29.11.09

Kahve fincanındaki şehir


Deniz ve kahve fincanı


Bu fotoğrafı çekeni değil, masaya başını yaslamış fincanın üzerindeki nehirli ve köprülü şehirin resmine dalıp, hayal kuranı tanıyorum ben. Belli ki fincana hayran.. Çaydanlıkta iki kişilik çay olmalı masaya geldiğinde, sıcak ve iyi demlenmiş. Dışarıda yağmur, mutlaka. Kendi şehirlerinde, hatta ülkelerinde bile değil o demliği paylaşanlar. Ama o masanın başında, kendi dillerini bilmeyen birinin demlediği çayı yudumlarken Türkçe konuşuyorlar mırıl mırıl. Masadan kalkıp gitmek istemeyecek kadar üşüyorlar dışarıda.

Masaya başını yaslayan aklından "bu fincan benim olsa, onu koyacak rafları keten örtülü ve antika bir dolabım olsa, dolabımı da büyük kuzineli bir mutfağın en geniş duvarına ortalayarak yerleştirsem", diye geçiriyor belki de.

Oysa iki arkadaşı ile küçük mutfaklı bir öğrenci evini paylaşıyor ve formika kapaklı iki dolaptan fazlasına sahip değiller.

Floransa, Arno Nehri


Fincan pek çok kez kullanılmış ve kullanılacak bir "cafe" nesnesi. Filtre kahve, siyah çay, meyva çayları ve sıcak kakao ikramlarında alınıyor raftan; henüz hiç açılmamış kutuların içinde üç düzine eşi yedekte bekliyor, kırılacakların yerine geçmek üzere. Krem rengi porselen gövdesinin üzerinde gül kurusu pembe çizgilerden oluşan bir şehir manzarası var. Bu manzaranın içinden akan uzun bir nehir (Floransa'daki Arno Nehri olmalı), nehirli kentleri seven yolcular için farklılaştırıyor hemen bu fincanı. Tuna'nın, Sen Nehri'nin, Thames'in, Tiber'in ve Arno'nun kıyısında uzun yürüyüşler, bisiklet gezileri yapanlar, içinden geçtikleri ve ayrılmayı hiç istemedikleri o şehirleri; Viyana'yı, Strasburg'u, Paris'i, Roma'yı, Floransa'yı çağrıştıran bu fincanı sahiplenmeyi geçiriyorlar akıllarından... Hatta bazıları o şehirden ayrılmadan bu fincanın bir eşini bulabilmek için porselen eşyalar satan dükkanların vitrinlerini inceliyor dikkatle.

Fincanın işlevi artıyor adeta , kulbunu kavrayan parmakların sahibi ile hayallerinin / anılarının arasında, tıpkı üzerindeki nehiri aşan köprüler gibi bir köprü kuruveriyor usulca.

Bütün bunları Floransa'ya hiç gitmemiş ve o fincanı bir başkasının belleğindeki izinden keşfetmiş bir zihnin yazdığını unutmayın. Gerçekler hiç de anlattığım gibi olmayabilir...

hk, 29.Kasım.09




"Çiftlikkent" ruhu üzerine..


Suret Defteri'ndeki "Çiftlikkent" üzerine...

H'nin çiftliğinden bir manzara: Büyük çiftlik evi, bahçesinde incir ve elma ağaçları; sarmaşık gülü sardırılmış bahçe kapısı, yavru filler (Kartaca'dan gelme), ördek ve hindiler (hepsi hediye), yılbaşı hediyelerini dağıtmakta kullanacağım kızağımı çekecek Ren geyiklerim ve Pazar sabahları pişirdiğim tereyağlı kreplerin üstüne döktüğüm "maple syrup"u elde ettiğim akçaağaçlarım.

"Facebook" denilen "sosyal iletişim ortamı"na katılalı ne kadar zaman oldu hatırlamıyorum; orada yeniden buluştuğum çocukluk ve okul arkadaşlarım / yurtdışında yaşayan akrabalarım, eski öğretmenlerim ve öğrencilerim, yeni kazandığım dostlarım var. Facebook'u kendimce Türkçeleştirip "suret defteri" dedim ilk günden; gerçi herkes resim eklemekten hoşlanmıyor, ya da kendi sureti yerine çocuğunun, kedisinin (benim gibi), ailesinin, ya da çok sevdiği bir kişinin suretini yerleştiriveriyor sayfasının sol üst köşesine ama, çoğunluk birlikte olunan o yeri olabildiğince kişiselleştirmek, kendinden "arkadaş, aile fertleri, dostlar dünyası"na olabildiğince güncel sinyaller gönderebilmek için resimleri, resim albümlerini, etiketlenmiş fotoğrafları kullanıyor sık sık... "Suret defteri" üzerine yazılabilecekler de nice aslında, ama beni asıl düşündüren bu ortam katılımcılarına bir oyun seçeneği olarak sunulan "Farmville". Farmville sözcüğünü de "çiftlikkent" olarak çevirip, bu oyuna değgin düşüncelerimi ve bir sanal gerçeklik kurgusunun gerçek yaşamla nasıl içiçe sürdürülebileceğini örneklemeye çalışacağım.


Uzun zamandır yapmak istediğim, ama üç aydır yolculuk kovalayan bir leyleğe dönüştüğüm için bir türlü yazıya dökemediğim düşüncelerimi " Zehra Çiftlikte" başlıklı bir seri olarak sıralamak niyetindeyim. Tıpkı çocukluğumuzun "Ayşegül" kitapları gibi...

Bu yazıyı bir girizgâh kabul edebilirsiniz.



Sumika'nın çiftliğinde ilk gün


Çiftlikkent'i kurmaya başlarken kocaman yeşil bir alanın ortasında, sürülmüş altı kare toprak parçası sunuluyor size. Önce kendinize benzer ( ya da benzemek istediğiniz kişiyi yaratacağınız) bir karakter oluşturuyorsunuz; saç renk ve biçiminden kulaklara ve hatta dudakların rengine kadar tüm ayrıntılar seçeneklendirilmiş üstelik. Kot kumaşından tulum giymiş bu "siz" artık bu -bir karışlık tarlayı- ekip biçmeye başlıyorsunuz ki, "çiftlikkent akçeleri" kazanılsın ve kazandıkça da çiftliğinizi geliştirip güzelleştirin. Başlarken mor renkli bostan patlıcanları ve mis kokulu çileklerle dolu avuçiçi kadar iki tarlanın ürününü topluyor, ürünlerden edindiğiniz gelirle daha çok tarla açmaya ve tohum ekmeye girişiyorsunuz.

Farkında olmadan, yavaş yavaş "kaptırıyor" kişi kendini bu toprak, tarla işine. Derken "çiftlikte yalnız başıma ne yapacağım? keşke komşularım da olsa, birbirimize gidip gelsek, ihtiyaç olunca yardımlaşsak, hatta arada sırada birbirimize güzel hediyeler versek...", diye düşünmeye başlıyorsunuz. Ve işte bu safhada devreye "suret defteri"ndeki arkadaşlarınızdan "şehirden yorulmuş, teknolojiden bıkmış*, kendini mis gibi doğanın kucağına atmaya hevesli olanları çiftliğinizin çevresindeki arazilerde yeni çiftlikler kurmaya davet etmek giriyor.

Komşular taşınmaya, onlar da kendi çiftliklerini kurmaya başlıyorlar: Kimi derli toplu, kimi aklına estiği gibi, kimi meyve ağaçlarını rengarenk karıştırarak, kimi benim gibi türlerine göre ayırarak; kimi tarlalarına ekim yaparken harika "desenler" oluşturmayı da ihmal etmeyerek yaşayıp gidiyorlar. Zaman zaman beklenmedik misafirler boy gösteriyor çiftliklerde: Yolunu kaybetmiş kahverengi ve pembe inekler, kara koyunlar, çirkin ördekler ve hatta kimbilir hangi sirkten / hayvanat bahçesinden kaçmış yavru filler... Onları bulunca hemen bir ilan veriyorsunuz, "aman yazıktır, günahtır.. sahiplenin şu yavrucağı" diye, komşularınız bir koşu yetişip alıyorlar kimsesiz hayvanı. Bu iyilik de karşılıksız kalmıyor kuşkusuz, inekler "çikolatalı ve çilekli süt" verirken, çirkin ördek yavruları narin kuğulara dönüşüp yüzünüzü güldürüyorlar.

Akçaağaçlar ve içinde şurup biriken kovalarım..


Edindiğim izlenim, Suret defteri'nde arkadaşım olup da, her gün gördüğüm, ya da sık sık haberleştiğim kişilerden bir kısmının bu sanal gerçekliğe hiç de azımsanmayacak bir zaman ayırdıkları, çiftliklerinin üzerine titredikleri, topraklarını genişletmek; çiftlik işleyişi ile ilgili yenilikleri izlemek, hatta zaman zaman çiftlik içindeki yerleşim düzenini yenilemek için gayret gösterdikleri yolunda. Kendimi de zaman zaman bu sınıf içine yerleştirsem de, bendeki ruh halini "oyun oynama" eyleminin ötesine geçen bir "kurguculuk - yaratıcılık" girişimi olarak nitelendiriyorum.

Bu girizgâhtan nereye varacağımı ve neden böyle hissettiğimi yazacağım elbette; şimdilik ve sadece "çiftlikkent"e yabancı olanları bu "sanal gerçeklik mekanı ve bu mekanda yaşayanların eylemleri" konusunda bilgilendirmek istedim.

Olur da içinizde "suret defteri"ne kayıtlı okurlar var ise, kuşkusuz anlattıklarımı farklı bir bilinçle ve deneyimle okuyup, tartacaksınız. Bu yüzden her ne kadar "çiftlikkent" hakkındaki kişisel izlenimlerim ve çıkarımlarım sadece benim aklıma, deliliğime, hayal gücüme, yaratıcılık ve kurgulama saplantıma bağlı ise de, "Zehra Çiftlikte" serisini okurken aklınıza gelenleri -yorum- kutucuğunun içini doldurarak paylaşmanız dileğimdir.
Şimdi - portakallı kek - pişirme zamanı, fırından portakal kokusu yayılmaya başlayınca yine yazacağım.
hk, 29.Kasım.2009, Pazar


15.11.09

İyi ki doğmuşken...


46. Doğumgünüm ve bu satırbaşını sevmediğim Ankara'dan uzakta geçirmek istediğim için İzmir'deki aile evine geldim. Herşey hep olduğu gibi, ama hiçbirşey eskisi gibi değil.

Keşke duvarların, eşyaların, nesnelerin ve fotoğrafların hasreti çekilen ve yeniden yaşanmak istenen anıları kaydeden bir belleği olsa da, onlara yaslandığımız / onlara dokunduğumuz zaman birer birer dillenip, anlatıverseler... Bu sabah salon sessizdi, yemek masasının üstünde çiçekler, babacığımın hazırladığı kahvaltı sofrası, hediye paketleri ve her zaman en güzeli seçilen pastam yoktu. Ne kucaklaşmalar, ne anneciğimin o içi içine sığmayan coşkusu, ne öpücükler, ne konuşmalar, ne sıcak simitlerin, ne demli çayın kokusu; sadece dede evinden gelen duvar saatinin ağırbaşlı tik takları...

Bu sene kendime verdiğim doğumgünü hediyesi, aile evimde o harika anıları hayal ederek sessizce oturmak ve düşünmek.

Aslında her doğumgünü ömrün noktalanacağı o bilinmez güne doğru bir adım değil midir? Ve bu neden korkulacak, çekinilecek, üzülünecek bir yürüyüş olsun... Bu farkındalıkla yaşamak hem hasretini çektiğimiz sevdiklerimizin yokluğuna en büyük teselli ve hem de bu hayatın değerini bilmek ve hakkını vermek için esaslı bir uyarı bence.

İyi ki doğmuşum ve anneciğimle babacığımı varlığımla mutlu edebilmişim...


hk, 15.11.2009

4.11.09

Schloss Leopoldskron Mektupları 3.



Gece uçuşu.. Herkesin çoktan uykuya daldığı bir saatte, Külkedisi sarayın merdivenlerinden koşarak iner ve balkabağından arabasına nefes nefese yetişmeye çalışırken eğimli, soğuk ve nedense kül kokan bir büyük borunun içinden yürüdüm uçağa… Benim ayakkabılarım bağcıklı idi, acele etmiyordum, doru atlı prens de zaten Kara Orman’daki av köşkünde kimbilir kaçıncı rüyasını görüyordu. Schloss Leopoldskron’un sonbahar romantizmi bile uyanıp, benimle göl kenarında sohbet etmeye niyetlenmesine yetmemişti; ben de ondan önceki “nazlı prenslere” yaptığım gibi fotoğraf makinemi, miniminnacık bilgisayarımı, not defterimi, aklımı ve pardesümü alıp yürüdüm kendi başıma..

Ne de olsa öğrendim artık beklemekle baş edilebilir bir hal olmadığını bu prens kaprislerinin.

Bal kabağından arabamı geçen yılbaşı bir güzel dilimleyip, anneciğimin usulünde pişirmiştim zaten, üzerine serptiğim iri dövülmüş cevizlerle pek lezzetli bir tatlı olmuştu. Arabanın sürücüsü Akide idi, ki o da bu yaz ön bacaklarını kırıp, sabırlı bir çilekeşlikle iyileştiğinden beri “arabacılık” görevinden alınıp, benim bir tanecik Çizmeli Kedi’m oluvermişti. Sürücüsü olmayan arabaya koşulacak fareleri hayal bile etmedim bu yüzden..

Uçağa bindim, pencere kenarındaki koltuğuma yerleştim ve “kemer ikaz ışıkları”nın sönmesini bekledim; yükseldik yükseldik / uykudakilerin düşlerinin bile üstüne çıktık / ne şehrin ışıkları, ne yıldızlar kaldı…

İşte o zaman miniminnacık bilgisayarımın bir kitap sayfasını andıran ekranında yanyana sıralandıkça, kendi dilimde, benden başkalarının da okuyacağını, bu yüzden de kendiliğinden çoğalacağını bildiğim cümleler kuruyorum. Akide onu yatak odasında konuk eden sevgili dostum C’nin yanında şimdi, kimbilir ne inanılmaz düşler görüyordur. Düşlerini bana anlattığında O’nu anlayabilmem için kedi dili öğrenmeyi düşünüyorum ne zamandır, ama kedi dili kursuna kaydolmak istediğimde önce bir sınava girmem gerektiğini öğrendim. Öyle ki, kedilerden oluşan bir hakem kurulunun karşısına çıkıp, Akide’nin vereceği referans doğrultusunda mülakata alınacakmışım. Akide’nin benimle geçirdiği süre bir seneyi doldurmadan da bu başvuruda bulunamıyormuşum zaten. Kısacası sabırla ve umudumu yitirmeden bekliyorum…

Hala havadayım, hala uçuyorum, Akide’nin olduğu ve beni beklediği şehire inmeme 50 dakika var. Elli dakikaya yazıyla ne sığdırılır diye düşünmeye başlar başlamaz, aklıma türlü türlü işler geliyor. Kahvenin tadını sevdim, sert ve dinlendirici; uykum yok, uykunun gelmesini de istemiyorum zaten. Dışarısı -49 C derece, Varna ile Burgas arasında yatay bir çizgi çekerek ilerlediğimizi söylüyor başımın üstündeki geveze ekran. Uçak kalkana dek zırıldayan, vızıldayan, zırlayan bütün küçük insanlar uyumuş olmalı; sadece uçak motorlarının sesi duyuluyor.

Viyana’dan yola çıkalı 1177 kilometre katetmişim ve 11277 m. yükseklikte uçuyormuşum. Bu yükseklik Akide’nin kucağımda sırtüstü yatıp, o muzip yeşil gözlerini cin gibi açarak, yüzüme sanki beni ilk kez görüyormuşcasına bakmasına benziyor; şaşırtıcı ve bir o kadar da inanılmaz. Metal, elyaf ve plastikten oluşan bir tüpün içinde oturmuş, yerden 11 km. yükseklikte, masallarını bile bilmediğim ülkelerin, kentlerin, köylerin, evlerin, o evlerde uyuyan ve yarın okula gitmek zorunda olan binlerce çocuğun gökyüzünden sessizce kayıp evime gidiyorum..

Bundan güzel masal mı olur? Artık gerisini siz hayal edin…

hk, 2.11.2009, Viyana - Ankara TK 1894 / 9F

Schloss Leopoldskron Mektupları 2.



Pazar gününün bu saatlerini sevdiğimi söyleyemem: Haftasonunu eve kapanarak geçirmenin sıkıntısı yeni haftanın görünmez yükü ile birleşince garip bir ağırlık birikir yüreğimde. Ne kahve iyi gelir, ne yazmak, ne de pencereyi açıp derin derin nefes almak. Eskiden anneciğimi arardım, o da bu halime daima hazırlıklı olur ve “nasılsın çocuğum?” deme gereği bile duymadan anlatmaya başlardı, zira nasıl olduğumu çok iyi bilirdi. Sesini duyduktan birkaç cümle sonra o ağırlık bir buluta dönüşür, bulut kendine kaçacak bir yol arar, evin odalarını bile dolaşmaya fırsat bulamadan, anneciğimin sesindeki kuş cıvıltıları eşliğinde kalbimi terkederdi.

Şimdi havaalanında oturmuş yazarken farkettim de, anneciğim yine yanıbaşıma oturmuş, mırıl mırıl bir şeyler anlatıp duruyor, ne de olsa O’nun en sevdiği şehirdeyiz, 20 yıl önce el ele kol kola dolaştığımız sokakları, meydanları, gezdiğimiz müzeleri, “Mavi Tuna”nın Strauss notalarıyla dalgalanan serinliğini hiçbir zaman eskimeyecek o heyecanla konuşup duruyoruz.

Anneciğimi kaybettiğimde O’nun bir parçasının bir daha hiç ayrılmamak üzere ruhuma sızdığını hissetmiştim: Öyle ki, “içimde kendine bir yuva hazırladı ve oraya yerleşiverdi”. Böyle olunca daha önce birlikte yapıp yaşadıklarımız, çıktığımız yolculuklar, doyamadığımız ve hep özlediğimiz yerler benim “şimdiki zaman” yolculuklarımda yeniden durağım olunca, O’nun benimle konuşmadan edememesine hiç şaşmıyorum! (yoksa ben mi O’nunla konuşuyorum?)..

Bugün kendim ve dostlarım için aldığım hediyelerin hepsinde Sumika vardı, raflara uzanan elim ve karar vermekte zorlanan zihnime yardımcı oldu durmadan; bu yüzden biliyorum ki herkes hediyesini çok sevecek.. Anneciğimi yitirdiğimden ve ruhunun bir parçasını içimde barındırmaya başladığımdan bu yana geçirdiğim en güzel, en unutulmaz, en mutlu Pazar günüydü bu.

Yaşadığım kentten ve ülkeden uzaklaşmışken, orada yaşamak ve telaşına katılmak zorunda kaldığım anlamsız koşuşturmanın Schloss Leopoldskron’da duraklaması, anneciğimle yaptığım Pazar akşamüstü telefonlaşmaları gibiydi. İçimden kocaman ve kapkara bir bulut çıktı, havalandı, iki gün yağmur olup Salzburg’a yağdı ve bugün sokaklarda başbaşa, rahat rahat dolaşabilmemiz için güneşi açtı.
Mozart’ın evinde içime çektiğim nefesi tuttum, evime dönüyorum..

hk, Salzburg, 1.11.2009

Schloss Leopoldskron Mektupları 1.


Ankara'dan yola çıkalı üç gün olmuş bile; ben yazmaya başlamak için zaman kollarken, sabahlar akşamları, geceler birbirini kovalamış. Belki de telaşa kapılmanın tam sırasıdır şimdi, ne de olsa iki gün sonra buraya geldiğim gibi, herkes uykunun en kuytu yerinde iken dönmüş olacağım evime. Şimdi düşünüyorum da, aslında ev dediğimiz nedir ki.. eşyalardan ve nesnelerden mürekkep, dört duvar içine kapatıp, kendimizin kıldığımız minyatür bir evren. Yanımızda götürdüklerimiz, taşıdıklarımız, gittiğimiz yerleri kısa süre için bile "ev"e dönüştürebiliyor pekala da. Bu gittiğimiz yeri ne kadar benimsediğimize, kendimizi "ne kadar" oranın bir parçası yapabildiğimize bağlı aslında.

Üç gündür salonları, kütüphanesi, merdivenleri, bahçesi ve hatta ormanında gezinip durduğum bir evdeyim. Tarihçesi, yaşadıkları, yaşattıkları, ilk sahipleri, mimarı, ağaçları, gölündeki kazları, heykelleri ile uzak ve yabancı bir dünyayı temsil eden bu evde yaşarken kendimi hiç de konuk gibi hissetmediğimi farkettim.

Konuk gibi hissetmemenin ötesinde, Ankara'daki küçük, kısıtlı ve sevimsiz sosyal çevrenin dışına çıkmaktan, "demokratik açılım"la ilgili söylemleri dinlememekten, 3.sayfa cinayet haberleri ile şişirilmiş tv haberlerini izlememekten, toplumun H1 N1 aşısı ile ilgili endişelerini düşünmemekten, üniversitedeki elektrik tesisatı arızalarına katlanmak zorunda kalmamaktan ve daha saymakla bitiremeyeceğim yüzlerce deli saçmasından haberdar olmaksızın yaşamaktan son derece mutluyum.

Hani mümkün olsa, istifa dilekçemi Rektörlük makamına gönderip, Ankara'daki evimi en kısa sürede boşaltıp, Akide'yi de yanıma alarak yeniden "uzak"laşmak ve bu "uzaklığı" çok uzun bir süre koruyabilmek isterdim...

Zira şimdi olduğum yerden (bu bir başka uzak yer de olabilirdi kuşkusuz), Ankara'daki yaşantıma, sosyal çevreme, alışkanlıklarıma, rutinlere, sorumluluklarıma, olanak ve olasılıklara bakınca müthiş "gri", "zevksiz", "bunaltıcı" bir manzara ile karşılaşıyorum.
Bu manzaranın içindeyken duyduğum mutsuzluk ve sıkıntının derecesi, o manzaranın dışına çıkınca hafiflese de, geri dönmek zorunluluğu beni ürpertiyor ve hem aklımı / hem de ruhumu usandırıyor.

Üç günlük yolun sonunda diyeceğim budur.

hk, 30.10.2009 - Schloss Leopoldskron, Salzburg

27.8.09

"Yalnızlık Kederi" ile yolculuk


Yalnız çıktığım yolculukları sevdiğimi farkettim dün. İki tür yalnızlıktan söz ediyorum aslında, ilki bir yerlere giderken ardımda kimseyi bırakmamak ( eş, anne, baba, kardeş, evlat); diğeri yolculuğun her aşamasında kendi başıma olduğumu ve kendi kendime başedebileceğim bir yükü çekiştirerek / taşıyarak, zamanını ve duraklarını kendi belirlediğim bir yolculuğu kimseyle paylaşmadan tamamlamak. İlki müthiş bir özgürlük aslında, bazen “beni de bir geçiren, karşılayan, özleyen, merak eden olsaydı keşke” hissine kapılmakla birlikte, böylesinin daha iyi ve daha az mahzun eden bir hal olduğunda karar kıldım sonunda.

Yolculuğu yalnız yapmak daha dikkatli kılıyor beni, kendimi korumak/ kollamak konusunda daha özenli davranmamı sağlıyor hatta. Daha hafif valizler hazırlıyorum, fazla yüklerimi kargoyla gideceğim adrese gönderip / hamallıktan kaçınıyorum; havaalanına erken gidip bir fincan kahve içerek evden çıkana dek süren koşuşturmanın yorgunluğundan kurtuluyorum, uzun zamandır okumayı istediğim bir kitabın kapağını açmayı çıktığım yolculuğa bırakıyorum; böylece olabildiğince “özelleştiriyorum” yolculuğun “seferîlik halini”..
Zira bir havaalanı ile diğeri arasındaki tüm alan ve eylemler, - bekleme, yeme-içme, yolculuk, alışveriş - , yolculuğun başlangıç noktasını oluşturan ev ile, hedefteki ev ya da otel arasında yaşanılan özgürlüğü temsil ediyor. Bu alanlarda “yersiz, adressiz, eşyasız ve kimsesizim”, yaşam rutini dışına çıkmak / kendimle başbaşa kalmak için harika bir fırsat...

Bu yolculuğa çıkarken varış noktasında halletmem gereken işler konusunda endişelerim vardı; doğrusunu söylemek gerekirse “istemeye istemeye” gidiyordum. Kısa bir uçuş, sadece 35 dakikalık, öyle ki yola çıkılan ve varılan kentte şehir ile havaalanı arasında yapılan yolculuklar daha uzun sürüyor. Valizim sadece 12.3 kg. ağırlığındaydı, ondan kurtulunca bilgisayar ve kitaplarımı taşıyan çantamla kitap mağazasına yöneldim ve uzun zamandır okumak istediğim Fazıl Say’ın “Yalnızlık Kederi” isimli kitabını satın aldım; 188 sayfa. Kapağında piyano taburesine dizlerinin üstünde “tünemiş”, dirsekleri bacaklarına yaslı, başı piyanoya doğru eğilmiş ve bu yüzden de “kamburu çıkmış” ve ellerini (sol elden yola çıkarak farzettiğim bir simetri bu) kulakları hizasında, tarifi pek zor bir yumuşaklıkta tutan bir Fazıl var. Bu fotoğrafı saatlerce seyredebilir, ayrıntılardan yeni ve küçük öyküler çıkarabilirim. Eskiden yaptığım gibi, “bana görüneni kısa paragraflar halinde ve hayal ettiğimce yazma oyunu”nu oynamak için mükemmel bir resim.. Kitapta yazılı olanları bilmeden sadece bu fotoğrafa bakarak, Fazıl’ın söylemiş olabileceklerini düşünürken Japon turistlere pasaportlarını dağıtıyor rehber, yolcuların isimlerinin sonuna hep aynı heceyi ekliyor, ismi okunanlar mekanik, yapmacık bir saygı ve telaşla ayağa kalkıp koyu bordo kapaklı pasaportlarını alıyorlar. Gürültücüler, birbirlerinden uzaklaşmıyorlar, ama birbirleri ile de ilgilenmiyorlar. İçlerinden kaçı Say’dan haberdardır, O’nun herhangi bir yorumunu ya da bestesini dinlemiştir diye geçiyor aklımdan. Rehber uzun bir konuşma yapıyor ve kalkıp gidiyorlar; yollarını kaybetmekten korkan bir balık sürüsü gibi hızlı, küçük adımlarla; isimlerini duyduğum ama bir daha hiç karşılaşmayacağım bu insanları, az sonra okumaya başlayacağım kitabın cümlelerine dalar dalmaz unutacağım.

Kapı çağrısı yapılıyor, oysa daha 25 dakika var uçağa binmek için. 106 numaralı kapıya yönlendiriliyorum, benimle birlikte / benden önce gelen yolcularla birlikte bir görevi yerine getirircesine beklemeye başlıyoruz. Kitabımın ( Fazıl’ın kitabının *) çantamda olması içimi rahatlatıyor birden; sanki tüm olumsuz olasılıkları ortadan kaldıracak ve beni kötülüklerden koruyacak bir muska gibi. O kitap yanımda ve sözcükleri gözlerimin önünde olduğu sürece herşey yolunda gidecek. Neden böyle hissettiğimi bilmiyorum, kitabın tek bir sayfasını bile açmış değilim henüz.

( Kitabım diyorum, ama o 188 sayfa aslında Say’ın değil midir ? Onun kitabı değil mi “Yalnızlık Kederi” ? O yaşamadı mı yazdıklarını ? Benim ve tüm okuyucularının yaptığı yaşanmış, duyumsanmış, düşünülmüş, belleğe kaydedilmiş olana tanıklık etmek değil midir aslında ? Yazılanlar üzerinde düşünmek ve onları içselleştirmek gayreti ile eşdeğer bir bağ değil midir burada söz edilen ? Yazılanlar okuyucu tarafından içselleştirildikçe Fazıl’ın kitabı, okuyucunun da kitabı olmaz mı bir anlamda ? Tıpkı mektuplar için söylediklerim gibi: “Yazma sürecinde yazarınındır mektup, ama zarflanıp postaya verildiği an artık sadece okuyucusunun.” Bu yüzden Fazıl’ın kitabı aslında “baskı sayısı x her baskıda ciltlenen kitap sayısı” niceliğinde okuyucuya ulaşmış ve bu basit matematik işleminin sonucunda ortaya çıkan rakam kerre içselleştirilmiş olmalıdır ( kitabı ödünç alarak okuyanları bu hesabın dışında tutuyorum).

Uçak Van’dan gelmiş, Ankara’dan yolcularını alıp İstanbul’a gidecek. Sadece beşte biri boş koltukların, onları da Ankara’dan binenler dolduruyor. Uçuş görevlisi koridorda bıkkın bir eda ile acil durum çıkışlarını gösteriyor; tekrarı İngilizce olan bu uyarılar silsilesi anlaşılması mümkün olmayan bir telaffuzla yapılıyor. Uçak çoktan kalkış pistine yöneldi bile; ön sırada oturan genç çiftin gürbüz ve sarışın bebeği, kucaktan kucağa dolaştırılıyor. Aklım Ankara’dan uzaklaşmaya hazır; dört haftadır ameliyatlı ön bacaklarını bir sincap gibi havaya kaldırarak, arka bacakları üzerinde duran ve boynuna geçirilen koruyucu yakalıkla ters çevrilmiş bir abajuru andıran Akide’yi de arkamda bırakarak, nasıl çözeceğimi bilemediğim sorunlar yumağına doğru havalanıyorum.

Artık Fazıl’ın cümlelerini okumaya başlayabilirim:

“ Ruhun dip noktasındaki yaşamın kıyısı
Arınmak...
Evrenin diğer ucuna bir çırpıda uçabilmek
Yaşamın uzun çizgisinde
Hür olmak...”

hk, 21.8.2009

14.8.09

bir proje mevsimi daha kapanırken...

benim için yaz proje mevsimi sona erdi,
bir süre nefeslenip, sonbahar işlerine / yolculuklarına,
sonra yeniden üniversiteye / derslere döneceğim.
yüzyıllar öncesinden "mozaik bir yürek" belleğime kaydettiğim,
ki o da hepimize yeter...
hk, 14.8.2009

7.8.09

bulutlu


19.Mayıs'dan bu yana yazmıyorum, oysa "yasemin mevsimi"dir şimdi İzmir'de.

Olan "şeyler"i aklımda evirip çevirince düşündüm de, -iyi ve güzel- olarak anımsanabileceklerin azlığıydı belki de yazmamı engelleyen. Olan oluyor, herşey de olacağına varıyor. Ben her defasında endişelendiğim, üzüldüğüm, hayal kırıklığına uğradığım, kara kara düşündüğümle kalıyorum.

Başkalarının yol açtığı üzüntüler, sıkıntılar bir yana beni korkutan iki deneyim yaşadım; ilki bir gece vakti kendi başıma geçirdiğim -kalp spazmı-, ikincisi ise, Akide'ciğin 5 kat yükseklikten bahçeye düşüp, ön bacaklarını kırması idi. O küçük bedeni kucağıma alıp, ağlayarak merdivenleri tırmanırken aklımdan geçenler; O'nu uzmanlara emanet edip eve dönerken duyduğum tarif edilmez üzüntü, başbaşa geçirdiğimiz yedi ay boyunca birbirimize olan düşkünlüğümüzün ardından Akide'yi yitirme korkusu...

Bu zor dönemin arkeolojik kazı projesi ile örtüşmesi, arazide çalışma zorunluluğu, peşpeşe gelen yolculuklar, düşüncelerimin ev - Akide - üniversite - kazı alanı arasında bölünmesi de "yazı yazma" eyleminden uzaklaştırdı beni.

Bulutlu bir dönemdi ve zaten sevmediğim yaz mevsimini daha da mutsuzlaştırdı.

Sonbahara yaklaştıkça rahatlayacağıma inandırdım kendimi; şimdi dört gözle kış'ı, evle üniversite arasındaki rutini, akşam anahtar kilitte dönerken çıngırağını çıngırtadarak kapıya koşan Akide'min güzel yüzünü bekliyorum..

79 gün boyunca susunca, "bulutlu da olsa bir yazı yazmalıyım", dedim kendi kendime. Hepsi bu.

hk, 7.8.2009

19.5.09

19.5.1954

Bugün meleklerimin evlenme yıldönümü.
Şimdi benimle olamasalar da, kendi kendime kutladığım.
Rıfat dedemin ilk evlenme yıldönümlerinde armağan ettiği bu
yağlıboya tablonun önünde beyaz zambaklar olurdu her 19.Mayıs'da.
Zambakları babam getirirdi, annem "düğün günü"nün hatıralarını anlatırdı.
İki bayram bir arada yaşanırdı bizim evimizde;
sanırım "bayram hediyesi" de bendim.
"Bir yastıkta kocayın" sözünü doğrularcasına, hiçbir zaman iki ayrı yastık koymadı anneciğim yatağına. İki başı gül kurusu rengi satenle kaplı, kılıfları kenar dantelleri ile süslü, tek ve uzun bir yastığa baş koydular 53 yıl boyunca.
Ne mutlu onlara ki bir yastıkta kocadılar.
hk, 19.5.2009

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü