2.4.09

3 x 10 standardı

279. kayıt, 2.nisan.2009, 23.07



ne kadar sıkıcı, sıkıntılı, durağan, yalnız bir birey olduğumu düşünmekteyim.
resimdeki hayali kırların yeşilini, somon rengi bulutların arkasında ışıldayan
hayali güneşi ve onların üstünden kayıp gidecek balonları bu yüzden sevdim.


son günlerde -başkalarını okumaya-, onların yaşadıklarını, düşündüklerini, yazdıklarını, sevdiklerini, yaptıklarını izlemeye başladım. ya da "başlamıştım" diyelim, zira gördüklerim ve okuduklarım -kendime karşı hoşgörüsüzlüğümü arttırmaktan başka bir işe yaramadı-; ben de bu cesaret kırıcı serüvenden vazgeçip, kendi kuytu dünyama döndüm.

dolu dolu geçen yaşamlarını, mutluluklarını, uğraşlarını, sevgililik hallerini, becerilerini, yaptıkları sporları, daima fit ve enerjik oluşlarını, içtikleri şarapları, dinledikleri müzikleri, izledikleri filmleri ( karşılaştırmalı olarak), okudukları kitapları, gittikleri ülkeleri, katıldıkları dans yarışmalarını, kırdıkları rekorları anlatıp duruyorlar.

öyle ki, okuduklarım aklıma (duyduğumda kulaklarıma ve sahibine inanamadığım) bir cümleyi getiriyor sürekli: "keşke on kilo daha zayıf, on santim daha uzun, on yaş daha genç olsaydın".

Piyale Madra'nın bu karikatürü "3x10" olarak özetlediğim eril beklentinin hangi hallerde önemini yitirdiğini açıklamıyor mu aslında?

başkalarının yazılarını okurken ( kabul etmeliyim ki, Türkçesi güzel / düşünce ve saptamaları güçlü / anlatımı renkli / okuyucuyu sürükleyen / etkileyen işler hepsi de ), yazı sahiplerinin her tür "yüksek" beklentiyi karşılayabilecek donanıma sahip olduğu hemen anlaşılıyordu...

ister istemez "demek ki", dedim kendi kendime, "bulunmaz hint kumaşı değilmişsin"

Jane Lund, portrait of a woman

bu kırılganlığa yol açan bedenin ve aklın yaşı büyürken, ruhun genç kalmasıdır belki de , kimbilir.

ama düşünüyorum da, şimdikinden on yaş daha genç ve yirmi kilo daha zayıfken bile boyum aynıydı: demek ki beklentiye zemin oluşturan ölçütleri asla yerine getiremeyen biri olmuşum hep. on sene önce yazmak istiyor, yazamıyordum üstelik. tenis oynamaya, kayak yapmaya, dans yarışmalarına katılacak kadar tango bilmeye, 38-40 beden giysiler giymeye, yüksek topuklu ve dekolte ayakkabıların içinde şahane adımlar atmaya, üç lisanı mükemmel konuşmaya, bir yandan zengin ve mükellef sofralar kurarken, diğer taraftan kariyer yapmaya ve Mozart'ın piyano sonatlarını çalmaya yetecek enerjim, zamanım, yeteneğim, olanağım ve hevesim de olmadı hiç.

Bu yüzden karar verdim, H'de sahip olduklarım ve H'nin yazdıklarıyla yetineceğim yine:

Ne kadar sıkıcı, sıkıntılı, durağan ve yalnız biri olduğumu aklımdan çıkarmadan tabii.

hk, 2.4.2009


31.3.09

yanılsamalar

sanatçısını bilmediğim iki fotoğrafın aklıma getirdiklerini yazacağım uyumadan önce. zira zihnimin karışıklığı ile ayarı bozuk ruhumun git gelleri arasında kaldım, işim zor.





bardağı andırır cam bir vazonun içinde, bir kaç parmak suyla canlı duran boynu bükük bir kaplanpost. üstüste binmesi istenen görüntüler öyle ustalıkla hesaplanmış ki, uzak arkadaki kadının dönerken havada dalgalandırdığı eteği gibi duruyor çiçeğin yaprakları.




işte bir fotoğraf daha, bu da aynı sanatçının olmalı.


her iki kadında da bedenler ile çiçeklerin örtüşmesi gerçek ve gerçeküstü bir görüntü yaratıyor. kimse onların taç yapraklarından yapılmış birer etek giydiğini inkar edemez ve yine de bir sonraki karede kadınlar o çiçekleri vazodan çıkarıp dudaklarına götürseler, fotoğrafı izleyenler az önceki algılamaya yol açanın fotoğrafçının bir oyunu olduğunu söylerler.

yaşamda böyle ne çok yanılsamaya kapıldığımı farkettim yakın zamanda. hatta bu yanılsamaları başkalarının değil, kendi maharetimle kendimin yarattığını da anladım. yıllara yayılmış, ustalıkla ve incelikle hazırlanmış yanılsamalar bunlar. -kandırmaca- ya da -hile- de denebilir tabi.


"yakın alanda şimdiki zaman görüntüleri ile, uzak alanda miş'li gelecek zaman hayalleri."


bir masal gibi anlatmışım kendime, anlattığım masallara da bir güzel inanmışım. kendi masallarımla uyumuşum yani, e hal böyle olunca yarattığım masal kahramanları da ben onlara can-ı gönülden inandığım sürece, düşündüğüm / güvendiğim / sevdiğim / özlediğim gibi olmuşlar. aslında öyle olmasalar da, uzak arka alanda birer -flu- siluet iken, benim gözüme öyle görünmüşler.


bir başka deyişle, onlar uzak arka planda -öylece dururken- ben hiç durmadan ruhlarını / düşüncelerini / niyetlerini / eylemlerini olduğundan farklı gösteren çiçekler yerleştirmişim cam vazoların içine. ne zaman ki çiçekler solmuş, taç yaprakları dökülmüş, masallar da tükenmiş.


masal kahramanları gerçek üstü'nden inip, uykudan uyanmış H'nin önüne gelivermişler...


gökten üç elma düşmemiş.


zaten düşse de elmaların çürük olma ihtimali çok yüksekmiş.


amasya elması seven masal prensi bu yüzden masaldan kaçmış.


***


yanılsamalarınızdan kurtulun bir an önce, canınızı yakmayın.


hk, 31.3.2009

kiraz çiçekleri


bir nisan'ı beklemedi bahar, bugünden donatıverdi sokakları. ısıttı, ısındı, şaşırdı, şaşırttı. bu yüzden belki de, her zamankinden daha fazla istedim Regent's Park'da olmayı. buradan, buradakilerden, oradan, oradakilerden uzaklaşıp, bir süre için başka bir coğrafyada, başka bir iklimde, başka bir gökyüzünün altında yaşamayı. kitapevlerinde dolaşmayı, kırtasiye ve sanat malzemesi satan mağazalarda kendimi kaybetmeyi, havaalanlarında hiçbir yere ait olmadan kahve içmeyi, uçak koltuklarında hayaller kurmayı, yorgunluktan sızarcasına müze dolaşmayı, içinden nehirler geçen ve köprülerinden bisikletlerle geçilen şehirlerde yürümeyi saatlerce.

"ciddi" bir toplantıdan çıktım akşamüzeri. güneşin batışını erteleyen yaz saati uzatmalarının rahatlığı ile yürüdüm sokaklarda, "keşke spor ayakkabılarım olsaydı ayağımda" diye geçirdim içimden. keşke bir göl kıyısında olabilseydim, ya da bir ormanın dalgın sessizliğinde, ya da hiç olmadı Kadıköy'den Bostancı'ya uzanan sahil yolundaki kahve dükkanlarından birinde oturup, keyif yapabilseydim kendi kendime.

ne yapmak istediğimi düşünüyorum eve geldiğimden beri. Nigel Kennedy yanımda. az eşyalı bir valiz, defter kalem / emektar defter-bilgisayar / fotoğraf makinem; gitsem gidebildiğim kadar uzağa. gittiğim yere alışmadan yeni bir yere hemen, "o yerler bitene dek", yerler bitmez ki zaten.

baharla gelen yorgunluk değil bu: yolculuğa çıkmak isteği / dere tepe gitmek / kimselerle konuşmadan, kimselere hesap vermeden, öylece gitmek / gitgide azalarak, hafifleyerek, dinlenerek: geri dönmek mecburiyeti duymadan. sadece gitmek.

gitmek isteyeni tutan nedir?
gitmek isteyeni tutan kimdir?
gitmek bir kere girdi mi insanın aklına, onu kim tutabilir?

kağıttan çiçekler kessem, kumaştan bulutlar diksem, vivaldi / mozart / chopin / beethoven / brahms / bach / tchaikovsky / liszt / shubert / dvorak / mendelsohn / handel / debussy dinlesem, çektiğim fotoğraflardan kolajlar yapsam, sayfalarca yazı yazsam, sayfalarca ağlayıp, sayfalarca gülsem, resimler çizsem eskisi gibi, çizdiğim resimlerle konuşsam; kimseyi beklemesem / kimse de beni beklemese, müttefik olsak / ittifak kursak yalnızlıkla, gül gibi geçinip gitsek...


kiraz ağaçlarının çiçekleri
ve
benim için
akşam oldu,
öyleyse
iyi geceler herkese.

hk, 31.3.2009

29.3.09

"hassas mumya" üzerine bir yazı...




"Ölen insan bir ipek böceği kozası gibi sarıp sarmalanmakta ve öbür dünyada bu kozadan, yani mumyadan çıkıp uçacak bir kelebek gibi hayatına devam etmesi umulmaktaydı... ", diyor bir yazar.

British Museum'daki Mısır mumyaları ve sandukalarını ilk görüşümün üstünden 20 sene geçmiş. Beni en çok mumyalanmış kediler şaşırtmıştı o zaman, insanların birlikte yaşadıkları bu sevgili dostlarından vazgeçememeleri, onları da "yeniden doğmak" üzere hazırlatmaları bir vefa örneği olarak yer etmişti aklımda. Mumyalanmış kedilerin bandajları üzerine yüzleri ayrıntıları ile çizilmişti: Dik kulaklı ve iri gözlüydüler, korkutucu değil, çok mahzundular..

"Hassas bir mumya olmak" üzerine düşünmeye başladım bugün: Hassas olmak iyi değil bu zamanda halbuki: E denedim, gördüm. Hassasiyet arttıkça bağışıklık sistemi çöküyor, direnç azalıyor, birdenbire bir bakıyorsun "felaketin olmuş, ağlıyorsun." Birileri çıkmış hassasiyetinin üstüne basarak başka birilerine bas bas bağırıyor. Böyle kalakalıyorsun, basmakalıp bir şeyler söyleyemediğin için de, ince eleyip sık dokuyarak - sen ne yaptığını sanıyorsun?- demeye kalkışınca, elek de / dokuma tezgâhına astığın ağırşaklar da kafanda parçalanıveriyor. Hassasiyet -kabul görmeyen meziyetler- arasındaki yerini aldı, hatta - zayıflık - olarak algılanıp, "aman sen de çok hassassın!" ünlemleri eşliğinde, günümüzün eşiğinden kova kova sular dökülerek, annelerimizin anneannelerimizin yaşadığı "fi tarihine" yolcu edildi.

Bu koşullar altında yaşamaya kalkışan ve -hassasiyetleri nice olan- biri için mumyalanmak, toplumsal değerlerin -fi tarihindeki- hallerine yeniden / yeniden döneceği umudunu yaşatmak için bir çaredir belki de. Hassasiyetimizi mumyalamak ve bedenimizi (mumyalama işleminden önce çıkartılan yaşamsal organların saklandığı) -canope kavanozları- gibi kullanmaya başlamak zamanı gelmiştir.

Yine de teselli edici bir yanı var bu zamanda -halâ hassas kalabilmenin-, mumyalasak da mumyalamasak da bizim antenler hep sinyal peşindedir. Karşımıza bizim kadar / gibi hassas biri çıktı mı hemen biliriz; bilmekle kalmaz bir de bildiğimizi belli ederiz. Zaten hassas bir mumya, hassas bir başka mumya ile karşılaşınca bandajlar kendiliğinden çözülür, ruhlar bir sargı tepeciğinin içinden usulca havalanır, sarmaş dolaş olur. Ama bu yine de artık çok sık rastlanmayan ve hassas olmamayı bir zırh gibi giyinen çoğunlukların içinde bir azınlık tesellisidir.


Hoyratça, vurdumduymazlaşarak, umursamadan, kırıp dökerek, saygısızca, özensizce, küçümseyerek, küstahlaşarak, düşünmeden / ya da sadece kendini düşünerek yaşayanların arasında -hassas birer mumya- olmak hiç de kolay değil.

Ben bunu bilir, bunu söylerim.

hk, 29.3.2009

Ankara'da bir Pazar günü

Ankara'da bir Pazar günü için alışılmadık denli kalabalıktı sokaklar; doğanın saatine göre yedibuçukta okullara çıkan bütün yollarda birileri vardı. Soğuktu hava, güzeldi yürümek, tırnaklarımızın dibinden günlerce çıkmayan kahverengimsi patlıcan moru leke de olmadan evlerimize döndük kimileri daha uyurken. Ben İzmir gevreğine benzer, bol susamlı simit ve gazete de aldım dönüş yolunda; daha önce hiç girmediğim sokaklardan geçerek / pencerelerdeki -kiralık- ilanlarına bakarak, başka odalarda / pencere önlerinde geçecek sonraki baharların, yazların ve kışların şimdikilerden bir farkı olmayacağını düşünerek, geze dolaşa kapımın önünde buldum kendimi. Yaz saati kandırmacasının beni mutlu eden yegâne tarafı öğleden sonra -yaşam odama- dolan güneşin daha geç gidecek olması.


Dün bahçıvanlık günümdü, begonyalar saksılandı, köklere dar gelen ev bitkilerinin saksıları büyütüldü, toprak eklendi kimilerine, sulandılar, pencere önüne dizildiler. Bu işlerin hepsini -yaşam odamın- tam orta yerinde yaptım, Akide önce seyretti, sonra dayanamayıp toprakların / yaprakların / saksıların arasına daldı.

Bitkilerle uğraşınca aklıma anneciğim geldi yine. O çiçeklerine dalınca herşeyi, herkesi unutur; dünyanın en mutlu ve huzurlu insanı olurdu. Aramızda hep bir çocukluk anısı konuşulurdu onun bahçıvanlık günlerinde: Ben ilkokula gidiyor olmalıyım, yaz günü, annem atmış kendini balkona, balkondaki çiçekliğin raflarında ne varsa indirmiş aşağı, kestane toprağı / saksılar ( o zaman şimdiki plastikler yerine Menemen yolundaki çömlekçilerden alınan toprak saksılar kullanılırdı), hatta transistörlü radyosu da balkon kapısının eşiğinde, gel keyfim gel. Saat öğleden sonra ikiyi geçmiş, öğle yemeği filan yenmemiş. Ben gitmişim balkonun kapısına, öyle seyretmişim uzun uzun, sonra da usulca "Annecim, biz daha yemek yemeyecek miyiz?" demişim. Kadıncağız saatine bakıp da, nasıl içeriye uçtuğunu bilememişti, " Ah çocuğummmmm, neden daha önce söylemedin" diye söylenerek...

Bir de İzmir - Kemeraltı'ndaki Hisar Camii'nin önünde yıllardır kurulan Hisarönü çiçekçilerine giderdik birlikte, o zaman da çocuktum, annemin elini hiç bırakmazdım, onun elini tutarken kolum yukarı doğru çekilir, elim avucunun içinde kaybolurdu. Her gidişimizde -gelinlikçilerin- orada yolumuzu kaybeder, daracık sokaklar ve birbirinin eşi çeyiz ve kumaş dükkanları ile çevrili labirentte bir kaç tur attıktan sonra, kendimizi Hisarönü'nde bulurduk. Baharda ve daha çok yaz aylarında yapılan bu gezi, Kemeraltı'nın cehennemî sıcağından sonra ikimize de çok iyi gelir, asmalı saçaklar ve büyük çınar ağaçlarının gölgesinde, basamak basamak sergilere yerleştirilmiş fidanları, saksıları, fideleri tek tek incelerdik.



Küstüm çiçeği ( Mimosa Pudica)


Benim -küsme huyum- vardı çocukken. Hisarönü'ne bir gidişimizde anneciğim eğrelti otuna benzer bir bitkiyi gösterip, yapraklarına dokunmamı istemişti benden. Dokunur dokunmaz ince bir sapın iki yanına sıralanmış bir örnek küçük yapraklar kapanıvermişti. Sergi sahibi yanımıza yaklaşıp, "bunun adı -küstüm çiçeğidir-" demişti o zaman. Annem de " biliyorum, biz de ondan almaya geldik zaten, bu küçük hanım da benim küstüm çiçeğim", deyip beni işaret etmişti çiçekçiye. O günden sonra annem tatarfından bana takılan onlarca güzel ve komik isimden biri de "küstüm çiçeği" olarak kaldı.




Öğle sıcağında Kemeraltı, Asuman


Kemeraltı'na alışverişe gitmenin bir de özel adı vardı bizim anne-kız lûgatimizde: "Büyük Fetih".

Büyük Fetih tamamlanıp da eve dönülürken, Konak İskelesi'nden vapura binilir, orta kat salonunun burun tarafındaki ilk koltuklara oturulur, pencere kenarı -küstüm çiçeği-ne ikram edilirdi. Yürüyerek ve ayakta durarak geçirilen 3-4 saatin yorgunluğu bu vapur yolculuğu ile dinlendirilir, mutlu-mesut eve dönülürdü.


Bir Pazar günü daha, böyle çiçekler böcekler, anneli hatıralar, bilmem kaçıncı defa ileri alınmış saatler ve hasretini çektiğim kentin düşleri ile geçip gidiverdi işte.

Şimdi Kemeraltı'ndan alınmış sakızlı Türk kahvesi içeceğim...

hk, 29.3.2009

28.3.09

Rıza ve Anneciği için...

Benim olmayı isteyip de olamadığım şehirlerden birinde
bir Rıza çocuk varmış, Erdem çocuğun sevgili arkadaşı..
Perşembe günü bir kaza geçirmiş,
şapka giymek / rüzgarda saçlarını uçuşturmak,
kahkahalarla gülmek ve bir Ağustos böceği gibi konuşmak,
anneciğinin omuzuna yaslamak,
pencereden uzatıp sokağın iki ucuna bakmak
ve sıcak yaz günlerinde serin çeşme suyu altında yıkamak için
boynunun üstüne yerleştirilmiş olan başından yaralanmış..
Hem çok canı yanmış, hem de anneciğini çooook korkutup telaşlandırmış.
Neyse ki artık evinde ve kendi yatağındaymış,
olmayı isteyip de olamadığım şehirden
Ankara'ya uçup geliveren kumrular söylediler,
Rıza'nın canı çok sıkılıyormuş.
Kumrular yorulmuşlar taaaaaaaaa İzmir'den pencereme uçarken,
karayolundan 532 kilometre,
hava yoluyla (kanat çırparak) daha da uzun sürüyormuş bu yolculuk.
Durum böyle olunca, "geçmiş olsun" kartımı kumrularla gönderemedim.
Benim için Foça kırlarından toplanan,
ve bir karton kutunun içinde "deli kızın çeyizi" ile birlikte gelen
papatyalarımın fotoğrafını çektim;
bir de Akide çocuğun -akşam güneşinde verdiği pozu- ekledim,
Rıza çocuk ile yüreği ağzına gelen anneciğine
"Gelmiş geçmiş olsun, Allah sizi birbirinize bağışlasın" diyerek
perdeleri yasemin kokulu pencerenin önüne bıraktım...
hk, 28.3.2009


22.3.09

yağmur ve günlük



Gün nasıl geçti bilmiyorum. Yağmurun arttığını duydum, pencere camlarında tanecikleri kaldı, kendisi sokaklardan, çatı oluklarından, kaldırım kenarlarında oluşturduğu ince dereciklerden akıp gitti. Yağmurun altında kalan herşey ıslandı, ama onları ıslatandan iz yok şimdi.

Bu ayrıntı -günlük tutmak- ile ilgili düşünürken takıldı aklıma; bu yüzden önce -kapağında yanak yanağa vermiş biri beyaz biri siyah iki kedi fotoğrafı olan- ve her zaman yanımda taşıdığım defterime - dolmakalemle- yazdıklarımdan alıntılar yapacağım, sonra da yağmurla yaşanılanlar arasındaki benzerlik üzerine bir kaç cümle yazacağım.


Günlük yerine konulan bu deftere gün be gün yaşananların yazılması gerekli midir? Yoksa - yazılmaya, kaydedilmeye, anımsanmaya değer- bir hal olduğunda mı açılmalıdır kapağı?

Ya da günlüğe ek yapılmayan günlerde, o günlere ait olaylar, duygular, izlenimler ve gözlemler gözardı edilebilir nitelikte midir aslında?

Üç ay iki günlük uzun bir aradan sonra yazmaya başlayınca bu sorular takıldı aklıma.


Yine de kesin olan bir şey var ki, kimi hallerin / duyguların sıcağı sıcağına kayıt altına alınmaması günlüğün yazarını (ki aslında, hayatta olduğu sürece ve günlüklerini ölmeden önce yok etmediği sürece günlüğünün tek okuru olarak kalacaktır hep) gelecekteki anımsama anlarında ortaya çıkacak hüzün / keder / öfke / nefret hallerinden koruyacaktır.

Zira yazılabileceklerin yaşandığı gün ile bugün arasında - olup bitenlere bakışım değişmeyecek olsa da-, olumsuz duygu ve düşüncelerin (kızgınlığın, hayal kırıklığının, öfkenin, nefretin) tüm şiddeti ile dile getirilmemesinin, şimdi ve daha sonra o günlük sayfasını okurken hissedeceklerimi değiştireceğini çok iyi biliyorum. Başka bir deyişle, hemen yazmayarak sonradan tazelenecek olumsuz duyguları hafifletmeye çalışıyorum. Kuşkusuz bu o olayla ilgili kendi içimdeki dönüşümün / değişimin belgelenmesini engelliyor. "Bak ne kadar üzülmüşüm, kırılmışım", dedirtecek o ilk gün tepkisini geçiştirdiğim için, zaman içinde seyreltilmiş bir hüzün kalıyor geriye.

Tortu dibe çöküyor, sıvı berraklaşıyor ve ben şişenin dibindeki tortuyu çalkalamadan sadece sıvının tadına bakıyorum. Böylece zehir tortunun içinde kalıyor, ama hiç bir biçimde ve koşulda kaybolmuyor..."


Yaşanılanların ömürü sadece yaşandıkları an kadar aslında, hiçbiri durağan değil, hiç bir hal dondurulabilir veya hapsedilebilir değil, onlardan sadece anı ve deneyimler iz olarak kalıyor. Yağmurda şemsiyesiz yürür gibi tıpkı, sırılsıklam bakakalıyoruz / bizi ıslatan, üşüten, titreten yağmur toprağın derinliklerinde çoktan yeraltı sularına karışmışken, biz öylece durup, yağmurun yağışını / şiddetini / yüzümüzde hissettiğimiz su damlacıklarını görmeye çalışıyoruz.


" unutmak bir tür özgürlük" deyişine inanıyorum,

kederlendiren, inciten, çaresizlik hissini canlandıran anılardan uzak durmak gerek ruhu ve akılı sağıltmak için. tortunun dibe çökmesini hızlandırmak için değil yazmak ve konuşmak, düşünmeden öylece beklemek gerek. yağmurun ıslattığı giysilerin kurumasını bekler gibi.


Yarına sadece ellibeş dakika kaldı. Bugün nasıl geçti bilmiyorum.


hk, 22.3.2009

karla karışık yağmur..



Kapısından baktığımız Mart'ın yirmiikinci gününde "hava" yarına hazırlık yapıyor, karla karışık yağmur var Ankara'da. Yarın "toz kavuran fırtınası", yine baharlar dallarında üşüyecek, fırtına tozu dumana katarak esip, adı bahar huyu kış olan bu ayın hakkını verecek.

Çocukken sonbahardan yaza dek hiç durmadan ders çalışır, yaz geldiğinde ise tadına doyum olmayan o rehavet duygusu ile evin tadını çıkarırdım. Üniversiteye başlayana dek süren bu saltanat, ilkokulda kapıldığım -arkeoloji- sevdasının mesleğime dönüşmesi ile noktalandı. Dersler ve sınavlar bittiğinde -arkeolojik kazılar-, kazı sezonu kapandığında ders yılı başladı.
Öğrenciliğim boyunca neredeyse hiç yaz tatili yapmadım. Derken kendim -hoca- oldum, bir yandan yaz projeleri / bir yandan yazma-çizme-araştırma sorumluluğu, makale, bildiri, seminer ve çeviriler: Yıllık izinlerin kullanılmadığı upuzun çalışma dönemleri birikti dağarcığımda.
Bedensel yorgunluk ve yıpranma bir yana, şimdi anlıyorum ki en çok -ruhum yorgun düşmüş- bu tempodan. Belki biraz da bu yüzden artık -tam zamanlı bir tembel- olarak yaşamak istiyorum.

İşten kaçmanın, kaçmak için bahaneler yaratmanın, yaratılan bahanelerin geçerliliğine ve doğruluğuna inanıp, o işten olabildiğince uzak bir kuytuda büzüşüp kalmanın benim için tehlikeli bir alışkanlığa dönüşmek üzere olduğunu hissediyorum. Sadece -yorgunluk- ile açıklanamayacak bir durum bu. Ciddi bir heves kaybı, isteksizlik, bıkkınlık ile boğuşuyorum uzun zamandır.
Çevremde benim gibi olmayan, aynı koşul ve etkenler altında verimli olmayı sürdürebilen, hatta -benim olumsuz saydığım halleri- görmezden gelmeyi başaran meslekdaşlarım var üstelik.

Alain de Botton'un "Çalışmanın Mutluluğu ve Sıkıntısı" adlı kitabını okuyacağım bu yüzden; mutluluk hissinden arınmış bir çalışma hali içindeyim uzun zamandır, sürekli ve giderek artan bir sıkıntı. Sıkıntıdan kurtulmam için -işin bir ucundan tutup, yazmaya başlamam gerektiğini- söyledi bir dostum. Bu yazmak -bilimsel yazılar yazmak- eyleminin karşılığı, benim kurtulmak istediğim -tembellik hali-nin önemli bir parçası.

Beethoven'li günlere başladım, bugün 5. ve 6. senfonileri dinliyorum.
Andante Dergisi'nin Şubat-Mart sayısının dosya konusu da " İdil Biret: Beethoven ile stüdyoda 23 yıl". "İdil Biret Arşivi" olarak isimlendirilen ve dağıtımı tüm dünyaya Naxos tarafından yapılacak, sanatçıya ait eski ve yeni kayıtların ilk serisini -Beethoven Edition- oluşturuyormuş. Bu seride Beethoven Senfonileri'nin Liszt tarafından yapılan piyano uyarlamaları, yeni kaydedilen 32 piyano sonatı ve 5 piyano konçertosu yer alıyormuş.
( Anneciğimle gittiğimiz İdil Biret konserlerini düşünüyorum ister istemez, tüm piyano konçertosu seslendirilen konserlerde olduğu gibi salonun sol yarısındaki koltuklarımıza gömülür - böylece sanatçının ellerini, parmaklarla tuşların buluşmasını, notaların sese dönüşme anındaki o akıl almaz enerji, şiddet ve şefkati- izlerdik. Üniversite yıllarında konser biletlerini alma görevi benim olduğu için yerlerimizden memnun olması benim için müthiş önemliydi.- Pazartesi sabahları erken bir vapurla Konak'a gider, senfoni orkestrasının provalarını gerçekleştirdiği eski salonun dışındaki gişede kuyruğa girerdim. Sırada beklerken önümdekilerden kaçının Cumartesi sabah konseri için bilet alacağını merak eder, anneciğimi mutlu edecek bir yer için heyecanlanırdım.- Anneciğim de her konser sonrası "ömrüne bereket çocuğum, yine harika bir sabah geçirdim sayende", demeyi hiç ihmal etmezdi.)

Farkındayım, çay demlemekten çok / baharlanan ağaç dalları arasında zıplayarak dolaşan bir serçe gibi yazdım bu sabah. Ama olsun, yeni renkler / yeni biçimler / yeni haller içinde iken çocukluktan yetişkinliğe, sıkıntılardan tembelliğe, Beethoven'den anneli hatıralara zıplamak iyi gelebilir size de...

Ben yazdığım kadar yağmur yağmaktan vazgeçti, şimdi Pastoral Senfoni'nin yaylı çalgılarla dalgalanan başak tarlaları kıyısında flütlerle hayat bulan bir dere akıyor...

hk, 22.3.2009


21.3.09

papatyalar ve değişiklik

uzun zamandır aklımda olan değişikliği ilkbaharın ilk gününde yapıyorum.
koyu tonlardan uzaklaşmak istedim sonbahara dek.
evdeki eşyaların yerlerini değiştirir, perdeleri yeniler, duvarları başka bir renge boyar gibi biraz.
muhtemelen yerlerini, hatta kendilerini değiştiremediğim eşyanın arasında yaşadığım, içim zaten yeterince karanlık olduğu, güneş batmakta ve soğuk kalmakta inad ettiği için, yapılması gereken diğer işleri sevimsiz ve sıkıcı bulduğum, kırlara gidemediğim, papatya toplayamadığım, bugün de anneciğimin sesini duymayı isteyip duyamadığım için...
dekorasyon değişikliği yaparken, içerikte de eksilen ve eklenenler oldu.
okuyucunun yorum yapma olanağı devam etmekle birlikte, "okuduğuma şükretsin, bir de yorum mu yazacağım", diyebilecekler ya da -utangaç, çekingen okuyucular- için değerlendirme seçeneğini ekledim. -yine-, -asla-, -hep-, -arada bir- den birini işaretlemeniz yazılarımın okuyucu için ne kadar ilginç / hoş / ya da dayanılabilir olduğunu; hangi konularla daha çok ilgilenildiğini ölçmemi sağlayacak.
kedi otu, taştan topraktan, kimler çay demleyebilir, istanbul için kültür güncesi tatile girdi.
ama yerleri boş kalmayacak.
işte şimdilik böyle.
"ilkbaharın ilk gününü evde geçirdim, ama yazmamazlık da etmedim,
yaşadığı kentin çiçekçilerinde papatya demetleri görenler birini ilk fırsatta kucaklasın,
masalarının üstünde küçük bir kır parçası ile ilkbaharı sessiz sedasız kutlasın.", derim ben.
hk, 21.3.2009

15.3.09

"Kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" II.

ian britton

"en iyi kız arkadaşını yitiren ne yapar?", sorusunda bırakmıştım cümle kurmayı dün sabah.

bugün bambaşka bir şehir manzarasına uyandım, gece başlayan kar sokakları, ağaçları, balkonları, saçakları ve çatıları kaplamakla kalmamış, "bahara nispet" yağmaya da devam ediyor. 11.mart tarihli saatli maarif takvimi yaprağında -kocakarı soğuğunun başlangıcı- diye yazıyordu (Berdelâcuz), bu her sene yinelenen kış artığı günler 18.mart'a dek sürecek. (Mart ayı'nı bahardan sayıp saymamak konusunda yaşadığım kararsızlığım böylece pekişmiş oldu; bir de çocukluğumdan beri çok sevdiğim -Mart kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır- sözünü doğrulayan -Mart karı- müthiş hoşuma gitti.)

"insanın en iyi kız arkadaşı hem de annesi olunca", yukarıdaki sorunun yanıtını vermek biraz daha güçleşiyor. ama yine de diyebilirim ki, nedenini uzun bir süre çözemediğim bir -yalnızlık duygusu- içinde yüzmeye başladım ben. anlatmaya, paylaşmaya, dinlemeye, konuşunca tüm "acabalar"dan arınmaya alıştığım, söylediklerinin -benim iyiliğim için olduğundan hiç şüphe duymadığım- o kadın, bütün bu paylaşımı sıfırlayan bir hızla gidiverdi çünkü.
mesela bu sabah Ankara'da hiç durmadan kar yağdığını, kışın geri geldiğini, -kocakarının yine yapacağını yaptığını-, Akide'nin ilk defa balkondaki kar yığınının üzerinde dolaştığını, onun için yaptığım minyatür kar topu ile oynamaya bayıldığını, Beethoven'in senfonilerini dinlediğimi, tığla yaptığım yastıkların bir acemi için hiç de fena olmadığını anlatacak kimsem yok şimdi. neredeyse iki senedir, böyle binlerce an geliyor; ben hiçbir şey yapamadan -o anın geçmesini- bekliyorum. tıpkı bir üşüme ya da ateş nöbeti gibi: anlatmak, paylaşmak istediğim ne varsa, önemli önemsiz, sıradan ve saçma, can alıcı ve yaşamsal, komik ve hüzünlü; öylece kalıyor.

söylemek istediğimi yeterince açık ve doğru ifade edebildiğimden emin değilim aslında. bu anlattığım halin ne kadar -vahim- bir yokluk olduğunu, başka hiç kimsenin ya da farklı bir paylaşım biçiminin bu -nöbetleri- ortadan kaldırmaya yetmediğini söyleyebilirim sadece.

"kırklı yaşları kız arkadaşlarla paylaşmak" ise, 44 yaşından sonra birilerine güvenmeye başlamak anlamına geliyor benim için.

şimdi bir süre pencerenin önünde oturup, karın yağışını seyredeceğim.

hk, 15.3.2009

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü