve Tanrı Dionysos’a ait çok sayıda heykel de yer almakta idi. Antoninler Çeşmesi'nde bu kazı sezonunda depreme karşı güçlendirme çalışmaları yapılıyor; Burdur Müzesi’nde sergilenen heykellerin kopyaları özgün yerlerine yerleştirildikten sonra da 1500 yıl önceki gibi oluklarından su akacak...

Suyu buz gibi, 1500 yıl sonra çıkıp gelenleri serinletecek yine, geçmişi bugünde yaşatmaya başlayacak. Burada çalışmak böyle bir şey işte, hergün zamanda yolculuk yapmaktan farksız.

Bir hafta daha bitti, güneşte kavrulduk. Evimi ( ama sadece evimi ) özledim.

hk, 29.7.2010


24.7.10

haftaya başlarken

şimdi olduğum yerde hafta Pazar günü başlıyor, zira Cuma günü ilçenin (benim için hala köy burası) pazarı var. herkes bahçesinin, tarlasının ürününü getirip döküyor tezgahın üstüne. çeşit çeşit zeytinden köy peynirine, bakliyattan sebze ve meyveye, petek petek baldan, tavuğa, yufkadan köy ekmeğine, işte akla ne gelirse var pazarda. bir tarafta yiyecekler, bir tarafta top top şalvarlık kumaşlar, yazmalar, konfeksiyon giysiler, iç çamaşırları, perdelik ve döşemelik kumaşlar satılıyor.

Sabah sekizde başlıyor tezgahlar hazırlanmaya, çoğu pazar esnafı birlikte kahvaltı ediyor müşteriler sökün etmeden. saat dokuz olunca belediyenin hoparlörlerinden "Pazar duası" duyuluyor , herkes susuyor o an, zira hem şükrediliyor hem de bereketli bir pazar olması için dua ediliyor hep birlikte.

her sene hem arkadaşlarıma, hem kendime şalvar alıyorum bu pazardan; cıvıl cıvıl desenli poplinden, tiril tiril şalvarlar. aslında benim aldıklarıma "pijama" diyorlar, kadınlar evde giyiyorlar, daha az büzgülü ve ağı daha yukarıdan kesimli. yaz kış çok rahat, kullanışlı giysiler, hele hiç durmadan bahçede, evde, tarlada çalışan kadınlar için birebir.


burada iken şehiri hiç mi hiç özlemiyorum, hayatın sadeliğine, doğayla uyumuna teslim olunca şehirde yaşam deneyimini tamamen yok sayıyorum. her ne kadar yaptığım iş çok yorucu olsa da, aklımın ve düşüncelerimin şehirdeki hayatın zehirinden arındığını hissediyorum..

şimdilik böyle, sabah çok erken başladığı için, gece de erken bitmeli.

dağ kekikli düşler, düş düşleyenlere...

hk, 24.7.2010

20.7.10

Aldanırken...

...dediğim gibi, "aldanmak" ile "aldatılmak" arasındaki farkı düşünüyorum dünden beri. Bu iki fiilin arasında "aldatanın" hainliği ile "aldatılanın" umarsızlığına sığmayacak çok kişisel ve naif bir ayrım olduğunu hissediyorum.

Aldanmak için "aldatılmaya gerek yok" aslında, kişi isterse eğer, kendi kendini öyle güzel ikna ediyor ki... Neredeyse "gönüllü" bir ruh haliyle, tamamen teslim oluyor kendi yarattığı mazeretlere.. Ard niyetli değilse baştan, inanmayı koymuşsa aklına, kendi aldanmalarını kendi yaratıyor.

Diğer bir deyişle aldanmak için her zaman bir aldatan olması gerekmiyor.

İşte bu yüzden, "kadınlar aldanmazlar, inanmak isterler" cümlesini kabul ediyorum.

hk, 20.7.2010

19.7.10

"kadınlar aldanmaz, inanmak ister"

Böyle demiş, gölgesine gizlenip yazmayı tercih eden biri.

Kadınları bu kadar iyi tanımakla da kalmayıp, içlerinden birinin kendisine inanmaya devam etmesini istemiş.

Aldatılmakla, aldanmak arasındaki farkı düşünmeye başladım bu yüzden. Aldatılmış hissetmekle, aldanmış olmak arasındaki farkı. Düşünmeye de devam edeceğim.

Tatilden mahrum geçecek bir başka yazın ortasında, sabahları altıda kalkıyorum. Akşam da altıda bitiyor mesaim, enerjim gecenin erken saatlerinde tükenince, sadece bir kaç sayfasını okuyabildiğim kitabıma dalıyorum. Akide beni uyutmamak için her yolu denese de, başarılı olamıyor.

Rüyamda uzun mektuplar yazıyor, yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup, mektupların sahibine inanıyorum. Uyanınca aklıma ilk gelen "rüyaların tersi çıkar" cümlesi oluyor.

Bu gece geç kaldım, uyku gözlerimden akıyor.

Acı rüyalar hepinize...

hk, 19.7.2010

19.6.10

Yolculuk mevsimine başlarken..

Chagall, Pera Müzesi'ndeki sergiden

Yaz, yolculuk mevsimine dönüşeli çok uzun zaman oldu aslında, üniversitede öğrenciliğimin ilk yazından başlayarak en geç Temmuz başında valizler toplanmaya başlandı hep. Bu yüzden ne şehrin yaz haline tanıklık edebildim, ne tiril tiril yaz kıyafetleri ve beyaz ayakkabılarla sokaklarda dolaşabildim, ne de denize girip, gölgede kalın romanlar okuyarak tatil yaptım. Yirmisekiz sene boyunca bir kurala dönüşen bu durumdan çok yorulduğumu, ancak önceleri mesleki deneyim kazanmak için sürdürdüğüm bu yorucu çalışma temposunun, şimdilerde hep "elzem bir ihtiyacı" karşılamak için boyun eğilen bir profesyonellik eyleminin "tezahürü" olduğunu görüyorum. Diğer bir deyişle bu yolculuklara "mecburiyetten" çıkıyor, gittiğim yerlerde hep evimi ve dinlenmeyi düşünüyor, Mayıs ayında binbir hevesle düzenleyip, çiçekler açtırdığım balkonumun tadını çıkaramadığım, kedimden uzak kaldığım ve sabahlara kendi pişirdiğim sakızlı Türk kahvesi ile başlayamadığım için giderek daha çok rahatsızlık duyuyorum.

Sanırım "yaşamdaki amaçlar ile o amaçları gerçekleştirmeyi sağlayan araçlar yer değiştirmeye başladığında" beliren ve araçlar hayatın kontrolunu tamamen ele geçirdiğinde katlanılmaz olan bir hal bu. Araçların da değişmesi, kişinin enerjisine / deneyimine / hevesine / yaşına göre yenilenmesi gerekirken, 28 yıl öncenin iş yükü ve süresi ile 28 yıl sonrasının enerjisi / yorgunluğu ve bıkkınlığı ile aynı araçları kullanmayı sürdürmek artık çok anlamsız geliyor bana.

Hele yapmak istediğim "başka" işler varken...

Yolculuk mevsimi geldiği için günlüğün arka planına eski bir harita yerleştirdim; gideceğim yerlerden kartpostal gönderirim merak etmeyin, ama zaten şimdilik buralardayım...


hk, 19.6.2010

19.5.10

1954-2010

Meleklerim 54 yıl boyunca aynı yastığa baş koydunuz, tek tesellim yine birlikte ve Tuvan'cığınıza kavuşmuş olmanız... Bizim evimizde 19.Mayıs daima beyaz zambaklarla kutlanmıştır, tıpkı düğün töreninizi süsleyenler gibi.
Zambak kokuları ve nurlar içinde yatın...
Hampo'nuz.

16.5.10

Yaz balkonumun ilk çiçekleri..

İpek çiçekleri, pembe ve beyaz açıyorlar...

Geçen sene çiçek açan sardunyalarım (büyükkısmı anneciğimin balkonundan gelme) kışın ev içinde yeterince güneş alamadıkları için boya gittiler, yaprakları azaldı ve çiçeksizleştiler. Ben de hepsini budadım, saksıda kalan saplardan küçücük ve koyu yeşil yapraklar filizleniyor şimdi... Bunlar bu sene aldığım yavru sardunyalar, boylarına poslarına bakmadan çiçek açıp duruyorlar.

Duman çiçekleri: Her zaman hayran olduğum bu çiçeklerin tohumdan yetiştirme zamanını kaçırınca, geçen Pazar sokağımdaki çiçekçiden üç fide alıp, yanyana diktim. Pek neşeliler, pek güzeller, pek sevgililer... Minyatür karanfillerim ise hala tomurcuk, ne renk açacaklarını merak ediyorum...
Son yolculuğun havaalanında bekleme süresince kitap okuyamayacağımı anlayınca, "Ev ve Bahçe" dergisinin Nisan sayısını aldım; nasıl içim açıldı, her sayfasını nasıl içine düşercesine okuyup seyreyledim anlatamam. "Toprak coşturan"ı da bu dergiden öğrendim. Toprakta eksilen mineralleri tamamlayan, yeni saksı bitkileri dikilirken toprakları ile karıştırılan, hali hazırda dikili bitkilerin ise topraklarının üstüne serpilerek kullanılan bir ürün. Hemen iki kutu aldım ve evdeki tüm saksıların dibine serptim. İki haftada yeşil yapraklı ve çiçekli tüm bitkilerimde gözle görülür bir fark, "coşku" gözlemledim...
İnsanın gece hayatı ve o hayatın neticesi müzik eşliğinde "eller havaya" ve "ver coşkuyu!" türünden sosyalleşmeleri olmayınca, "toprak coşturan ile çiçekleri neşelendiriyor" böyle...
Bencileyin bitki sever ev kuşlarına tavsiye ederim.
hk, 16.5.2010

8.5.10

yaşarken yaşlanırken yazarken

Krizantemler, Monet

Yaşarken edinilen tecrübeler, onları daha önce yaşamış olanların anlattıklarından daha öğretici oluyor. Sanırım yaşlanmanın iyi taraflarından biri de bu, başa gelen hallere ilişkin birikim beni "daha yaşlanmış" zamanlarıma hazırlıyor. Mesela ben bu sene öğrendim ki, birine arkadaşım / ya da dostum diyebilmek için onunla geçirdiğiniz yılların, aynı şehirde ve sık görüşür, ya da tam tersi henüz hiç karşılaşmamış olmanın hiç önemi yokmuş. Hayatta gerçekten güvenip, kalbinizi emanet edebileceğiniz çok az sayıda dosta sahip olmak (hele aileniz yoksa) en güzeliymiş. Arkadaşlık fiilinin içini boşaltıp, göstermelik içtenliklerle "öyle" görünenleri farketmek ve bu farkındalıktan onları haberdar etmek de pek keyifli imiş.


Yaşadıkça mı yaşlanıyorum, yaşlandıkça mı yazıyorum, yoksa yaşadıkça yazdıklarımı daha da yaşlandığımda bir daha yaşamayacak olduğum* için mi azaldı korkularım?

hk, 8.Mayıs.2010

* Anneciğimle babacığım bir kez daha ölmeyecekler, tam tersine zamanı gelince ben onlarla buluşacağım. Ankara'da bir 20 sene daha geçirmek zorunda kalmayacağım, tam tersine hep yaşamak istediğim yerlerde olabileceğim. Aynı kişiler aynı hayalkırıklıklarına uğratamayacaklar beni, çünkü onların beni nasıl incitebileceklerini biliyorum artık. Böyle uzar gider "bir daha yaşamayacak olduklarım"...

7.5.10

sanki üçyüz yıl...

Üç sene: Kucaklaşmayalı, konuşmayalı, yanak yanağa vermeyeli, gülüşmeyeli, "canım benim" diyerek usulca kapattığın telefonların çalmayalı, "elele kolkola" gezmeye gitmeyeli, yüzümü boynuna gömmeyeli, dertleşmeyeli, öpmeyeli, göz göze gelmeyeli.. Üç yıl değil sanki üç yüzyıl.
ah anneciğim...
hk, 7.Mayıs.2010

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü