12.11.08

örgülü mektup

İstanbul'a gidiyorum, şehrimin Kasım halini görmeye.. ilk kez doğduğum şehirde, anneciğim ve babacığımla birlikte doğumgünümü kutlamaya... Yolun yarısını geçeli çok oldu, ama yol da uzadı sanki Cahit Sıtkı'nın şiirinden bu yana.. Düşündüm durdum, sevdiklerim ve beni sevenler'den daha kıymetli armağan olabilir mi ?
Kış geldi Ankara'ya, şişlerim / yünlerim baş köşede yine.
Eflatun'una hayran kalıp aldığım iki yumaktan bir kaşkol örmekteyim ne zamandır,
yazılar / yazılar olmasa bitmişti şimdiye.
Bir paket taze çekilmiş Mehmet Efendi kahvesinin kokusu sinecek ilmeklere, ki sahibi kaşkolunu her kullanışında "bir fincan kahvenin 40 yıllık hatırı" ile ansın beni.
Hal böyle olunca kırk yıl daha yaşamak için elimden geleni yapacağım...
hk, 13.11.2008

9.11.08

"Demetgül" için...

" bir kelebek kanadının mikroskopik görüntüsü"

denize ve sabaha el değmemişti daha

güneşten önce koydum elimi camına

yeryüzü soluğunu tutmuştu

sarınmış sıcaklığına geldin

vardın

varsın şükür

cengiz bektaş, zeytinli fırın sokağı -1981

Bu resim ve şiir benim sözcüklerimi heyecanla okuyan / okuduklarını oğulcuğu ile paylaşan, en az benimkiler kadar özenli cümlelerle yazılarımı yorumlayan, sadece bir kez ve en kederli günümde konuştuğum "Demetgül" için... Doğumgününüz kutlu, yeni yaşınızın her günü çok mutlu olsun !!!

sevgilerimle

hk, 9.11.2008


8.11.08

yalnız yolcu

hk, bandırma treni - 1967


I. Yalnız yolculuk etmenin edindirdiği alışkanlıkları düşünüyorum günlerdir.

Evde başlayıp, otobüs ve tren garlarında, hava limanlarında mutlak bir yalnızlığa dönüşen yolculukları. Bir kentten bir başkasına, bir ülkeden bir diğerine gitmenin özgürlüğe benzer, ama yolcuyu bir o kadar da yitikleştiren maceraperest hallerini.

Gidilecek yere göre tasarlanan ayrıntıları, o ayrıntıların süregelen yaşamın ne denli dışında kaldığını, bu yüzden her yolculuk öncesinde iki farklı yaşamı planlar gibi davranmak gerektiğini, -şimdiki- yaşam ile -gelecek- yaşam arasında mekik dokuyan düşünceleri; gidilecek yerler kadar, geride bırakılacak evin ve ona ait alışkanlıkların da nasıl düzenlendiğini (bitkilerin sulanması, buzdolabında yiyecek kalmaması, evin arada bir havalandırılması, koltukların üstüne örtüler serilmesi, sabahları gazete bırakılmaması, posta kutusunda biriken fatura ve mektupların bir başka adrese yönlendirilmesi,...) getirdim aklıma.

Sonra zamanla yerleşik bir hal alan, geçiştirilemeyen endişe: Ya dönemeyecek olursam...

Zaman geçtikçe evin içinde bu endişenin derinleştiği yerler var. Bir yaşamın sahibinin ellerinden süzülüp gitmesi: Hazırlıksız, birdenbire, yolculuk öncesinde toplanan bir evin düzeniyle korunabildiği kadar; çözülmeyecek bir alfabeyle yazılmış bir kitabın onu okuyamayacak birilerinin eline geçmesi gibi.

Yolculuk, akışı ve yönü önceden belirlenmiş bir yolun iki ucu arasında yapılan bir katediş ise, yolcunun yanında götüremediği ve kendine ait her nesne de bu yola gölgesini düşürecektir.

II. Yalnız yolculuk edenin yükü bir başkasından yardım istemeksizin taşıyabileceği nicelikte olmalıdır. Yoksa yolculuk yavaşlar, zorlaşır, başkalarına bağımlı hale getirir yolcuyu. Ayağına zincirle bağlanmış demir gülleyi sürükleyerek yol alır gibidir: Taşıdığı yük yolcunun özgürlüğünü bir ağır köleliğe çevirir.

III. Yalnız yolcunun yanında kitabı ve defter-kalemi olmalıdır mutlaka. Dilini bilmediği ülkelerde dolaşırken konuşmanın yerini okumakla yazmak alır çünkü.Kitabı yolcuya anlatır, yolcu da defterine.

IV. Yalnız yolcunun adres defteri, sevdiklerinin suretleri, ev anahtarları ve dönüş bileti özenle koruması gerekenlerdir. Ama işte yine de bütün bunlar, dönüşü tasarlanmış yolculukların nesneleridir. Sadece gitmeyi aklına koyan için hepsinden vazgeçmek, ya da suretlerle yetinmek şaşırtıcı değildir.

V. Yolcunun belki de en yalnız olduğu an, kendisini yolcu edecek birisinin olmayışına içlendiği vakitlerdir. Peronda / limanda bekleşenlere, pasaport kontrol noktasının ardında kalanlara kalabalıkta annesini yitirmiş çocuk endişesiyle bakar ve kimsesizliği yükleniverir.Derken yerini bulur, koltuk numarası geçici bir adres gibi karşılar yolcuyu; işte o zaman ayrılmak istemediği ve bu yolculuğun uzaklığına (süre, uzaklıkla boy ölçüşemez) denk bir umarsızlıkla düşündüğü herkesle vedalaşır.Saatine bakar, “şimdi beni düşünüyorlar mıdır?” diye geçirir aklından.

VI. Yalnız yolcunun kalbi, az ya da çok, yolculuğun başladığı evde kalır.


hk, 10.6.2003

yolculuk


çocukluğumdu,
bir oyundan bir oyuna yolculuk etmek gibiydi hayat,
bavulumu topladığım gibi
kurduğum düşlerden birine kalkardı tren...
oyundan yolculuklar:
dar ve uzun koridorun iki ucundaki iki oda / iki şehir,
anneciğim her şehirde benimleydi...
benim çizdiğim evlerin iki yanında çitler,
çitlerin ardında bir kaç top çam / bir kaç selvi,
evin pencereleri önünde çiçek saksıları olurdu mutlaka,
( hep ıtır, mum çiçeği, füjer, deve tabanı, sardunya, kılıç,
begonya saksıları arasında büyüdüm ben)
gökyüzünde bir kaç pamuksu bulut...

sadece çocukluğuma,
bir dönüş bileti istiyorum.


hk, 21.8.2007

mor çiçekli labirent


... ne yapacağımı bilemeyerek uyandım bu sabah. Yaşantımı yapmak istediklerimin değil de, yapmaya zorunlu olduklarımın biçimlendirdiği uzun bir süreçten geçiyorum. Bu mecburiyetler üstüste birikmeye başladığında gözle görülmez bir labirent yükseliyor yaşam alanımda, ben de o labirentin içinde çıkış yolunu bulmaya çalışan minik, aklı karışık ve giderek daha yorgun bir farecik gibi dolanıp duruyorum.
Yazmadığım günler boyunca şimdi bir öykü gibi anlatabileceğim üzüntüler, akıl ve ruh daralmaları, telaşlar, tedirginlikler geçirdim. Sicilya'da bir kongreye gidip geldim, İzmir'de aile hatıralarımla oyalandım; yolculuk etmekten, bavul toplamak ve açmaktan, bilmediğim adresleri aramaktan, tanımadığım insanlarla konuşmaktan sıkıldım.

Oysa hep aynı şeyleri söyleyip yazmaktan uzak durabilmenin en iyi yolu "yeni kentler, yeni deneyimler, yeni hayatlar, yeni sokaklar" değil midir? Sadece bu "yenilikleri" anlatmakla kalmaz, onların düşündürdüklerini / daha önce aklıma gelmeyen pek çok hali kendimce yorumlamak için de heveslenmez miyim?

İşte "ÇELİŞKİ" de burada başlıyor: Belleğin kumbarasında biriktirdiklerimi, "yeni olanları" bir köşede bekletiyorum. Diğer bir deyişle "yeni bir şeye başlamak" istemiyorum..

Galiba yapmaya zorunlu olduklarımın yorgunluğu neden bu halime; zira tüm zorunlulukları yerine getirmek benim sorumluluğum, tüm sorunları çözmek / düzenlemeleri yapmak / mektupları yazmak / planlamak / ilişkileri yürütmek / sabretmek / iyi niyetli , anlayışlı, güçlü olmak...

Bu sabah uyandım ve labirentimin içinde ne istediğimi bilmeden dolaşıp durdum. Sonra Mozart yetişti imdadıma, "Haffner Senfonisi'ni dinle", dedi. "Gelecek hafta yine bir yolculuk, yine yeni yüzler, yine bir bilimsel toplantı..", dedim O'na. "Ben seninle gelirim, merak etme", diye gülümsedi.

Palermo'yu yazmalıyım, İstanbul'un sonbahar halini anlatmalıyım ( Yıldız Parkı'nda yürüyüşe gideceğim, ağaçlar en sevdiğim hallerine bürünmüşlerdir eminim), labirentten çıkamasam da, o labirentin en çıkmaz ve kuytu köşesini "sakin ve huzurlu bir yazı odasına çevirmeliyim".

zira, " dil, gösterir, resimler, çekilir / anlam neden sonra belirir".
(XXXIV Poetika / Logos - İlhan Berk)

hk, 8.11.2008

28.10.08

blogger' ulaşmak için..

http://www.gokhanblog.com/2008/10/engellenen-bloggere-nasl-eriilir.html

blogspot.com ne kadar ulaşılabilir olacak bilemediğim için, yukarıdaki yolu önermekten başka bir şey gelmiyor elimden...

sevgilerimle

hk, 28.10.2008

15.10.08

hasret


Böyle evcil vakitlerde bir yastığa başımı yaslar ve iç rahatıyla uykuya dalar gibi susabilmek ne kadar güzel... Kimseye kendimi ifade etmek zorunda olmamak, vereceğim tüm kararları zamanla hafifleyecek, ama taşıdığım sürece parmaklarımı kesip, kollarımı uyuşturacak bir yük gibi taşımak. Yağmurlu bir akşamüzerinin piyano sesine gömdüğüm bu alaca aydınlık saatlerini çok eskiden, çok uzakta, ama çok severek yaşadığım bir kentin hatıralarına dokunmak için uzatıyorum.

Şimdi adımlarım yirmi sene önce öğrendiği yollardan, park kaldırımlarından, yaya geçitlerinden ve kırmızı telefon kulübelerinin ilanlarla kaplı gövdelerinden sıyrılarak, nereye ve neden gittiğini bilerek hızlanır. Bir çocuğun açlığı, bir yaşlının bitkinliği gibidir çoğu zaman bu yürüyüş, sabırsızdır: Bir an önce karnı doysun / hemen yatağına uzansın ister.

Yürüyüş iki blok boyunca uzanan büyük ve yüksek vitrinleri “yeni kitap” tanıtımları ve haftalık temalar ile bezenmiş kitap mağazasının kapısında birdenbire yavaşlar.. Zira artık “aceleye mahâl yoktur”. Büyük ve ağır cam kapılı girişin tam karşısındaki cilalı ahşap merdivende, çok sevilen bir dost evinin üst katına çıkar gibi yükselirken, duvar içindeki nişlere yerleştirilmiş ve isimlerini duymadığım nice yazarın, ciltli ve kalın kitaplarını okşayasım gelir. Birinci katın orta kısmında cam duvarları ile kitaplık raflarından ayrılan "müzik odası"nın dışına hafifçe sızan sesleri dinler, kitaplar arasındaki uzun ve zamanı durduruveren dalgınlığın bitiminde "klasik müzik" için yaratılıp, dış seslerden yalıtılmış bu "sera"ya uğramadan edemem...
Dinlediğim, ki onu sadece ben “şimdi” yazarken ve kendi yazdığım sözcükleri okurken duyabiliyorum, Mozart’ın K.545 sayılı piyano sonatı. Çocukluğumda anneciğimin parmaklarından dökülen ve notaları hala O’nun bıraktığı yerde duran sonat.

Mutfaktan gelen zeytinyağlı kerevizin kokusu kadar tadı da anneciğimin pişirdikleri ile aynı. Gülüşüm de, sesim de, saçlarımdaki beyaz tellerin çoğalış biçimi de; el yazımın kıvrımlarındaki ahenk de, yün örerken şişleri tutuşum da, kurduğum cümleler de, yolculuklara çıkmadan önceki titizlenmelerim, geçmişe bağlılığım da, kişileri ve olup bitenleri gözlemleyişim de…

Anneciğim kadar mükemmel olamadığım onlarca yaşam haline rağmen, parmaklarımın piyanonun değil de, bilgisayarımın klavyesinde ustalıkla ve ne yaptığından emin dolaşması ve aklımla ruhumun sözcüklerini okunaklı hale getirebilmesi de O'na yaklaştırıyor beni...

Anneciğimi kaybettikten sonra, O’nun ruhunun bir parçasının burada, benimle kaldığını / o ruh parçasının “içime saklandığını” söyleyip durdum hep.. Bunu sıradan bir duygu tezahürü olarak değil, -gerçekten de içimde saklandığını hissettiğim için- dile getirdim.
Sanırım o ruh parçasını ben daha çabuk iyileşeyim, bu kedere daha kolay katlanayım, O’nunla birlikte olduğumu her zaman hissedeyim diye hediye etti bana. O’nun tamamen yok olmadığını, sözcüğün tam manası ile “benim varlığımda” yaşamayı sürdürdüğünü bilmemi istedi.

Bu yüzden anneciğimi düşünüp ağlamaya başladığımda emin olamıyorum bir türlü;
ben mi O’nun hasretine dayanamayıp gözyaşı döküyorum, O mu benimkine?

Öyle ya, Hampo anneciğini bu denli özlerken, anneciği Hampo’sunu özlemez olur mu hiç…

hk, 15.10.2008

10.10.08

çınarlı günler


neredeyse 2 sene oldu, benim yaratıcı / becerikli / zevkli / düşünceli dostum Banu'ya "içimden geçen" şeker çantayı tarif edeli. "mevsimlerden mevsim beğen" deseler, "sonbaharı" seçeceğimden olsa gerek, üstünde sonbahar yaprakları olan bir çanta hayal etmekteydim hep.
"bu ayaza kesmiş, fırtınalı günlerde" nefesimi tutmuş, hayatımda açılan iki kocaman "kara delik"te kaybolmamaya çalışırken, Banu "o çantayı" çizip, kesip, biçip, dikip vitrinine koyuverdi.
demek ki şimdiymiş zamanı, demek ki henüz kullanmaya kıyamadığım / el emeği - göz nurunu hayranlıkla seyreylediğim bu güzel çantanın daha önce değil de, bugünlerde / bu sonbahar çıkıp gelişi bu yüzdenmiş.
gece olup da yatağıma girdiğimde aklıma üşüşen ve ben ne kadar dirensem de uykumu öteleyip, yüreğimi acıtan anılarla boğuşuyorum son bir haftadır. belleğimin o anıları yok etmesini, babacığımı sağlıklı günlerindeki haliyle hatırlamayı, rüyalarımda onun tükenmiş ve solgun hayalini görmeden uyuyabilmeyi istiyorum.
çınarlı günler'in içine fotoğraf makinemi, defter ve kalemlerimi, yün şalımı, yağmur şapkamı ve içi kahve dolu küçük bir termosu yerleştirip, bu evin hüzünlü anılarla ağırlaşan havasından uzaklaşmak istiyorum..
ne yazık ki, bir kez daha, gerçekleşmesi olanaksız haller istiyorum.
hk, 10.10.2008

8.10.08

dar kapılardan geçerken...


İstanbul günleri sona erince hayat yine daralttı kapılarını... Bir yıl boyunca babacığımla birlikte yaşadığımız eve dönmek beni tahmin ettiğimden daha çok zorluyor. Biraz suskunlaşmaya ihtiyacım var, sonra elbet yazarım...
hk, 8.10.2008

1.10.08

gizli bahçeden mektuplar V.

Gizli Bahçe'deki "Bülbül Yuvası"nın ilk sahipleri:
İclâl Hanım - Rıfat Bey - Sumru Hanım için...
Zaman zamanı aşınca,
kapı pencereyi / pencere eşiği uslandırır
perde odayı saklar dışarıdan,
gönülü hüzünlendirir gözden ırak olmak,
zaman zamanı aşınca.

Fotoğraf suretleri dile gelse,
anne kıza uzanır,
filbahriler açar,
kuyunun dibinde şarkı söyler su,
demlenir gölgeleriyle bu dem son- bahar
zaman zamanı aşınca.

Akıl mı kalpten üstündür
kalp mi akıldan,
mektuplar zarflarına kavuşur,
uyku rehaveti ile düşlenir yolculuklar,
"üsküdar'a gidilir, hadi bilemedin Burgaz'a",
posta pulu gibidir hayatişi bitince kimi yırtılır,
kimi defterlerde saklanır,
zaman zamanı aşınca...
hk, 1.10.2008

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü