Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
19.7.10
"kadınlar aldanmaz, inanmak ister"
Kadınları bu kadar iyi tanımakla da kalmayıp, içlerinden birinin kendisine inanmaya devam etmesini istemiş.
Aldatılmakla, aldanmak arasındaki farkı düşünmeye başladım bu yüzden. Aldatılmış hissetmekle, aldanmış olmak arasındaki farkı. Düşünmeye de devam edeceğim.
Tatilden mahrum geçecek bir başka yazın ortasında, sabahları altıda kalkıyorum. Akşam da altıda bitiyor mesaim, enerjim gecenin erken saatlerinde tükenince, sadece bir kaç sayfasını okuyabildiğim kitabıma dalıyorum. Akide beni uyutmamak için her yolu denese de, başarılı olamıyor.
Rüyamda uzun mektuplar yazıyor, yazdıklarımı tekrar tekrar okuyup, mektupların sahibine inanıyorum. Uyanınca aklıma ilk gelen "rüyaların tersi çıkar" cümlesi oluyor.
Bu gece geç kaldım, uyku gözlerimden akıyor.
Acı rüyalar hepinize...
hk, 19.7.2010
19.6.10
Yolculuk mevsimine başlarken..
19.5.10
1954-2010
16.5.10
Yaz balkonumun ilk çiçekleri..
8.5.10
yaşarken yaşlanırken yazarken
Yaşarken edinilen tecrübeler, onları daha önce yaşamış olanların anlattıklarından daha öğretici oluyor. Sanırım yaşlanmanın iyi taraflarından biri de bu, başa gelen hallere ilişkin birikim beni "daha yaşlanmış" zamanlarıma hazırlıyor. Mesela ben bu sene öğrendim ki, birine arkadaşım / ya da dostum diyebilmek için onunla geçirdiğiniz yılların, aynı şehirde ve sık görüşür, ya da tam tersi henüz hiç karşılaşmamış olmanın hiç önemi yokmuş. Hayatta gerçekten güvenip, kalbinizi emanet edebileceğiniz çok az sayıda dosta sahip olmak (hele aileniz yoksa) en güzeliymiş. Arkadaşlık fiilinin içini boşaltıp, göstermelik içtenliklerle "öyle" görünenleri farketmek ve bu farkındalıktan onları haberdar etmek de pek keyifli imiş.
Yaşadıkça mı yaşlanıyorum, yaşlandıkça mı yazıyorum, yoksa yaşadıkça yazdıklarımı daha da yaşlandığımda bir daha yaşamayacak olduğum* için mi azaldı korkularım?
hk, 8.Mayıs.2010
* Anneciğimle babacığım bir kez daha ölmeyecekler, tam tersine zamanı gelince ben onlarla buluşacağım. Ankara'da bir 20 sene daha geçirmek zorunda kalmayacağım, tam tersine hep yaşamak istediğim yerlerde olabileceğim. Aynı kişiler aynı hayalkırıklıklarına uğratamayacaklar beni, çünkü onların beni nasıl incitebileceklerini biliyorum artık. Böyle uzar gider "bir daha yaşamayacak olduklarım"...
7.5.10
sanki üçyüz yıl...
25.4.10
"asla"
Bir süre önce "bir fincan yasemin çayı"sayfalarının alt kısmına okurların metinler konusundaki izlenimlerini işaretlemeleri için -yine / asla / hep / arada bir- seçeneklerini ekledim. Ve yine bir süre önce - anonim- iki okurdan, yazılarımdaki karamsarlık, kötümserlik, iç karartıcı üslup ve mutsuzlukla ilgili yorumlar geldi; bu okurlardan biri bu mutsuzluğu çağıranın kendim olduğumu, çevremdekileri uzaklaştırdığım için yalnız kaldığımı; beni ve yazdıklarımı "poh pohlayan yorumlar" dışındakileri kabullenemediğimi söylemeye dek vardırdı işi. Diğeri ise, daha ılımlı ancak benim için üzgün olduğunu dile getirmekten de kaçınmayan bir yorum yaptı.
Bu yorumları yanıtlarken: " bir fincan yasemin çayı"nı yaratmaktaki, aklımdan ve başımdan geçenleri buraya aktarmaktaki amacımın yazılarıma yansıyan kişisel ve ruhsal dalgalanmalara, kayıplarımdan kaynaklanan mutsuzluk ve kedere bir çare aramak, diğer bir deyişle okuru " Güzin Abla " yerine koymak OLMADIĞINI belirttim. Ardından da yorum seçeneğini moderasyona tâbi hale getirdim. Zira kim ne derse desin, "bir fincan yasemin çayı" benim kişisel defterim, kimseciklerin yazdıklarımdan hoşnut olma mecburiyeti bulunmadığı gibi, benim de duygularımı, düşünce tarzımı, yaşama yaklaşımımı başkalarının önerilerine, eleştirilerine göre biçimlendirmeyeceğim kesin.
Söz konusu okur yorumları ve verdiğim yanıtlar ardından farkettim ki, demlediğim her fincan yasemin çayı'nın altındaki izlenim seçeneklerinden "asla" hemen işaretleniyor. Üşenmeyip, "asla" ile mimlenmiş tüm yazıları içerik / tarz / tema açısından gözden geçirince, aralarında benzerlik olmayan her metine -asla- dendiğini farkettim..
Bu durum beni hem çok güldürdü, hem de "hoşnut olmayacağı" yazıları okumak zorunda kalan ( ama belki de okumadan imliyordur) bu meçhul okur / okurlar için üzüldüm. Kendi kendilerine böyle eziyet etmelerinin ne gereği var, diye düşünüp izlenim seçeneklerinin tümünü kaldırmaya karar verdim..
ASLA seçeneğini otomatikleştirenler, otomasyon sistemlerine ince ayar yaptırmayacaklarını belli ettiklerine göre böylesi herkes için daha iyi.. Zira "asla"nın içtenliği olmayınca, yazar için yine'lerin, hep'lerin, arada bir'lerin de bir değeri kalmıyor.
Bilginize sunulur.
hk, 25.4.2010
18.4.10
Resimdeki kadın hakkında..
Çok eskiden, haritalardaki yeri işaretlenmemiş bir deniz fenerinde yaşarken, arada sırada bana konukluğa gelen eski bir dostumun gönderdiği mektubun içinden bir resim çıktı. Resime iliştirdiği küçük sayfanın üzerinde okumayı özlediğim el yazısıyla şöyle diyordu:


11.4.10
Kedili bir yazı..
Kedili bir yazı
Cumartesi ve Pazar günlerinin mesleğimle ilgili işlerle dolup taşması, hafta içinde yetiştiremediğim okumalar ve yazmalarla geçip gidivermesi rahatsız ediyor beni uzun zamandır. Profesörlüğe hevesli olmamamın başlıca nedenlerinden biri de bu sanırım; oysa çevremdekilerin beklentisi farklı, yaptığım işlerin niteliği, niceliği ve içeriğinden ziyade, ünvanımla değerlendirilmek benim canımı sıkıyor, diğerlerine ise anlamsız ve budalaca geliyor. Oysa ben kimi konularda budala olmayı her zaman sevmişimdir...
Benim ilk mesleğimde sık sık başvurulan ve henüz kazısı yapılmamış alanlarda uygulanan "yüzey araştırması" denilen bir yöntem vardır; belirli bir alanda belli bir düzen içinde, sürekli toprak yüzeyine bakarak yürür ve rastladığınız küçük arkeolojik buluntuları toplar, torbalar, etiketlersiniz. Çanak çömlek parçaları, ağırşaklar, şanslıysanız sikkeler yolunuza çıkar ve toprağın altında olabilecekler hakkında kulağınıza ipuçları fısıldar. Bu fısıltıların değerlendirilmesi sonucunda, arkeolojik kazının yapılabileceği alanları belirler, sondajlarla bu öngörünüzü kuvvetlendirmeye çalışır, sonra da kazı açmalarınızda çalışmaya başlarsınız. Hele mimari parçalar da toprak üstünde sere serpe dağılmış bekliyorsa, işiniz daha da kolay demektir.
Öğrenciliğimde çıktığım bu "yüzey araştırmalarından birinde" fısıldayan çömlek kırıkları ile yetinmeyip, kuru bitkiler ile kurutulmaya müsait kır çiçekleri topladığımı hatırlıyorum; bu nedenle benimle "dalga geçen", hatta yaptığım işi yeterince ciddiye almadığımdan dem vuranlara gülüp geçmemi söylemişti babacığım.. Ne kadar haklı olduğunu neredeyse otuz yıl sonra bir kez daha farkettim; çevremde "işlerinden başka bir konudan" konuş(a)mayan; duvarları mesleki sorunlar / akademisyenlik hırsları / makale ve bildirilerle örülü bir hücrenin içine kapanmış bir kalabalık var. Öyle ki, konuyu kedilerden bile açsanız, dönüp dolaşıp taşlara, projelere, raporlara getiriyorlar sizi: Hani "sen yine yolunu kaybettin, asıl olman gereken yer burası" der gibiler her defasında.
Durum böyle olunca, benim bu şehirde neden bu denli sıkıldığımı / bunaldığımı, üniversitede iken neden odama kapandığımı ve Haydn'ın piyano sonatlarını dinleyerek çalıştığımı, öğrencilerin bütün yaz boyunca bir projeden diğerine koşturmalarına neden itiraz ettiğimi, anneciğimi neden çok özlediğimi, yılbaşlarında masamın üzerindeki vazoyu neden kokinaların doldurduğunu, herkes yeni yılı e-posta ile "usulen" kutlarken neden babacığımın resimlerinden kartlar bastırıp, dileklerimi uzun uzun kaleme aldığımı; Facebook'da anneciğimin ve sevgili anneannemin adına hesaplar açıp, neden onların zevkine göre çiftlikler kurduğumu, ve işte saymakla bitmeyecek diğer bütün hallerimi anlamakta cidden zorlanıyorlar.
Bu yazının başlığının "kedili bir yazı" olduğunu unuttuğumu sanmayın sakın. Akide kanepenin sırt yastıkları üzerinde huzurlu bir uykuya daldı ben bu cümleleri kurarken. Haydn onu da sakinleştiriyor anlaşılan. Pencerenin bir kanadı açık, yalnızlığını kafesine asılı aynadaki yansıması ile konuşarak gidermeye çalışan muhabbet kuşum ( Markiz) anlatıp duruyor.. Sadece penceredeki manzara "sevimsiz", Ankara'nın çirkin apartmanları, her sabah tırmanmak zorunda olduğum yokuş, sarı gri bir gökyüzü ve yolu daraltan arabalar.
Yazının içinde uyuyan bir kedi olması, bunun kedili bir yazı olması için yeterli bence..
Bitirirken de İlhan Berk'in "Şiirin Gizli Tarihi" isimli kitabından bir cümle:
"Tang çağında memurları şiir bilgilerine göre seçerlerdi." *
hk, 11.Nisan.2010
* Yıllardır gördüğüm, öğrendiğim şu ki KPSS, KPDS, ÜDS, ALES'e göre seçilen memur ve akademisyenler Tang çağı memurları ile karşılaştırılamazlar bile.
1.4.10
Chopin ile uykusuz
Sahi en son ne zaman bir Chopin eseri dinlediniz ?


