15.1.09

Akide mektubu I.



Mıııııııııııııırhaba mıııııııııııııııııııırhaba mıııııııııııııııııııııırhaba,

Artık yasemin çayı demleyecek kadar akıllandığımı söyledi cicciannem, ben de buna çok memnun oldum; zira ikide bir üstü kitap ve defterlerle dolu masasının başına oturup, bu ışıklı kutunun önünde duran siyah düğmelere parmakları ile dokunarak yaptıklarını hayranlıkla izlerken, "sira ne zaman bana gelecek?" diye merak ediyordum. Doğrusu bir aydır yaşadığım evimde yaptıklarımı, gördüklerimi, keşfettiklerimi, gezmeye gittiğimde başıma gelenleri anlatmak için sabırsızlanıyordum.


Herşeyden önce şunu bilin ki cicciannemle harika vakit geçiriyorum (beni doğuran annemle çok az birlikte olabildim, ben doğduktan bir buçuk ay sonra mahalledeki küçük insanlardan biri beni annemden ayırıp evine götürdü. Ama orada cicciannemin evine geldiğim zamanki gibi karşılanmadım, üstelik de hasta olduğum için kakamı tutamayıp yere yapıverince, evin cadısı kulağımdan tuttuğu gibi çöp bidonuna atıverdi beni. Oradan çıkmam pek kolay olmadı, bütün gün içinde hapis kaldıktan sonra gecenin bir vakti, burnunun altında kocaman kara bıyıkları olan bir insan beni ensemden tuttuğu gibi dışarı çıkardı, sonra da bidonun içindeki torbaları kocaman, çok gürültülü sarı bir devin ağzına atıverdi. Bunları görünce arkama bile bakmadan kaçtım tabii, ne olur ne olmaz.. Derken beni yine küçük insanlar gördüler, bir bahçede süt verdiler, ama hava çok soğuktu, ben tir tir titriyordum, sürekli de altıma kaçırıyordum. İşte o akşam ciciannem elinde torbalar evine gelirken, çocuklar ondan yardım istediler. O da sokakta bakılamayacağımı söyleyip, beni kucağına aldı, göğsüne bastırdı ve şimdiki evime getirdi.). Şahane yemekler yiyorum, kendime ait bir odam bile var, akşamları iyice hoplayıp zıplayıp, odadan odaya koşuşturduktan sonra ciciannemin kucağında sırtüstü yatıp uyuyorum.


İki hafta önce cicciannem beni gezmeye bile götürdü ( gezmeye giderken bir kazağı ile kundakladı beni, sonra da kabanının içine / göğsünün tam üstüne yerleştirdi, sadece başım dışarıda kaldı). Önce güzel ve çok büyük bir odaya gittik ( bizim evin salonundan bile büyüktü), orada bir sürü bitki, güzel deri koltuklar, yere kadar inen bir de pencere vardı. Ciciannem herşeyi düşünmüş, çiş kumumu / mamamı / fok balığı biçimindeki oyuncağımı da yanında götürmüştü. Oradaki insanlar beni çok sevdi, başımı okşadı, seslerini inceltip tatlı tatlı konuştular benimle.

Öğleden sonra yine sarıp sarmalanıp otomobille başka bir yere götürdü cicciannem ile arkadaşı . Orada bir sürü güleryüzlü, beyaz gömlekli genç insan vardı. Bana bir dosya açtılar, sonra bir odaya alıp oramı buramı mıncıkladılar, dişlerime / kulaklarımın içine / karnıma baktılar. İçlerinde en bilgili görünen tırnaklarımı kesti, sonra cicciannem beni oraya götüren amcanın kucağına verip, bir yere gitti. Geldiği zaman elinde bir torba vardı, torbadan çıkardıklarının hepsi benim içinmiş. Önce ağzıma bir hap koyup susuz yutturdular; derken enseme / tüylerimin arasına bir şey sürdüler / ardından da popoma iğne yaptılar. Ama ben hiç bağırmadım, huysuzluk etmedim, tırmık da atmadım. Derken tartıya koyup tarttılar, 1 kg. geldim. Beyaz gömlekli, bilgili adam benim en fazla 1.5 aylık olduğumu söyledi cicianneme. Sonra cicciannem bir de küçük deftercik çıkardı çantasından, beyaz gömlekli adam sayfalarını doldurdu tek tek. O defter benim kimliğim, pasaportum değil miymiş... Akide K. olarak kaydedildim oracıkta.
Derken o yerin içinde bir küçük mağazaya gittik; cicciannem bana pek hoş bir çanta ev aldı oradan, kapısı, tepesinde iki tane kapağı, içinde yumuşacık minderi bile var. O kocaman odaya dönerken yine de cicciannemin koynunda yolculuk ettim, ama oraya varır varmaz yeni evimin içine girip oturdum, pek rahattı doğrusu.

Beyaz gömlekli adamın verdiği ilaçlar iyi geldi bana, artık altıma kaçırmıyorum, aksırmıyorum, yemeklerimi iştahla yiyorum. Yakında yine gidecekmişiz beni mıncıkladıkları o yere, cicciannem "aşılarını olacak benim oğlum" deyip duruyor günlerdir.

Şimdilik bu kadar yeter, patilerim ağrıdı düğmelere dokunmaktan.. Karnım da acıktı. Cicciannem bir an önce gelse de oyun oynasak hem, yaz yaz nereye kadar.


Mırrrrrrrrrrrrrrrrrr, mırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr, mırrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr....


AKİDE, 15.ı.2009


Akideli mektuplar için giriş notu

13. Aralık. 2008, Cumartesi akşamı çok zayıf, çok üşümüş, çok hasta bir halde karşıma çıkan "kedicik", iki gün sonra "AKİDE" ismini alıp benimle birlikte yaşamaya başladı. Bundan böyle "bir fincan yasemin çayı"nın yazarı olarak karşınıza çıkacak, evindeki ve gezmeye gittiği yerlerdeki izlenimlerini size "kedi gözüyle / kedi diliyle" anlatacak, sakın şaşırmayın...
AKİDE'yi bana anneciğimin gönderdiğine inanıyorum; zira ben ne zaman İzmir'e babaevine gitsem, anneciğim beni çok özlediği için evin içinde peşimde dolaşmaya başlar, hatta banyonun kapısına kadar gelip, elimi yüzümü yıkarken koridorun duvarına dayanıp beni seyreder, sonra da "aaaaaaaa, ben yine kedi gibi çocuğun peşinde dolaşmaya başladım", diyerek kıkırdar ve babacığımın yanına giderdi. AKİDE evin içinde nereye gitsem peşimden gelmekle kalmıyor, banyoda olduğum zamanlarda kapının daracık eşiğinde top gibi oturup, beni bekliyor.
AKİDE'nin bana "uğur" getirmek, ruhumu ve kucağımı, ellerimi ısıtmak için geldiğine, bana "can yoldaşı" olmak üzere karşıma çıktığına inanıyorum. "bir fincan yasemin çayı"nda "akideli öyküler"e hazır olun bu yüzden; ona en sevdiğim şekerin adını vermem boşuna değil!
hk, 15.1.2009


28.12.08

2009 için bir fincan dolusu dilek...

Kalbi çift sıfırlı yılların sonuncusu için
umutla gülümsetecek dilekler sıralamak zamanıdır şimdi:
Sağlıklı,
aydınlık,
neşeli ve keyifli,
başarıları sürekli,
haberleri sevinçli,
dostlukları gerçek,
düşleri gerçekleşecek,
sıkıntısız ve kedersiz,
barış ve anlayışla dingin,
özlemleri kısa / birliktelikleri uzun,
yağmurları cömert / ağaçları meyveli,
şiirleri, şarkıları sevdalı,
aklı başında / şansı bol,
kazançları bereketli
bir yıl olsun 2009,
ve daima “ bir fincan yasemin çayı” tadında, …
hk, 28.12.2008

11.12.08

kırmızı bulutlu hayal


küçük kırmızı bulut
sen durdukça üstünde yelkenlimin
ve doldukça içime
Odysseus'un dolaştığı denizlerin rüzgârı,
gezinir dururum
çam kokulu adaların eteğinde.
-gemimin peşine takılan her martıdan
bir telek koparsam
yeter mi kanatlanmama?-
yelkenlim yavaş çünkü
oysa
bekliyor yolumu sevdiğim...
Diyeceksiniz ki bu şiir, bu resim; nereden düşmüş yalnızlığımın aklına? Eski defterleri karıştırırken buldum, şu hiçbirini son sayfasına dek dolduramadığım defterlerimden birinde, ki kırmızı / üstü lale desenli bir kumaşla kaplıdır / ve en sevdiğim "alıntılar" onun içindedir.
Böyle kendi kendime konuşup yazmaya başlamadan önce; hani neredeyse iki onyıl önce, aşık olmaktan korkmaz ve şiir yazmayı ihmal etmezken yazmış olmalıyım...
İyi bir hayalperest oldum ben daima, çocukluğumdan başlayarak / önce hayal kurup sonra da hayallerimin gerçekleşeceğine inandım. Çocuk aklı işte!
Neyse çok eski bir şiirimi buldum, resmini de ona ekledim, kayıtlara geçtim. İçim rahat yazmaya devam edebilirim artık..
hk, 11.12.2008

7.12.08

kelebekli şapka


Ankara'da hava kararmaya başladı bile; evdeyim yine, sessiz sedasız oturuyoruz "Zorro" ile birlikte (Zorro anneciğimle babacığımdan bana yadigâr kalan muhabbet kuşum)... Ne o ötüyor, ne benim sesim çıkıyor, "üç tenor'dan noel şarkıları" dinliyoruz durmadan. Sadece alkış sesleri geldiğinde keskin bir "ciiik" yükseliyor onun köşesinden, o kadar..

Yeniyıl kartlarımı hazırlamaya heveslenmiştim aslında, içimdeki H'lerden biri de "kek" yap, kahve hazırla, kendi başına keyif yap" diye tutturdu. Sözlerini dinlemek isterdim, ama dünki bayram temizliğinden sonra mutfağım o kadar derli toplu / pırıl pırıl göründü ki gözüme, bu hevesi geçiştirdim hemen; sadece sevgili meleklerimle İzmir'de geçirdiğim son yılbaşında evi süslemek için kullandığım kalp şeklindeki ışıklı süslemeleri buldum ve onlardan birini mutfak dolaplarına astım. Artık çok süslü, çok ışıklı, yeniyıl kurabiyelerine hazır bir mutfağım var!

Kendime fotoğraftaki şapkayı arıyorum..

Mutfakta yanıp sönen kırmızı kalpler beni neşelendirmeye yetmediği ve günlerdir yaklaşan yeniyılı nasıl karşılayacağımı düşündükçe içim sızım sızım sızladığı için bu şapkayı arıyorum... Hani şapkanın kelebekleri aklımdaki tüm kederli düşünceleri, hatta eski yılbaşı anılarımı, hatta o anıların içine hapsolmuş ruhumu uçuruverir de, ben de biraz olsun huzur bulurum diye bu şapkayı arıyorum.

Ben yine de mutfağım bu kadar süslü iken, bir kurabiye tarifi vereyim:

Kelebekli Kurabiye

2 yumurta
2 çay bardağı şeker
1 çay bardağı yoğurt
1/2 su bardağı eritilmiş margarin
1 paket kabartma tozu
1 su bardağı kuru üzüm
4 su bardağı un
3 tepeleme çay kaşığı tarçın
2 tepeleme çay kaşığı zencefil

Yumurta, yağ, yoğurt, şeker ve tarçın-zencefili birlikte çırptıktan sonra, içine un, kabartma tozu ve üzümleri katıp yoğurun. Sonra küçük toplar hazırlayın bu hamurdan, üzerilerine yumurta sarısı sürün ve biraz da şeker ekip 200 C decerede ısıtılmış fırında 20 dakika pişirin.

Diyeceksiniz ki "kelebeği nerede bu kurabiyenin?"
Efendim "kelebekli şapka"yı bulamayıp da, kurabiye ile avutmaya kalkınca gönlünü,
adını öyle koydu H...

Deliliğine veriniz, bu seferlik hoşgörünüz :,o)

hk, 7.12.2008


deli notu: Dayanamadım kendim de yaptım bu kurabiyelerden, fırından muhteşem kokular yükseliyor şimdi; özgün tarifte üzüm / zencefil ve tarçın yoktu, onları ben ekledim, sonuç muhteşem oldu. Bir de "beyaz un" yerine "tam buğday unu" veya "kepekli un", ya da bu ikisinin karışımını kullanmayı deneyin; ben kepekli unla yuvarladım toplarımı. Üzerleri yanık değil, karamelize olmuş şeker! Kurabiyelerin dışı hafif kıtır, içi ise pişkin ve yumuşak...
Bu kadar faaliyetten sonra, şimdi önce kendime kahve pişirmeye / ardından da "meleklerimin bana verdikleri doğumgünü hediyem sayesinde) Roberto Benigni'nin Pinocchio'sunu izlemeye gidiyorum.

3.12.08


"Yanılıyorsunuz aslında, arkadaşlarım kendi adlarına itiraf edemiyorlar ne yazık ki, ben dile getirmek durumundayım. Yazılarınızı çok beğendiklerini söylediklerinde, ben, "siz de yorum yazın isterseniz" dediğimde, sizin mükemmel cümleleriniz ve eşsiz anlatım kabiliyetinizin altına not düşebilecek kadar güzel cümleler kuramayacaklarını söylüyorlardı. Ben cahil cengaver kılığında hissediyorum kendimi onlar böyle söylediğinde, korkusuz, füçursuz bir çenebaz kişi şeklinde. İşte böyle, hep diyorum ya emin olun diye, gerçekten de emin olun ki nice nice sayısız -sessiz kalmayı yeğleyen- okurlarınız var/vardır sizin...", demiş Demet.

Demet'ciğim:
  • cahil cangâver değilsiniz: siz yürekli, özenli, dikkatli bir okur / kaleminden bal damlayan bir sağıltıcısınız

  • hiçbir okur "sevdiği, izlediği, benimsediği yazar(lar) kadar yetenekli / usta / becerikli olmak zorunda değildir "yazma eylemi" konusunda.

  • "fütursuz çenebaz kişi" olduğunuzu kabul etsek bile ( ki bu karikatürize edilmiş olumsuzlamayı hiç haketmiyorsunuz) , ben bu durumdan çok hoşnutum.

  • Okur "sessiz kalmayı neden yeğler?" anlamaya çalışıyorum. Yazmak "bir iyilik yapıp kuyuya atmak" gibi bir eylem mi olmalıdır yazan için ? Yoksa "yazan"ın yaptığı, ıssız bir adada kurtarılmayı beklerken denize bıraktığı içi mesajlı şişelerden birinin bir gün kendi kıyısına çarpması ve ancak içindeki mesajın bir başkası tarafından yazılmış olduğunu görmek istemesi midir? ( böylece adasında kalır ve daha çok mesaj / şişe bırakır denize her gün) Ya da uzun bir yürüyüşten sonra vardığı dağ başında olanca sesi / nefesi ile "ben buradayım" diye seslenmesi, ve bu cümlenin yankısını beklerken "ben de buradayım" diyen sesle irkilmesi midir?

  • Sessiz kalmayı yeğleyen nice okurum olduğuna beni ikna etmeniz çok zor; ama siz ( ki şu 10 kişiye oğulcuğunuz ile birlikte dahilsiniz) benimle kaldığınız için çok mutlu olduğumu bilmelisiniz.

  • "mükemmel cümlelerim ve eşsiz anlatma kabiliyetim" değil beni size sevdiren, anlattıklarım / hayallerim / çocukluğum / annem ve babam / hayalkırıklıklarım / bildiğim kek ve yemek tarifleri / bir de yaşadığım haller...

Size ve sevgili arkadaşlarınıza bu uzun ve uzak geceden aklım ve ruhum kadar "mor" bir çiçek gönderiyorum.


hk, 4.12.2008

onbirinci sessiz okuruma "bir fincan yasemin çayı"


"iki fincan önce yaptığım davet" gibi harika ifadeler olduğu için burdayım. bu blog sayfası, yazarı yazdığı sürece sık kullanılanlar listemde olacak. nerde görsem okurum dediğim metinler için burdayım.bilinen on okurdan biri değilim.onbirinci sessiz okur.", diyen -e- içindir bu yazı.
bugünün öğle saatlerinde bir halk otobüsünün pencere kenarı yolculuğunda düşündüklerimdir: ... çınar ağacının gölgeleri vurmuş güneşli bir kış penceresi: yol üstünde sakin, huzurlu. derli toplu ve tertemiz bir oturma odası, radyo ya da sevilen bir müzik, arada bir camdan dışarısını, çınar ağacının dallarını, dallara tutunmaktan vazgeçen yaprakları, yaprak sağanağından nasiplenen kaldırım ahalisini seyrederek geçirilen bir öğle vakti. bu otobüs beni İstanbul'daki evimin durağında indirse, sokağımdan yürüsem, bahçe kapısını kapatınca kendimi dünyanın en güvenli ve mutlu köşesinde buluvereceğim. üst kata çıksam, çini sobayı tutuştursam, örtülerini anneannemin diktiği divana uzanınca tül perdelerden sızan kış güneşi örtse üstümü..
hayaller içinden bir hayal seçiyorum, seçtiğim hayali anılarımın ve anneciğimin birbirinden güzel çocukluk / gençkızlık öykülerinin geçtiği yerleri andıran birer dekora yerleştiriyorum, hayalimin kişilerini sadece ben görebiliyor / onları yalnız ben duyabiliyorum; sonra da hayallerimi birer mektuba dönüştürüp size gönderiyorum.
oysa kimse böyle olacağını söylememişti bana,
herşeyi bilen annem bile.
buradayım,
7.Mayıs.2007'den bu yana "burada kalabilmek" için ne kadar çabaladığımı bilemezsiniz,
ve demlediğim yasemin çaylarının keyifle / hüzünle / mutlulukla / merakla yudumlandığını bilmenin, beni içimdeki amansız kedere rağmen "burada tutan" yegâne neden olduğunu da öyle..
bana teselli olan iki halden biri : yazmak,
diğeri ise hayal kurmak.
gönderdiğiniz bu ilk kağıttan kayık için size en güzel hayallerimle teşekkür ederim...
hk, 4.12.2008

olmayan..



Bilebildiğim ya da yazdıklarımı izlediklerinden haberdar olduğum
okur sayısı en iyi olasılıkla on kişi ( bu da benim iyimser bir tahminim).
İki fincan önce yaptığım davet de karşılıksız kaldı üstelik,
bir başka vesile ile söylemiştim, yineliyorum:
"zorla güzellik olmuyor!"

hk, 3.12.2008

2.12.08

vals adımları ile dönüp duran düşünceler...


Uzun, ama belki de çok uzun zaman sonra kendi kendimle başbaşa ve mutluyum..

23.Aralık.1999'da Viyana Senfoni Orkestrası Steven Mercurio yönetiminde "Carreras-Domingo-Pavarotti" ye eşlik ediyordu, bir Noel Konseri'nde... Geçen sene Dost Kitabevi'nin "indirim sepetlerinden birinde" bulduğum ve , "öğrencilerimle birlikte seminer salonumuzda izlemek için aldığım" bir konser DVD'si bu.. Ve bugün anneciğimle babacığım onbeş gün önce İstanbul'da kutladığım yeni yaşımın hediyesini aldılar bana: Bir DVD izleticisi.

1999 yılbaşında anneciğim ve babacığımla birlikteydim, şu anılar adasına yolcu ettiğim evlilik hikayemin ikinci senesi idi. Kimbilir ne kadar mutlu, ne kadar neş'eli ve huzurluydum. Anneciğimle izlediğimiz bir başka "yeniyıl konseri" idi, baba-oğul Strauss'ların valsleri, polkaları ile coşkulu, "Mavi Tuna"nın dalgaları arasında inip çıktığımız... Mutlaka kokinalar vardı, ille de bir kaç demet nergis, kış güneşi ile ısınan (ki anneciğim kış güneşine -Allah'ın sobası- derdi) salonda muhabbet kuşlarının cıvıltıları...

Nereden bilecektik, sadece yedi sene dört aylık mutluluğumuz kaldığını...

1999 yılı Noel Konseri'nin şarkılarını dinliyorum bu gece; anneciğimle piyano eşliğinde söylediğimiz "Stille Nacht"ı söylüyor tenorlar.

Aralık kalmış bir kapı gibi hayat, o dikey ve dar boşluktan anneciğim ve babacığımla geçen yıllarımın en güzel hatıraları sızıyor usulca.. Hepsi o kadar işte.

Yazın balkonumu süsleyen sardunyam şimdi salonumun baş köşesinde, diğer bitkilerimle buluştuğu kış bahçesinde çiçekleniyor.

Düşüncelerimde hep aynı ses vals adımları ile dönüp duruyor: "Annem olsaydı ne kadar severdi bütün bunları, bu sardunyayı, bu konseri, bu -dokunmaktan hep çekineceği yeni elektronik harikasını-, bu akşamı, birlikte olmayı...

Başlarken galiba farkında olmadan yalan söyledim, zira yazdıkça farkettim ki meğer hiç mutlu değilmişim "Onlarsız".

hk, 2.12.2008

30.11.08

bir defter daha..



Yeni bir defter daha tutmaya başladım: "acupofjasmintea's blog" yazıyor kapağında.

İçimden geldiği için, "iki dilli" bir defter yaratmak istediğim için uzun zamandır; "yazmaktan başka hiçbir şeyle uğraşmak istemediğim" için belki de...




daha çok yeni, daha yazıyla ağırlaşmamış sayfaları; ama sizden gizlim saklım olmasın diye,

işte şimdi / daha herşey çok başındayken haber veriyorum.


hk, 30.11.2008


bir de son zamanlarda merak ediyorum, "2006'dan bu yana yazdığım yazıları kimler okuyor, neden okuyor, bu defteri nasıl keşfettiler, keşfetmek iyi geldi mi ruhlarına?" diye. eğer üşenmezseniz, bu yazının altındaki yorum sözcüğünü tıklayarak, anlatın bana bu sorunun sizce yanıtlarını.

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü