20.3.10

Fatih Sultan Mehmet'in yeniçerisi, II.Abdülhamit'in Saray Ressamı Fausto Zonaro

Fausto Zonaro, "sahilde yürüyüş"



Sabah 04.23, herkes uykuda iken uyanık olduğum saatleri seviyorum. Sakızlı Türk kahvesi ve Bruch'un Keman Konçertosu tamamlıyor karanlığı. Sokağa baktım, pencerelerin hiçbirinde ışık yok, sadece tam karşıdaki sokağın başında portakal rengi bir ışıltı ile yanan sokak lambasının aydınlığı. II. Abdülhamit'in "Saray Ressamı" Fausto Zonaro'nun tablosundaki şu mahzun sokak köpeği gibi gecenin sabaha daha yakın bu saatleri...


İtalya'da duvar ve bina yapımı işlerinde çalışırken sıkılıp ressamlığa merak salan, kiliselerde gerçekleştirdiği fresk yenileme işleriyle resim yeteneğini gösteren Fausto, müşterisi Elisabeth Pante'ye aşık olup, oryantalist hayranlığın tutkusuyla sevdiği kadınla birlikte 1891'de İstanbul'a gelir. 1892'de evlenip, Ayazpaşa'da yaşamaya başlarlar. Suluboya tabloları beğeni toplayan İtalyan ressam, Teşrifat Nazırı Münir Paşa tarafından Yıldız Sarayı'na davet edilir ve Osman Hamdi Bey'le tanıştırılır. Bir yandan Münir Paşa'nın eşine resim dersleri verirken, eserleri II.Abdülhamit'e gösterilir ve takdir toplar.
(04.47, sabah ezanı okunuyor... Şimdi Kuzguncuk'ta olmak isterdim.)


1896'da Ressam-ı Hazreti Şehriyari (Saray Ressamı) ünvanını alan Zonaro, II.Abdülhamit'in isteği üzerine Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethini tasvir eden tablolar resmetmiştir.



1905 yılında verilen emir üzerine yaptığı bu tablolarda Fausto kendisini de bir yeniçeri olarak Fatih'in hemen yanıbaşında gösterir ( Sultan'ın atının hemen sağındaki, eli tüfekli yeniçeri).


Aynı yeniçeri "Edirne Kuşatması"nı tasvir eden tabloda da bu kez Fatih Sultan Mehmet'in sol yanında görülür.



















II. Abdülhamit'in devrilmesinden ve saray erkanının tasviye edilmesinden sonra 1909 yılında bu ünvanını yitiren Fausto Zonaro 20.Mart.1910'da ( tam 100 yıl önce bugün) çok sevdiği ve hayran olduğu şehirden, İstanbul'dan ayrılarak ülkesine döndü. 1929 yılında San Remo'da ve 75 yaşındayken İstanbul'a hasret olarak ömrü noktalandı.

Çocukken anneciğimin zorla içirdiği portakallı kalsiyum sandoz tabletleri gibi parlıyor sokak lambası hala. Gökyüzünde binaların cephelerini buzlu bir maviye boyayan aydınlık belirginleşiyor gitgide. 100 yıl önce bugün, 18 yıl boyunca yaşadığı ve sevdiği kenti terkeden Fausto'yu düşünüyorum, O'nun İstanbul'unu, 1900 doğumlu olan Rıfat dedem 10 yaşında iken ayrı düştüğü o sevgili şehrimi.


Toprağın bol olsun Fausto..


hk, 20.3.2010




21.2.10

hamarat bir Pazar sabahı...

21.Şubat.2010, Pazar sabahının resmidir

Galiba benim kendimi iyi hissetmem için, önce iyice kötülemem gerekiyor bazen.. Dün bütün gün başım yastıkta idi, gözlerimi zor açık tutuyor, sanki bir sis içinde kalmış, ne önümü ne de arkamı görebiliyordum. Ne yemek isteği, ne sokağa çıkmak, ne yazı yazmak, ne çalışmak, ne kalkıp su içmek, ne de kitap okumak: Öylece yattım, yapabileceğim ama yapmak istemediğim işleri, gidebileceğim ama gitmek istemediğim yerleri geçirerek aklımdan; başımın içinde dolaşan ve zihnimi rahatsız eden bir düşünceye benziyordu baş ağrısı, geçmedi, inat etti.. Gece de böyleydi, sabaha karşı kanepenin rahatsızlığından yatağın serinliğine geçtim, pencereyi de açık bıraktım.

Bu sabah uyandığımda saat sekizdi, bir gün öncenin o garip / yapışkan bezginliğinden kurtulmak için suyun altına girdim, arındım. Derken kendimi mutfakta, iki senedir kayıp olan ve önceki hafta kütüphanemi düzenlerken bulduğum, sayfalarını anneciğimin el yazısı ile yazılmış çörek, kek, yemek tariflerinin doldurduğu defterimi açıp "Nonoş" yapmaya koyuldum. Uzun zamandır kendime çay demlememiştim, çay demledim. Nonoşların ilk tepsisini bir kaseye doldurup, kapı karşı komşuma götürdüm ( içimden öyle geldi ); ikinci ve üçüncü tepsileri de pişirdikten sonra, Robert Schumann'ın ( 1810-1856) "Clara'ya" ithaf ettiği oda müziği ve piyano eserlerinden oluşan albümü eşliğinde limonlu çay ve Nonoş'larla kahvaltı ettim.

Günün kalan bölümü mecburen çalışarak geçecek, zira dünki şiddetli tembellikten mütevellit (!) ve vicdanımı sokmaya hazır, vızıldayarak uçan bir eşek arısına benzer sorumluluklardan kurtulmam şart.. İşlere dalmadan önce, Sumika'nın "Nonoş" tarifine bir kaç küçük ekleme yaparak ortaya çıkardığım ve sonucu pek lezzetli olan tuzlu çöreklerin tarifini vereceğim. Hani olur da bugün bu yazıyı okursanız, akşam çayının yanında yenmek üzere pişirmenizi tavsiye ediyorum. Yağmurlu ve kirli beyaz güne hamarat bir başlangıç yapmanın mutluluğundan karşı komşum olamayanlara düşen pay da bu tarif olsun hiç değilse..

Sumika'nın Nonoş'u ( *H'nin küçük eklemeleri ile )

2 yumurta ( 1 yumurta hamura katılır, diğerinin sarısı Nonoş'ların üstüne sürülür), 1 kahve fincanı eritilmiş tereyağı/margarin + 2 kahve fincanı sıvı yağ, 2 kahve fincanı rendelenmiş *beyaz peynir, 4 çorba kaşığı yoğurt, 1 paket kabartma tozu, 1 çorba kaşığı *kuru nane veya 1 küçük demet ince doğranmış *dere otu, 3 su bardağı un : Tüm malzemeyi iyice yoğurduktan sonra ceviz büyüklüğünde toplar haline getirerek tepsiye yerleştirip, üzerlerine yumurta sarısı sürerek, 180 derece sıcaklıktaki fırında 20 dakika pişirmek yeterli.

Yağmurlu, naneli, mis gibi çay kokulu, Schumann'lı bir Pazar gününden ve benden şimdilik bu kadar.

hk, 21.2.2010, Ankara

4.2.10

uzun ve zor bir haftanın ardından...


Viyana'daki noel vitrinlerini belgelemiştim Kasım 2009'daki seyahatimde, ama bir türlü fırsat bulup ne resimleri yazılayabildim ne de yazılarıma yeni fotoğraflar çekmeye zaman ayırabildim. Bir kumbaram var şimdilik, yazmayı isteyip de bu isteğimi gerçekleştiremediğim hallerde kumbarama atıyorum aklıma gelen düşünceleri. O yazının resimleri, yazının teması, kurguda yer alacak anahtar sözcüklerle birlikte. Kumbara taşmak üzere...
Bir haftadır aklıma hayalime sığmayan haller yaşıyordum: Üzüntü, sıkıntı, gerginlik, hayalkırıklığı, güven yitimi ile geçen günlerin, uykusuzlukla geçen gecelerin ardından, kalbim bir kez daha sıkıştı.. Şimdi doktor kontrolunda, ilaçlarla "normale dönmeye" çalışıyorum.
Yasemin Çayı'ndaki yazılarıma her es verişimde, beni yazmaktan alıkoyan nedenleri düşünüyorum tek tek. Akademik çalışmalar, seyahatler, projeler ve ölümler dışındaki gerekçelerin hiçbirinin bu sessizliğe değer bir anlamı, değeri, önemi olmadığını farkediyorum her defasında. Birileri yaşamımın çok daha huzurlu, mutlu, sağlıklı geçebilecek zamanlarını benden çalıyor; zihnimi endişe ve tedirginlikle zehirleyip, bedenimin kimyasını bozuyor. Her defasında benim insanlara olan güvenim sarsılıp, azalıyor. İyimserliğim ve güven hissim erozyona uğruyor; hayalkırığı sırçalarını battıkları yerden bir bir temizlemek, o yaraları iyileştirmek aylar alıyor. Ve tıpkı Akide'nin ellerime attığı tırmıkların hiç geçmeyen izleri gibi her biri aklımda ve ruhumda silinmeyecek izler bırakıyor.
Yavaş yavaş kumbaramı açacağım, içinde biriktirdiklerimi okuyup, sonra da yazmaya koyulacağım. Tıpkı bu yazının resmindeki Hummel figürinleri gibi kar üstünde yürüyüşe, kaymaya, oynamaya, derin derin nefes almaya çıkmak istiyor gönlüm; bir de yazmak.
Hal budur, bilin istedim.
hk, 4.2.2010 Ankara

10.1.10

bir Pazar günü "içeri halleri"


Akide'li ve Kız Kuleli sabah keyfi, 10.1.2010

Pazar sabahı, Ankara'nın benim penceremden görünen her zamanki puslu / suratsız / renksiz manzarası. Kesişen sokaklar, mavi ilk öğretim binasının yan cephesi, yapraksız ağaçlar, süpürgeli çöpçülerin uğramadığı kaldırımlar*, bozkır ruhunun bir bulut gibi tüm sakinlerinin bedenine yerleştiği garip bir kent.. Uzun zamandır buradayım, 2011'de yirmi sene olacak, ama valizlerini tren garındaki emanete bırakıp, şehri gezmeye çıkmış "ziyaretçi" halim hiç geçmedi, geçmemesinden de şikayetçi değilim. "Dışarı" ile ilgili hissiyatım böyle olunca, "içeride" aklıma ve hasretini çektiğim yerlere değgin bir dünya yaratmam ve oraya sığınmam işten bile değildi.
Çok uzun bir yalnızlığın ardından tekir bir kedi yavrusu gönderdi anneciğim, bana yoldaş olsun, aklımı ve ruhumu iyimserlikle, neşeyle doldursun; akşam işten döndüğümde evde bir bekleyenim / karşılayanım, sabahları uyandığımda da yatak odamın kapı eşiğindeki minder üstünde mahmur gözler ve sabırla kalktığıma sevinen bir sevgilim olsun istediği için yaptı bunu.

Anneciğim "tarçınlı ve bergamutlu", babacığım limonlu akide şekerini çok sever, İstanbul'a her gidişimizde Hacı Bekir Efendi'den herkesin zevkine göre mutlaka akide alışverişi yapılırdı. Anneciğim, kendi anneannesi Huriye Hanım'ın üç aylığını almaya giderken onu da yanında götürdüğünü, ya piramit pasta ( "hını mını", dermiş anneciğim çocukken bu pastaya) ya da tavuk göğsü yemeden eve dönmediklerini; Hacı Bekir'den akide şekeri, Mehmet Efendi ve Mahdumları'ndan da taze çekilmiş Türk kahvesi aldıklarını anlatırdı bana. Parlatılmış pirinçten ve kubbemsi kapaklarıyla dev şeker kavanozlarının içindeki akide şekerlerini hayranlıkla seyrederdim İstanbul'a her gidişimizde. İzmir'in meşhur şekercisi, dükkanı Kemeraltı'nın girişinde olan Ali Galip'te böyle heyecanlanmazdım oysa..

Hacı Bekir Efendi, Akide şekeri kavanozları


Kediciği kucağıma aldığımda pek üşümüş, pek aç, zayıf ve hasta idi; ama buna rağmen ( benimle geçirdiği ilk hafta boyunca isim vermemiştim ona ) aklıma gelen yegane isim "Akide" oldu**.
Akide 13.Aralık.2009'dan bu yana benim oğlum. Anneciği nerededir, yaşıyor mudur, kardeşleri kaç tanedir, onlar nerelerdedirler bilmiyorum.. Ama Akide ile geçen günler boyunca ( kimileri çok zor, endişe ve üzüntü dolu; ama O'nun en yaralı, en sıkıntılı, en hasta zamanlarında bile beni mutlu etmeyi bilen halleri sayesinde güzel geçen günler boyunca) "içeride" olmayı daha da fazla sevdim.
Cumartesi ve Pazar'lar bu içerilik halinin en yoğun yaşandığı günler. Akide'nin de en mutlu, en huzurlu, en şımarık, en yaramaz zamanları; ev ve oyun arkadaşı, aşçısı, oyuncağı, yastığı, uydusu olduğu gezegeni hep yanında zira; gece geç saatlere kadar hem de..

Gidemediğim, şimdilik gitsem de kalamadığım "şehirlerimdeymiş gibi" yapıyorum bu içerilik günlerinde. En sevdiğim yılbaşı hediyelerimden biri olan Kız Kuleli fincanımla kahve içiyorum; Viyana Filarmoni Orkestrası'nın eski bir yılbaşı konseri kaydını dinliyorum***, mahlepli yalancı paskalya çöreği pişirip****, Kemeraltı'ndan aldığım sakızlı Türk kahvesine***** katık ettiğim her lokmada Bostancı'daki aile evinde, ya da Karşıyaka'daki babaevinde anneciğim ve babacığımla geçirdiğim o "düş günleri" yeniden, yeniden, yeniden görüyorum..

Hayat böyle bir hal benim için: Onlar en güzel halleri öğretip / gösterip / yaşatıp gittikten sonra bana Onlar'dan kalan nesneler, anılar, fotoğraflar, alışkanlıklar, incelikler, ayrıntılar ile katlanılabilir olan.

İçeriği kadar düşünceleri de güzel bir Pazar öğleden sonrası diliyorum bu yazıyı okuyan herkese.

hk, 10.1.2010


* Süpürgeli çöpçüler olmayınca, her sabah tırmandığım ve otobüs durağına giderken kullandığım yokuş yolda ölüp, yağmurun altında sırılsıklam olmuş minicik kedi yavrusunu da kimse kaldırmadı. İkinci günün akşamı, karton bir kutu ve lastik eldivenlerle yetiştim o küçücük bedenin yardımına, sardım sarmaladım ve hakkettiği dinginliğe kavuşturdum; zira yanından geçen herkese "beni burada, böyle çaresiz bırakmayın" diye yalvarıyordu ( ama nedense kimse duymuyor, aldırmıyor, umursamıyordu ).. Ankara böyle bir şehir işte!

** Hacı Bekir Efendi'nin akide şekeri ile ilgili notu, bu isimlendirme konusunda ne kadar yerinde bir karar verdiğimi göstermiyor mu? : "Akide bağlılığın simgesidir. Osmanlı döneminde yeniçerilerin ulufe töreninde dağıtılan akide şekeri, askerlerin padişaha memnuniyetinin ve bağlılığının göstergesiydi."

*** Eskiden TRT, sonraları NTV tarafından yeni yılın ilk günü 12.00'de naklen yayınlanan bu muhteşem konserlerden de mahrumuz artık, her nedense!

**** Selin Kutucular'ın "Büyükada Yemekleri" kitabındaki tariflerinden biri de, beni İstanbul'daki Beyaz Fırın'ın yıllardır hasretini çektiğim Paskalya Çöreği'ni dilediğim zaman pişirme mutluluğuna eriştirdi, bu tarifi ayrıca vereceğim ki, meraklısı da tadına varsın!
***** İzmir - Kemeraltı'ndaki, kuruluş yılı 1939 olan İlyas Gönen'in sakızlı kuru kahvesi.

31.12.09

sevgili ikibindokuz, ben gidiyorum..



Sevgili İkibindokuz,


Bu mektubu yazmayı istiyordum günlerdir, seninle geçirdiğim her anı düşünerek ve onlar için kâh mutlulukla gülümseyip, kâh hüzünlenerek. Gördün mü bak, 31. Aralık gecesine kısmetmiş yazmak...

Akşam saatleri, herkes İkibinon'u karşılamak için kendince bir telaşta , sabırsız; her nedense..

Oysa ikimiz de biliyoruz ki, değişiklik "rakamlar"daki iki haneden ibaret.

Sen omuzlarına yüklenen ve seni bizlerin gözünde "iyi ya da kötü bir yıl" yapan olayların altında iki büklüm, geceyarısının gelmesini dört gözle bekliyorsun. Senden önceki bütün o yıllarda da olduğu gibi, kendi hatalarının / düşüncesizliklerinin / bencilliklerinin / ahlâksızlıklarının / geçimsizliklerinin / kayıplarının sorumlusu olarak seni gösterip, bir kenara savuracak insanlar.


Diğer taraftan, sevdiklerini senin günlerinde yitirenler, hastalananlar, ya da başkaları yüzünden dara düşenler seni "çok şanssız, mutsuz, kederli bir yıl" olarak anımsayacaklar ne yazık ki.. Bunu anlayışla karşılayacağını ve Dünya gezegeni ile edindiğin deneyim yardımıyla bu duruma katlanacağını umuyorum.


Ben gidiyorum sevgili İkibindokuz,
Beni mutlu ve mutsuz eden, hayalkırıklığına uğratan ve sevindiren, karamsar ve umutlu kılan, şehir şehir, ülke ülke gezdiren, Akide'yle huzurlu ve çok mutlu geceler ve haftasonları armağan eden, uykularımı kaçıran, bedenimi biraz daha bitkinleştiren, ruhumu yoran ve dinlendiren, yazılar yazdıran, anneciğim ve babacığımla anılarda buluşturan, leylaklar / mor salkımlar / yaseminler / hanımeliler / papatyalar / nergisler / sümbüller ve nihayet kokinalarla içimi açan, Amadeus ile huzur veren, düşündüren; sevdiklerime kavuşturup / meleklerimi özleten her günün için minnettar olduğumu bilmeni isterim.

Seninle yaşamak, seninle yaşlanmak güzeldi.

Akrep ve yelkovan 12'nin üzerinde öpüşürken, ben de seni usulca öpeceğim , gözlerim yine dolacak, bu defa da senden ayrıldığım için...

Huzurlu kal, ben gidiyorum...


hk, 31.12.2009

5.12.09

Zehra Çiftlikte II.: En sevilen komşu çiftlik

Sumika'nın çiftliğinde bal kabakları, 30.11.2009


Aralık ayına başlamak her zamanki kadar güzel ve hüzünlü. Henüz başında bile olsam günlerin bir akarsu gibi akıp gideceğinin ve uykusuz kalsam da Aralık'ın erken sabahlarına / geç gece vakitlerine yetişmekte zorlanacağımın farkındayım. Eskiden yılbaşının yegâne heyecanı "evime" gitmekti; gece otobüsüyle ve genellikle karlı bir Ankara'dan lodoslu ve yağmurlu İzmir'e varmak...

Ev dediğim bir apartmanın 5.katındaki daire; sabah ne kadar erken varırsam varayım köşe penceresinde anneciğimin güzel yüzünü gördüğüm yer. Asansörün kapısı bizim katta açılır açılmaz dünyanın en çok sevilen çocuğu olduğumu hissettiren o müthiş sevinç ve hasret ile karşılanacağımı bildiğim mekân. Küçük bavulumun içi hediyelerle dolu, el çantamın içinde oyuncak ayım Kentoş, uykusuzluktan sersemlemiş, karnım aç ve evimde olmanın mutluluğu ile ruhum hafiflemiş başlardı gün, daima..


Aralık ayı "evime gittiğim" en mutlu zamanın anılarıyla geçecek yine. "Evim" deyince ilk aklıma düşen İzmir'deki aile evim oldu her zaman; İstanbul'daki "pembe panjurlu evim" ise daha da eskiye uzanan sihirli bir yol. İkisi arasında söze dökülmesi pek de kolay olmayan bir fark vardı benim için, hani kendi kendime bile açıklayamadığım. Ta ki bir kaç hafta önce Paşabahçe mağazasında rastladığım pişmiş topraktan bir duvar süsü, aklımı başımdan alana dek: "Home is where your mom is.", diye yazıyordu üstünde. Hiç tereddüt etmeden aldım ve kasaya gitmeden önce mağazanın içinde ağlayarak bir kaç kez tur attım. Sabah saatleriydi, tenhaydı ortalık neyse ki. Karton kutusunun içindeki bu küçük duvar süsünü göğsüme bastırdım, dünyanın en değerli bilgisini kucaklar gibi: " Ev annenin olduğu yerdir."

Anneciğimin olduğu ve benim için hala yaşadığı yer İzmir'deki evim. Aralık ayı gelince her zamankinden daha çok özlediğim, penceresinde anneciğimin gülümsediği, yılbaşı geldi mi mutfağında bal kabağının piştiği, vazolarını kokinaların, sümbüllerin ve nergislerin doldurduğu evim.

Zehra'nın en sevdiği çiftlik komşusu Sumika, yılbaşının yaklaşmakta olduğunu bildiği için bal kabakları büyütmekte bugünlerde; zira O'na göre yeni yıl girer girmez yenilen kabak tatlısı her günün ağız tadıyla geçmesi için bir temennidir...

"Evim annemin olduğu yerdir."

hk, 5.12.2009




Zehra Çiftlikte I. : Pembe panjurlu ev

Pembe panjurlu ev, 5.12.2009

Sadece Türk filmlerinin repliği midir "pembe panjurlu bir ev düşü" ?

Yanılmıyorsam eğer, evlenmeye niyetli sevgililerin her ikisi de fakirse kurulur böyle bir düş.. Bir de eğer kız fakir oğlan zengin ise ( zira ya fabrikatör oğlu, ya Avrupa'da eğitimini yeni tamamlamış ve gelecek vadeden bir mühendis ya da doktordur, üstelik bursla değil, baba parası ile öğrenim görmüştür), ve kız oğlanın ailesi tarafından istenmeyen "gelin adayı" ilan edilmişse, oğlan ailesine boyun eğmediği ve aşkından vazgeçmediği için alçakgönüllü ve tokgözlü sevgilisinin düşüne "iştirak edecek", bahçe içinde -pembe panjurlu bir ev- sahibi olmakla yetinecektir. Ancak her nedense bu hayal hiç bir zaman gerçekleşmez. Filmin sonunda bahçe içinde, tek katlı bir ev beklenir hep; oğlan pencerelerin kepenklerini pembe yağlıboya ile boyarken, kız da içeriden camları silmelidir oysa. Hatta pembe çiçekli basmadan perdeler dikmelidir "Zetina" dikiş makinesinde ( ki o da her gelin kızın rüyasıdır); dikiş makinesi anneden yadigar kalmıştır ( gelin kızın annesi bir süre önce veremden öldüğü için terzilik yaparak büyüttüğü kızının mürüvvetini göremeyecektir ne yazık ki; ama dikiş makinesi gelin kızın yegane çeyizidir).

Zehra da kendi çiftliğinin bir köşesine "pembe panjurlu bir ev" konduruverdi. Türk filmlerindeki o evi vadeden biri ile hiç karşılaşmadığı için belki de, koskoca çiftlik arazisinin bir köşesinde sessiz sedasız yükseliverdi evin duvarları. Bahçesinde pembe güller, vişne ağaçları olan bu evin sadece panjurları değil, tüm cephesi de pembeye boyandı üstelik.

Yalnız yaşamanın şartlarından biri fazla hayal kurmamak; ya da kurulan hayallerin "gerçekleşme olasılığı"nı yüksek tutabilmek için, beklentileri makûl oranda azaltmak..

Pembe panjurlu ev hayalini "bir sevgili ile" geçirilecek günlerle özdeşleştirmekten vazgeçer geçmez, pembe panjurlu ev hayalini gerçekleştirme şansı da kuvvetleniyor bu yüzden.

Zehra'nın aklına uydum, Bostancı'daki evimin panjurlarını pembeye boyayacağım...

hk, 5.12.2009

29.11.09

Kahve fincanındaki şehir


Deniz ve kahve fincanı


Bu fotoğrafı çekeni değil, masaya başını yaslamış fincanın üzerindeki nehirli ve köprülü şehirin resmine dalıp, hayal kuranı tanıyorum ben. Belli ki fincana hayran.. Çaydanlıkta iki kişilik çay olmalı masaya geldiğinde, sıcak ve iyi demlenmiş. Dışarıda yağmur, mutlaka. Kendi şehirlerinde, hatta ülkelerinde bile değil o demliği paylaşanlar. Ama o masanın başında, kendi dillerini bilmeyen birinin demlediği çayı yudumlarken Türkçe konuşuyorlar mırıl mırıl. Masadan kalkıp gitmek istemeyecek kadar üşüyorlar dışarıda.

Masaya başını yaslayan aklından "bu fincan benim olsa, onu koyacak rafları keten örtülü ve antika bir dolabım olsa, dolabımı da büyük kuzineli bir mutfağın en geniş duvarına ortalayarak yerleştirsem", diye geçiriyor belki de.

Oysa iki arkadaşı ile küçük mutfaklı bir öğrenci evini paylaşıyor ve formika kapaklı iki dolaptan fazlasına sahip değiller.

Floransa, Arno Nehri


Fincan pek çok kez kullanılmış ve kullanılacak bir "cafe" nesnesi. Filtre kahve, siyah çay, meyva çayları ve sıcak kakao ikramlarında alınıyor raftan; henüz hiç açılmamış kutuların içinde üç düzine eşi yedekte bekliyor, kırılacakların yerine geçmek üzere. Krem rengi porselen gövdesinin üzerinde gül kurusu pembe çizgilerden oluşan bir şehir manzarası var. Bu manzaranın içinden akan uzun bir nehir (Floransa'daki Arno Nehri olmalı), nehirli kentleri seven yolcular için farklılaştırıyor hemen bu fincanı. Tuna'nın, Sen Nehri'nin, Thames'in, Tiber'in ve Arno'nun kıyısında uzun yürüyüşler, bisiklet gezileri yapanlar, içinden geçtikleri ve ayrılmayı hiç istemedikleri o şehirleri; Viyana'yı, Strasburg'u, Paris'i, Roma'yı, Floransa'yı çağrıştıran bu fincanı sahiplenmeyi geçiriyorlar akıllarından... Hatta bazıları o şehirden ayrılmadan bu fincanın bir eşini bulabilmek için porselen eşyalar satan dükkanların vitrinlerini inceliyor dikkatle.

Fincanın işlevi artıyor adeta , kulbunu kavrayan parmakların sahibi ile hayallerinin / anılarının arasında, tıpkı üzerindeki nehiri aşan köprüler gibi bir köprü kuruveriyor usulca.

Bütün bunları Floransa'ya hiç gitmemiş ve o fincanı bir başkasının belleğindeki izinden keşfetmiş bir zihnin yazdığını unutmayın. Gerçekler hiç de anlattığım gibi olmayabilir...

hk, 29.Kasım.09




"Çiftlikkent" ruhu üzerine..


Suret Defteri'ndeki "Çiftlikkent" üzerine...

H'nin çiftliğinden bir manzara: Büyük çiftlik evi, bahçesinde incir ve elma ağaçları; sarmaşık gülü sardırılmış bahçe kapısı, yavru filler (Kartaca'dan gelme), ördek ve hindiler (hepsi hediye), yılbaşı hediyelerini dağıtmakta kullanacağım kızağımı çekecek Ren geyiklerim ve Pazar sabahları pişirdiğim tereyağlı kreplerin üstüne döktüğüm "maple syrup"u elde ettiğim akçaağaçlarım.

"Facebook" denilen "sosyal iletişim ortamı"na katılalı ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum; orada yeniden buluştuğum çocukluk ve okul arkadaşlarım / yurtdışında yaşayan akrabalarım, eski öğretmenlerim ve öğrencilerim, yeni kazandığım dostlarım var. Facebook'u kendimce Türkçeleştirip "suret defteri" dedim ilk günden; gerçi herkes resim eklemekten hoşlanmıyor, ya da kendi sureti yerine çocuğunun, kedisinin (benim gibi), ailesinin, ya da çok sevdiği bir kişinin suretini yerleştiriveriyor sayfasının sol üst köşesine ama, çoğunluk birlikte olunan o yeri olabildiğince kişiselleştirmek, kendinden "arkadaş, aile fertleri, dostlar dünyası"na olabildiğince güncel sinyaller gönderebilmek için resimleri, resim albümlerini, etiketlenmiş fotoğrafları kullanıyor sık sık... "Suret defteri" üzerine yazılabilecekler de nice aslında, ama beni asıl düşündüren bu ortam katılımcılarına bir oyun seçeneği olarak sunulan "Farmville". Farmville sözcüğünü de "çiftlikkent" olarak çevirip, bu oyuna değgin düşüncelerimi ve bir sanal gerçeklik kurgusunun gerçek yaşamla nasıl içiçe sürdürülebileceğini örneklemeye çalışacağım.


Uzun zamandır yapmak istediğim, ama üç aydır yolculuk kovalayan bir leyleğe dönüştüğüm için bir türlü yazıya dökemediğim düşüncelerimi " Zehra Çiftlikte" başlıklı bir seri olarak sıralamak niyetindeyim. Tıpkı çocukluğumuzun "Ayşegül" kitapları gibi...

Bu yazıyı bir girizgâh kabul edebilirsiniz.



Sumika'nın çiftliğinde ilk gün


Çiftlikkent'i kurmaya başlarken kocaman yeşil bir alanın ortasında, sürülmüş altı kare toprak parçası sunuluyor size. Önce kendinize benzer ( ya da benzemek istediğiniz kişiyi yaratacağınız) bir karakter oluşturuyorsunuz; saç renk ve biçiminden kulaklara ve hatta dudakların rengine kadar tüm ayrıntılar seçeneklendirilmiş üstelik. Kot kumaşından tulum giymiş bu "siz" artık bu -bir karışlık tarlayı- ekip biçmeye başlıyorsunuz ki, "çiftlikkent akçeleri" kazanılsın ve kazandıkça da çiftliğinizi geliştirip güzelleştirin. Başlarken mor renkli bostan patlıcanları ve mis kokulu çileklerle dolu avuçiçi kadar iki tarlanın ürününü topluyor, ürünlerden edindiğiniz gelirle daha çok tarla açmaya ve tohum ekmeye girişiyorsunuz.

Farkında olmadan, yavaş yavaş "kaptırıyor" kişi kendini bu toprak, tarla işine. Derken "çiftlikte yalnız başıma ne yapacağım? keşke komşularım da olsa, birbirimize gidip gelsek, ihtiyaç olunca yardımlaşsak, hatta arada sırada birbirimize güzel hediyeler versek...", diye düşünmeye başlıyorsunuz. Ve işte bu safhada devreye "suret defteri"ndeki arkadaşlarınızdan "şehirden yorulmuş, teknolojiden bıkmış*, kendini mis gibi doğanın kucağına atmaya hevesli olanları çiftliğinizin çevresindeki arazilerde yeni çiftlikler kurmaya davet etmek giriyor.

Komşular taşınmaya, onlar da kendi çiftliklerini kurmaya başlıyorlar: Kimi derli toplu, kimi aklına estiği gibi, kimi meyve ağaçlarını rengarenk karıştırarak, kimi benim gibi türlerine göre ayırarak; kimi tarlalarına ekim yaparken harika "desenler" oluşturmayı da ihmal etmeyerek yaşayıp gidiyorlar. Zaman zaman beklenmedik misafirler boy gösteriyor çiftliklerde: Yolunu kaybetmiş kahverengi ve pembe inekler, kara koyunlar, çirkin ördekler ve hatta kimbilir hangi sirkten / hayvanat bahçesinden kaçmış yavru filler... Onları bulunca hemen bir ilan veriyorsunuz, "aman yazıktır, günahtır.. sahiplenin şu yavrucağı" diye, komşularınız bir koşu yetişip alıyorlar kimsesiz hayvanı. Bu iyilik de karşılıksız kalmıyor kuşkusuz, inekler "çikolatalı ve çilekli süt" verirken, çirkin ördek yavruları narin kuğulara dönüşüp yüzünüzü güldürüyorlar.

Akçaağaçlar ve içinde şurup biriken kovalarım..


Edindiğim izlenim, Suret defteri'nde arkadaşım olup da, her gün gördüğüm, ya da sık sık haberleştiğim kişilerden bir kısmının bu sanal gerçekliğe hiç de azımsanmayacak bir zaman ayırdıkları, çiftliklerinin üzerine titredikleri, topraklarını genişletmek; çiftlik işleyişi ile ilgili yenilikleri izlemek, hatta zaman zaman çiftlik içindeki yerleşim düzenini yenilemek için gayret gösterdikleri yolunda. Kendimi de zaman zaman bu sınıf içine yerleştirsem de, bendeki ruh halini "oyun oynama" eyleminin ötesine geçen bir "kurguculuk - yaratıcılık" girişimi olarak nitelendiriyorum.

Bu girizgâhtan nereye varacağımı ve neden böyle hissettiğimi yazacağım elbette; şimdilik ve sadece "çiftlikkent"e yabancı olanları bu "sanal gerçeklik mekanı ve bu mekanda yaşayanların eylemleri" konusunda bilgilendirmek istedim.

Olur da içinizde "suret defteri"ne kayıtlı okurlar var ise, kuşkusuz anlattıklarımı farklı bir bilinçle ve deneyimle okuyup, tartacaksınız. Bu yüzden her ne kadar "çiftlikkent" hakkındaki kişisel izlenimlerim ve çıkarımlarım sadece benim aklıma, deliliğime, hayal gücüme, yaratıcılık ve kurgulama saplantıma bağlı ise de, "Zehra Çiftlikte" serisini okurken aklınıza gelenleri -yorum- kutucuğunun içini doldurarak paylaşmanız dileğimdir.
Şimdi - portakallı kek - pişirme zamanı, fırından portakal kokusu yayılmaya başlayınca yine yazacağım.
hk, 29.Kasım.2009, Pazar


15.11.09

İyi ki doğmuşken...


46. Doğumgünüm ve bu satırbaşını sevmediğim Ankara'dan uzakta geçirmek istediğim için İzmir'deki aile evine geldim. Herşey hep olduğu gibi, ama hiçbirşey eskisi gibi değil.

Keşke duvarların, eşyaların, nesnelerin ve fotoğrafların hasreti çekilen ve yeniden yaşanmak istenen anıları kaydeden bir belleği olsa da, onlara yaslandığımız / onlara dokunduğumuz zaman birer birer dillenip, anlatıverseler... Bu sabah salon sessizdi, yemek masasının üstünde çiçekler, babacığımın hazırladığı kahvaltı sofrası, hediye paketleri ve her zaman en güzeli seçilen pastam yoktu. Ne kucaklaşmalar, ne anneciğimin o içi içine sığmayan coşkusu, ne öpücükler, ne konuşmalar, ne sıcak simitlerin, ne demli çayın kokusu; sadece dede evinden gelen duvar saatinin ağırbaşlı tik takları...

Bu sene kendime verdiğim doğumgünü hediyesi, aile evimde o harika anıları hayal ederek sessizce oturmak ve düşünmek.

Aslında her doğumgünü ömrün noktalanacağı o bilinmez güne doğru bir adım değil midir? Ve bu neden korkulacak, çekinilecek, üzülünecek bir yürüyüş olsun... Bu farkındalıkla yaşamak hem hasretini çektiğimiz sevdiklerimizin yokluğuna en büyük teselli ve hem de bu hayatın değerini bilmek ve hakkını vermek için esaslı bir uyarı bence.

İyi ki doğmuşum ve anneciğimle babacığımı varlığımla mutlu edebilmişim...


hk, 15.11.2009

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü