19.5.10

1954-2010

Meleklerim 54 yıl boyunca aynı yastığa baş koydunuz, tek tesellim yine birlikte ve Tuvan'cığınıza kavuşmuş olmanız... Bizim evimizde 19.Mayıs daima beyaz zambaklarla kutlanmıştır, tıpkı düğün töreninizi süsleyenler gibi.
Zambak kokuları ve nurlar içinde yatın...
Hampo'nuz.

16.5.10

Yaz balkonumun ilk çiçekleri..

İpek çiçekleri, pembe ve beyaz açıyorlar...

Geçen sene çiçek açan sardunyalarım (büyükkısmı anneciğimin balkonundan gelme) kışın ev içinde yeterince güneş alamadıkları için boya gittiler, yaprakları azaldı ve çiçeksizleştiler. Ben de hepsini budadım, saksıda kalan saplardan küçücük ve koyu yeşil yapraklar filizleniyor şimdi... Bunlar bu sene aldığım yavru sardunyalar, boylarına poslarına bakmadan çiçek açıp duruyorlar.

Duman çiçekleri: Her zaman hayran olduğum bu çiçeklerin tohumdan yetiştirme zamanını kaçırınca, geçen Pazar sokağımdaki çiçekçiden üç fide alıp, yanyana diktim. Pek neşeliler, pek güzeller, pek sevgililer... Minyatür karanfillerim ise hala tomurcuk, ne renk açacaklarını merak ediyorum...
Son yolculuğun havaalanında bekleme süresince kitap okuyamayacağımı anlayınca, "Ev ve Bahçe" dergisinin Nisan sayısını aldım; nasıl içim açıldı, her sayfasını nasıl içine düşercesine okuyup seyreyledim anlatamam. "Toprak coşturan"ı da bu dergiden öğrendim. Toprakta eksilen mineralleri tamamlayan, yeni saksı bitkileri dikilirken toprakları ile karıştırılan, hali hazırda dikili bitkilerin ise topraklarının üstüne serpilerek kullanılan bir ürün. Hemen iki kutu aldım ve evdeki tüm saksıların dibine serptim. İki haftada yeşil yapraklı ve çiçekli tüm bitkilerimde gözle görülür bir fark, "coşku" gözlemledim...
İnsanın gece hayatı ve o hayatın neticesi müzik eşliğinde "eller havaya" ve "ver coşkuyu!" türünden sosyalleşmeleri olmayınca, "toprak coşturan ile çiçekleri neşelendiriyor" böyle...
Bencileyin bitki sever ev kuşlarına tavsiye ederim.
hk, 16.5.2010

8.5.10

yaşarken yaşlanırken yazarken

Krizantemler, Monet

Yaşarken edinilen tecrübeler, onları daha önce yaşamış olanların anlattıklarından daha öğretici oluyor. Sanırım yaşlanmanın iyi taraflarından biri de bu, başa gelen hallere ilişkin birikim beni "daha yaşlanmış" zamanlarıma hazırlıyor. Mesela ben bu sene öğrendim ki, birine arkadaşım / ya da dostum diyebilmek için onunla geçirdiğiniz yılların, aynı şehirde ve sık görüşür, ya da tam tersi henüz hiç karşılaşmamış olmanın hiç önemi yokmuş. Hayatta gerçekten güvenip, kalbinizi emanet edebileceğiniz çok az sayıda dosta sahip olmak (hele aileniz yoksa) en güzeliymiş. Arkadaşlık fiilinin içini boşaltıp, göstermelik içtenliklerle "öyle" görünenleri farketmek ve bu farkındalıktan onları haberdar etmek de pek keyifli imiş.


Yaşadıkça mı yaşlanıyorum, yaşlandıkça mı yazıyorum, yoksa yaşadıkça yazdıklarımı daha da yaşlandığımda bir daha yaşamayacak olduğum* için mi azaldı korkularım?

hk, 8.Mayıs.2010

* Anneciğimle babacığım bir kez daha ölmeyecekler, tam tersine zamanı gelince ben onlarla buluşacağım. Ankara'da bir 20 sene daha geçirmek zorunda kalmayacağım, tam tersine hep yaşamak istediğim yerlerde olabileceğim. Aynı kişiler aynı hayalkırıklıklarına uğratamayacaklar beni, çünkü onların beni nasıl incitebileceklerini biliyorum artık. Böyle uzar gider "bir daha yaşamayacak olduklarım"...

7.5.10

sanki üçyüz yıl...

Üç sene: Kucaklaşmayalı, konuşmayalı, yanak yanağa vermeyeli, gülüşmeyeli, "canım benim" diyerek usulca kapattığın telefonların çalmayalı, "elele kolkola" gezmeye gitmeyeli, yüzümü boynuna gömmeyeli, dertleşmeyeli, öpmeyeli, göz göze gelmeyeli.. Üç yıl değil sanki üç yüzyıl.
ah anneciğim...
hk, 7.Mayıs.2010

25.4.10

"asla"



Bir süre önce "bir fincan yasemin çayı"sayfalarının alt kısmına okurların metinler konusundaki izlenimlerini işaretlemeleri için -yine / asla / hep / arada bir- seçeneklerini ekledim. Ve yine bir süre önce - anonim- iki okurdan, yazılarımdaki karamsarlık, kötümserlik, iç karartıcı üslup ve mutsuzlukla ilgili yorumlar geldi; bu okurlardan biri bu mutsuzluğu çağıranın kendim olduğumu, çevremdekileri uzaklaştırdığım için yalnız kaldığımı; beni ve yazdıklarımı "poh pohlayan yorumlar" dışındakileri kabullenemediğimi söylemeye dek vardırdı işi. Diğeri ise, daha ılımlı ancak benim için üzgün olduğunu dile getirmekten de kaçınmayan bir yorum yaptı.

Bu yorumları yanıtlarken: " bir fincan yasemin çayı"nı yaratmaktaki, aklımdan ve başımdan geçenleri buraya aktarmaktaki amacımın yazılarıma yansıyan kişisel ve ruhsal dalgalanmalara, kayıplarımdan kaynaklanan mutsuzluk ve kedere bir çare aramak, diğer bir deyişle okuru " Güzin Abla " yerine koymak OLMADIĞINI belirttim. Ardından da yorum seçeneğini moderasyona tâbi hale getirdim. Zira kim ne derse desin, "bir fincan yasemin çayı" benim kişisel defterim, kimseciklerin yazdıklarımdan hoşnut olma mecburiyeti bulunmadığı gibi, benim de duygularımı, düşünce tarzımı, yaşama yaklaşımımı başkalarının önerilerine, eleştirilerine göre biçimlendirmeyeceğim kesin.

Söz konusu okur yorumları ve verdiğim yanıtlar ardından farkettim ki, demlediğim her fincan yasemin çayı'nın altındaki izlenim seçeneklerinden "asla" hemen işaretleniyor. Üşenmeyip, "asla" ile mimlenmiş tüm yazıları içerik / tarz / tema açısından gözden geçirince, aralarında benzerlik olmayan her metine -asla- dendiğini farkettim..

Bu durum beni hem çok güldürdü, hem de "hoşnut olmayacağı" yazıları okumak zorunda kalan ( ama belki de okumadan imliyordur) bu meçhul okur / okurlar için üzüldüm. Kendi kendilerine böyle eziyet etmelerinin ne gereği var, diye düşünüp izlenim seçeneklerinin tümünü kaldırmaya karar verdim..

ASLA seçeneğini otomatikleştirenler, otomasyon sistemlerine ince ayar yaptırmayacaklarını belli ettiklerine göre böylesi herkes için daha iyi.. Zira "asla"nın içtenliği olmayınca, yazar için yine'lerin, hep'lerin, arada bir'lerin de bir değeri kalmıyor.

Bilginize sunulur.

hk, 25.4.2010

18.4.10

Resimdeki kadın hakkında..

Bu ikinci sabah kahvesi, sakızlı ve orta şekerli. İlkini havanın yağmurlu, serçelerin geveze, gökyüzünün gri, odanın loş olduğu 05.30 civarında içtim. Zamanı şaşırtan bir uyanıklık halinden bir türlü uykuya geçemeyince, kalkmak en iyisi deyip geldim masanın başına.

Çok eskiden, haritalardaki yeri işaretlenmemiş bir deniz fenerinde yaşarken, arada sırada bana konukluğa gelen eski bir dostumun gönderdiği mektubun içinden bir resim çıktı. Resime iliştirdiği küçük sayfanın üzerinde okumayı özlediğim el yazısıyla şöyle diyordu:


" Aynaya bakan güzel kıza bakar mısın?

Ne görüyor aynada? Senin bazen gördüğün gibi annesinden bazı şeyler görüyor mudur? Ressam bugünlük bu kadar yeter, dediğinde ifadesiz duran yüz gülmüş müdür?

Birisinin haremine hediye olarak mı gelmiştir?
Zengin birinin sevgili kızı mıdır? Fakir birinin özlediği kızı mı yoksa?

Üstündeki kıyafetlerin kumaşları hangi yolları aşıp gelmiştir? Dalgın dalgın oynadığı incileri hangi yaralı eller denizden çıkarmıştır? Halılardaki düğümleri atan eller neler yaşadı bu dünyada? O halılardan arta kalan bir şey var mıdır? New York'daki bir evin duvarında bir çerçeve içinde bir parçası duruyor mudur?

Bu kadar merak etmem başıma bir iş açar mı? "

Francesco Ballesio'nun Orientalist bir tablosuydu resimdeki; Doğu'nun yaşam tarzına (bilhassa Doğu'lu kadınların haremdeki hayatına) meraklı Batı'lı ressamlardan biri olan Ballesio'nun bu tablo üzerinde çalışırken düşündükleri, en az arkadaşımın aklına takılan sorular kadar merak uyandırıcıydı üstelik. Aslında her ikisinin de yaptığı merak etmekten ziyade, hayal kurmaktı: Biri tabloyu yaratırken, biri yaratılan yapıtı izlerken hayal etmekten kendilerini alamamışlardı belli ki. Hayal üzerine hayal kurmak bu olmalı işte. Bir hayali, izleyici sayısı kadar hayalle çoğaltmak. Bir yapıtın tekilliği, sergilendiği / paylaşıldığı / izlenmeye başlandığı anda sona eriyor bu yüzden: İzlenim ve çağrışımlar izleyici sayısı ile çarpılıyor; öyle ki algılama ve yorum farklı bireylerin bellek süzgecinden geçen yapıtı (güzel sanatların hangi alanında olursa olsun) her bir birey için farklı bir "yer"e oturtuyor.

Sanatçı izleyicinin belleğine kaydettiği izlenimi görme olanağına sahip olsa, belki de kendi yapıtını tanımakta güçlük çeker, şaşırır..

Fener kaçkını arkadaşımın resimdeki odalıkla ilgili sorularını yanıtlamaktan ziyade, aynaya bakınca anneciğimi görüp görmediğimi düşündüm sonra.

Keşke görebilseydim, dedim kendi kendime. Belki de O'nun yaşadığı yerlerde yaşamaya başlayınca göreceğim.

Zihnimi meşgul edip de yazmak istediklerimin ne bu tablodaki odalık kızla, ne de İtalyan Orientalist ressamla ilgisi vardı aslında. Hafta başından beri "naftalin kokusu ve kırlangıç çığlıkları"nın etkisi altındayım. Mayıs yaklaştığından mı, belleğim beni tuzağa düşürmek için fırsat kolladığından mı bilmem, pek tuhaf bir haldeyim.

Şimdi ya bir kahve daha içmeli,

ya da papatyalı bir kırda yürümeyi hayal etmeli..

hk, 18.4.2010

11.4.10

Kedili bir yazı..



Kedili bir yazı

Cumartesi ve Pazar günlerinin mesleğimle ilgili işlerle dolup taşması, hafta içinde yetiştiremediğim okumalar ve yazmalarla geçip gidivermesi rahatsız ediyor beni uzun zamandır. Profesörlüğe hevesli olmamamın başlıca nedenlerinden biri de bu sanırım; oysa çevremdekilerin beklentisi farklı, yaptığım işlerin niteliği, niceliği ve içeriğinden ziyade, ünvanımla değerlendirilmek benim canımı sıkıyor, diğerlerine ise anlamsız ve budalaca geliyor. Oysa ben kimi konularda budala olmayı her zaman sevmişimdir...

Benim ilk mesleğimde sık sık başvurulan ve henüz kazısı yapılmamış alanlarda uygulanan "yüzey araştırması" denilen bir yöntem vardır; belirli bir alanda belli bir düzen içinde, sürekli toprak yüzeyine bakarak yürür ve rastladığınız küçük arkeolojik buluntuları toplar, torbalar, etiketlersiniz. Çanak çömlek parçaları, ağırşaklar, şanslıysanız sikkeler yolunuza çıkar ve toprağın altında olabilecekler hakkında kulağınıza ipuçları fısıldar. Bu fısıltıların değerlendirilmesi sonucunda, arkeolojik kazının yapılabileceği alanları belirler, sondajlarla bu öngörünüzü kuvvetlendirmeye çalışır, sonra da kazı açmalarınızda çalışmaya başlarsınız. Hele mimari parçalar da toprak üstünde sere serpe dağılmış bekliyorsa, işiniz daha da kolay demektir.

Öğrenciliğimde çıktığım bu "yüzey araştırmalarından birinde" fısıldayan çömlek kırıkları ile yetinmeyip, kuru bitkiler ile kurutulmaya müsait kır çiçekleri topladığımı hatırlıyorum; bu nedenle benimle "dalga geçen", hatta yaptığım işi yeterince ciddiye almadığımdan dem vuranlara gülüp geçmemi söylemişti babacığım.. Ne kadar haklı olduğunu neredeyse otuz yıl sonra bir kez daha farkettim; çevremde "işlerinden başka bir konudan" konuş(a)mayan; duvarları mesleki sorunlar / akademisyenlik hırsları / makale ve bildirilerle örülü bir hücrenin içine kapanmış bir kalabalık var. Öyle ki, konuyu kedilerden bile açsanız, dönüp dolaşıp taşlara, projelere, raporlara getiriyorlar sizi: Hani "sen yine yolunu kaybettin, asıl olman gereken yer burası" der gibiler her defasında.

Durum böyle olunca, benim bu şehirde neden bu denli sıkıldığımı / bunaldığımı, üniversitede iken neden odama kapandığımı ve Haydn'ın piyano sonatlarını dinleyerek çalıştığımı, öğrencilerin bütün yaz boyunca bir projeden diğerine koşturmalarına neden itiraz ettiğimi, anneciğimi neden çok özlediğimi, yılbaşlarında masamın üzerindeki vazoyu neden kokinaların doldurduğunu, herkes yeni yılı e-posta ile "usulen" kutlarken neden babacığımın resimlerinden kartlar bastırıp, dileklerimi uzun uzun kaleme aldığımı; Facebook'da anneciğimin ve sevgili anneannemin adına hesaplar açıp, neden onların zevkine göre çiftlikler kurduğumu, ve işte saymakla bitmeyecek diğer bütün hallerimi anlamakta cidden zorlanıyorlar.

Bu yazının başlığının "kedili bir yazı" olduğunu unuttuğumu sanmayın sakın. Akide kanepenin sırt yastıkları üzerinde huzurlu bir uykuya daldı ben bu cümleleri kurarken. Haydn onu da sakinleştiriyor anlaşılan. Pencerenin bir kanadı açık, yalnızlığını kafesine asılı aynadaki yansıması ile konuşarak gidermeye çalışan muhabbet kuşum ( Markiz) anlatıp duruyor.. Sadece penceredeki manzara "sevimsiz", Ankara'nın çirkin apartmanları, her sabah tırmanmak zorunda olduğum yokuş, sarı gri bir gökyüzü ve yolu daraltan arabalar.

Yazının içinde uyuyan bir kedi olması, bunun kedili bir yazı olması için yeterli bence..

Bitirirken de İlhan Berk'in "Şiirin Gizli Tarihi" isimli kitabından bir cümle:

"Tang çağında memurları şiir bilgilerine göre seçerlerdi." *



hk, 11.Nisan.2010


* Yıllardır gördüğüm, öğrendiğim şu ki KPSS, KPDS, ÜDS, ALES'e göre seçilen memur ve akademisyenler Tang çağı memurları ile karşılaştırılamazlar bile.

1.4.10

Chopin ile uykusuz







CHOPIN: Tuşlara Adanmış Bir Yaşam

A.Büke'nin kaleme aldığı bu kitap benimle dolaşıyor dört gündür: Sabahları işe giderken otobüste, gece uyumadan önce yatakta okuyorum merakla. Arka kapak yazısında da belirtildiği gibi "yalnızca klasik müzik dinleyicilerini değil, sanat tarihi, edebiyat, Avrupa tarihi konularına ilgi gösterenleri de saracak" bir araştırma bu. Okurken kendi zamanımdan uzaklaşıyor, 18.yy sonundan 19.yy'ın ilk yarısına doğru Fransa, Polonya, Almanya, Avusturya arasında yolculuk ediyorum durmadan.

Chopin'in piyano eserlerini yıllardır dinlediğim halde, o muhteşem müziğin yaratıcısının yaşamı, sanatsal gelişimi, eğitmenleri, ailesi, yaşadığı kentler, çağdaşları, esin kaynakları, mektupları ile ilgili öğrendiklerim sayesinde, bundan böyle "Chopin besteleri" dinlerken o hayata iki yüzyıl sonra bir biyografinin cümleleri aracılığı ile dokunmuş olarak, farklı hissedeceğimi biliyorum artık.

1.Mart.1810 doğumlu Chopin, Fransız bir ailenin Polonyalı soylular tarafından yetiştirilmiş ve Polonya'da yaşamayı seçmiş oğlunun ikinci çocuğu. 8 yaşında verdiği ilk piyano resitalinden sonra, kendisine seyircilerin tepkilerini soran annesine " en çok dantel yakamı beğendiler" diyen; yaz tatillerinde davet edildiği ve arkadaşlarının ailelerine ait çiftliklerden anne ve babasına gazete formatında mektuplar yazan, kendi adından türettiği ve aslında her birinde kendini anlattığı karakterler aracılığı ile başından geçenleri komik öykülere dönüştüren bir genç.


244 sayfalık kitabın henüz 60. sayfasındayım (Çocukluktan Gençliğe), okurken notlar çıkarmamak için kendimi zor tutuyorum bazen; kimi kişi ve yer isimlerini ezbere bilmek, müzik terimlerini, piyanonun gelişimine ilişkin ayrıntıları hep hatırlamak istiyorum, (muhtemelen hiçbir zaman kullanmayacağım bilgiler olsa da bunlar). Belki şimdi, olduğum zaman ve çevrede konuşulan, yaşanan, yinelenen konuların / olayların / hallerin sığlığından, niteliksizliğinden, boşluğundan, kabalığından doğan kirlenme, cahilleşme, gerileme, yerinde sayma duygusundan kurtulabilmek için istiyorum bütün bunları... Mecbur olmadığım ve "işime yaramayacağı" halde öğrenmek, aklımda tutmak arzusuyla, bir tür susuzluk giderme sabırsızlığı ile okuyorum bu kitabı; her cümlede mutlu ve arınmış hissederek...

23.Nisan.1810'da yapılmış vaftiz töreni Frederic'in, 200. yılında çocukların bayramıyla birlikte kutlayacağım doğumunu; iki yüzyıl sonra insan bedeninin ölümlülüğüne nispet yaparcasına yaşayan ve dünya yüzünde kimbilir kaç piyanist tarafından tutkuyla yorumlanan bestelerini dinleyerek...

Sahi en son ne zaman bir Chopin eseri dinlediniz ?


hk, 1.Nisan.2010, 4.45 (uykusuz bir gece)

20.3.10

Fatih Sultan Mehmet'in yeniçerisi, II.Abdülhamit'in Saray Ressamı Fausto Zonaro

Fausto Zonaro, "sahilde yürüyüş"



Sabah 04.23, herkes uykuda iken uyanık olduğum saatleri seviyorum. Sakızlı Türk kahvesi ve Bruch'un Keman Konçertosu tamamlıyor karanlığı. Sokağa baktım, pencerelerin hiçbirinde ışık yok, sadece tam karşıdaki sokağın başında portakal rengi bir ışıltı ile yanan sokak lambasının aydınlığı. II. Abdülhamit'in "Saray Ressamı" Fausto Zonaro'nun tablosundaki şu mahzun sokak köpeği gibi gecenin sabaha daha yakın bu saatleri...


İtalya'da duvar ve bina yapımı işlerinde çalışırken sıkılıp ressamlığa merak salan, kiliselerde gerçekleştirdiği fresk yenileme işleriyle resim yeteneğini gösteren Fausto, müşterisi Elisabeth Pante'ye aşık olup, oryantalist hayranlığın tutkusuyla sevdiği kadınla birlikte 1891'de İstanbul'a gelir. 1892'de evlenip, Ayazpaşa'da yaşamaya başlarlar. Suluboya tabloları beğeni toplayan İtalyan ressam, Teşrifat Nazırı Münir Paşa tarafından Yıldız Sarayı'na davet edilir ve Osman Hamdi Bey'le tanıştırılır. Bir yandan Münir Paşa'nın eşine resim dersleri verirken, eserleri II.Abdülhamit'e gösterilir ve takdir toplar.
(04.47, sabah ezanı okunuyor... Şimdi Kuzguncuk'ta olmak isterdim.)


1896'da Ressam-ı Hazreti Şehriyari (Saray Ressamı) ünvanını alan Zonaro, II.Abdülhamit'in isteği üzerine Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethini tasvir eden tablolar resmetmiştir.



1905 yılında verilen emir üzerine yaptığı bu tablolarda Fausto kendisini de bir yeniçeri olarak Fatih'in hemen yanıbaşında gösterir ( Sultan'ın atının hemen sağındaki, eli tüfekli yeniçeri).


Aynı yeniçeri "Edirne Kuşatması"nı tasvir eden tabloda da bu kez Fatih Sultan Mehmet'in sol yanında görülür.



















II. Abdülhamit'in devrilmesinden ve saray erkanının tasviye edilmesinden sonra 1909 yılında bu ünvanını yitiren Fausto Zonaro 20.Mart.1910'da ( tam 100 yıl önce bugün) çok sevdiği ve hayran olduğu şehirden, İstanbul'dan ayrılarak ülkesine döndü. 1929 yılında San Remo'da ve 75 yaşındayken İstanbul'a hasret olarak ömrü noktalandı.

Çocukken anneciğimin zorla içirdiği portakallı kalsiyum sandoz tabletleri gibi parlıyor sokak lambası hala. Gökyüzünde binaların cephelerini buzlu bir maviye boyayan aydınlık belirginleşiyor gitgide. 100 yıl önce bugün, 18 yıl boyunca yaşadığı ve sevdiği kenti terkeden Fausto'yu düşünüyorum, O'nun İstanbul'unu, 1900 doğumlu olan Rıfat dedem 10 yaşında iken ayrı düştüğü o sevgili şehrimi.


Toprağın bol olsun Fausto..


hk, 20.3.2010




21.2.10

hamarat bir Pazar sabahı...

21.Şubat.2010, Pazar sabahının resmidir

Galiba benim kendimi iyi hissetmem için, önce iyice kötülemem gerekiyor bazen.. Dün bütün gün başım yastıkta idi, gözlerimi zor açık tutuyor, sanki bir sis içinde kalmış, ne önümü ne de arkamı görebiliyordum. Ne yemek isteği, ne sokağa çıkmak, ne yazı yazmak, ne çalışmak, ne kalkıp su içmek, ne de kitap okumak: Öylece yattım, yapabileceğim ama yapmak istemediğim işleri, gidebileceğim ama gitmek istemediğim yerleri geçirerek aklımdan; başımın içinde dolaşan ve zihnimi rahatsız eden bir düşünceye benziyordu baş ağrısı, geçmedi, inat etti.. Gece de böyleydi, sabaha karşı kanepenin rahatsızlığından yatağın serinliğine geçtim, pencereyi de açık bıraktım.

Bu sabah uyandığımda saat sekizdi, bir gün öncenin o garip / yapışkan bezginliğinden kurtulmak için suyun altına girdim, arındım. Derken kendimi mutfakta, iki senedir kayıp olan ve önceki hafta kütüphanemi düzenlerken bulduğum, sayfalarını anneciğimin el yazısı ile yazılmış çörek, kek, yemek tariflerinin doldurduğu defterimi açıp "Nonoş" yapmaya koyuldum. Uzun zamandır kendime çay demlememiştim, çay demledim. Nonoşların ilk tepsisini bir kaseye doldurup, kapı karşı komşuma götürdüm ( içimden öyle geldi ); ikinci ve üçüncü tepsileri de pişirdikten sonra, Robert Schumann'ın ( 1810-1856) "Clara'ya" ithaf ettiği oda müziği ve piyano eserlerinden oluşan albümü eşliğinde limonlu çay ve Nonoş'larla kahvaltı ettim.

Günün kalan bölümü mecburen çalışarak geçecek, zira dünki şiddetli tembellikten mütevellit (!) ve vicdanımı sokmaya hazır, vızıldayarak uçan bir eşek arısına benzer sorumluluklardan kurtulmam şart.. İşlere dalmadan önce, Sumika'nın "Nonoş" tarifine bir kaç küçük ekleme yaparak ortaya çıkardığım ve sonucu pek lezzetli olan tuzlu çöreklerin tarifini vereceğim. Hani olur da bugün bu yazıyı okursanız, akşam çayının yanında yenmek üzere pişirmenizi tavsiye ediyorum. Yağmurlu ve kirli beyaz güne hamarat bir başlangıç yapmanın mutluluğundan karşı komşum olamayanlara düşen pay da bu tarif olsun hiç değilse..

Sumika'nın Nonoş'u ( *H'nin küçük eklemeleri ile )

2 yumurta ( 1 yumurta hamura katılır, diğerinin sarısı Nonoş'ların üstüne sürülür), 1 kahve fincanı eritilmiş tereyağı/margarin + 2 kahve fincanı sıvı yağ, 2 kahve fincanı rendelenmiş *beyaz peynir, 4 çorba kaşığı yoğurt, 1 paket kabartma tozu, 1 çorba kaşığı *kuru nane veya 1 küçük demet ince doğranmış *dere otu, 3 su bardağı un : Tüm malzemeyi iyice yoğurduktan sonra ceviz büyüklüğünde toplar haline getirerek tepsiye yerleştirip, üzerlerine yumurta sarısı sürerek, 180 derece sıcaklıktaki fırında 20 dakika pişirmek yeterli.

Yağmurlu, naneli, mis gibi çay kokulu, Schumann'lı bir Pazar gününden ve benden şimdilik bu kadar.

hk, 21.2.2010, Ankara

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü