30.9.08

gizli bahçeden mektuplar IV.

Kapı açılıverip de ev canlı bir varlık gibi kıpırdamaya başlayınca hiç ürpermedim. Işık yansın istiyordum içinde, kepenklerin koyu karanlığından sıyrılıp, pencereleri kavak ağacının yeşil gölgesinden nasibini alsın istiyordum. Kumru ve martı konuşmaları duyulsun, mutfakta buharlı fokurtularla çay demlensin ve çorba pişsin, vazolarında çingene çiçekçilerin adımbaşı tezgahlarından alınmış karanfil ve kasımpatılar yaşasın, Kuş Amca ile Mara'nın / Şair Vecdi Bey ile Remziye Teyze'nin, müzik öğretmeni Cemil Bey'le Zehra Hanım'ın, evin ilk sahibesi İclâl Hanım (anneannem) ve dedem ressam Cevdet Rıfat Bey'le sohbet ettikleri salonun koltuklarından tozlu örtüler kalksın istiyordum..

Kapı açıldı, ev hayattaki yegane yakınına kavuşmuşcasına kucakladı beni. Artık mırıl mırıl konuşmaktayız..

hk, 30.9.2008

gizli bahçeden mektuplar III. : istavritli şiir




ince bir çizgiydi önce deniz
sakin bir yağmur bulutunu kovalayan
tam da ara sokaklardan çıkmaya ayarlanmış mavisiyle,
ada iskelesinin yarı aç yarı tok kedileri gibi sırnaşık.
vakit, balık telaşı ile teknelerden kaçadursun
rakımı sıfırlanmış uslu bir kederdi zokası,
ister yakala ister yakalan.
tutundum kendime, kimse farkında değil...

hk, 29.9.2008

28.9.08

gizli bahçeden mektuplar II.


"Gizli Bahçe"yi okuyalı kimbilir kaç çocukluk geçti ömrümden. Duvarlarını yabani sarmaşıkların sarmaladığı o bakımsız, terkedilmiş bahçenin hayali üstünden kimbilir kaç kez atladım. Bir gün gelip de kendi gizli bahçemin kapısını açacağımı; beni bulutların / kavak dallarının / filbahri yapraklarının arasından seyreden ve hayatımdan "göz açıp kapayıncaya kadar" uzaklaşıveren sevdiklerimin suskunluğu ile, bir zamanlar onların yaşadıkları / yaşattıkları bu güzel evin sahibesi olacağımı hiç düşünmediğimi farkettim.

Bir evi tüm yaşanmışlığı ile, 1953'den bu yana biriktirdiği anıların, görüp geçirdiği hallerin, ölüm ve doğumların, varlık ve yoklukların öyküleriyle devralmak; bedeni ve ruhunun yorgunluğu ile kabullenmek, artık isimleri bile anımsanmayan konuklarını ağırlayan koltuklarında oturmak; pencerelerinden bir zamanlar pembe ortancaların süslediği bahçesini seyretmek, mutfağında anneciğimin usulünde yemekler pişirmek... Hepsi içinde yaşarken gerçekliğine inanamadığım ve bu yüzden de bir rüya gibi hayıra yormaya çalıştığım haller.

Gizli bahçeye bir kez daha gece geldi .
Yukarı kata çıkılacak, uykunun uysal adımları ile yatağa girilecek; kitap kendi sayfalarını ezber ederken, gözlerim kapanacak.

Herkese kendi gizli bahçesinde tatlı düşler dilerim.

hk, 28.9.2008

gizli bahçeden mektuplar I.


Bir çiçeğin tomurcuklanıp da, açmaya yakın duraklaması / taç yapraklarını güneşlendirmekten vazgeçip, küsüvermesi gibi bazen hayat. Ne yapacağını bilemiyor insan, "su mu versem?", "vitamin mi eklesem toprağına?", pencerenin dışına mı çıkarsam saksısını?" diye düşünüp durduğu gibi, hayat için de umarsızlığa kapılıyor. (Çiçeğin küsmesine mi anlam veremiyor, açmaktan vazgeçen taç yapraklarının rengini göremeyeceği için mi içleniyor, yoksa "çiçek açmak içindir, bu tomurcuğun nesi var?", diye öfkeleniyor mu bilinmez...)

Gizli bahçenin kapısını açıp, yağmura doymuş toprağın kokusunu içime çeke çeke yürüdüm. Gece olmuştu ben geldiğimde, herşey bıraktığım kadar güzel, düzenli. Anneciğimin bu evde son kalışında kapladığı yorganı üstüme örtüp de uyudum dün gece; uyuduğum biraz onların / biraz kendi uykum olmalıydı.
Öyle ki sanki çocukluğumdaki gibi anneciğimle babacığımın arasında yatıyordum. ( İzmir'de Pazar sabahlarının pek keyifli ve kıkırdamalarla neş'elenen macerasıydı onların arasına uzanmak, babacığım bir süre sonra bizi başbaşa bırakıp mutfağa gider, çayı demler, sonra da simit almaya "arka sokaktaki simitçi fırını"na koşardı. Hep bir sicim olurdu cebinde, simitçi ile ahbap olmuştu, bol susamlı ve fırından yeni çıkmış "beş simit"in içinden sicim geçirilir, böylece susamlar dökülmeden, sıcak simitler torbada yumuşamadan "çıtır çıtır" gelirlerdi eve. Babam gelene dek kahvaltı sofrası kurulur, radyo açılır, Pazar sabahının o "hiç bitmesin istediğim" -aile saadeti- başlardı.)

İşte dün gece de onların arasındaydım da, bu defa ikisi de konuşmuyorlar, gülüşmüyorlardı...

Sabah oldu. Gizli bahçenin kalbindeki ev de benimle birlikte uyandı. Çay demlendi, simit ve İzmir tulumu sofradaki yerini aldı, radyo onların en sevdiği müziği yaydı odalardan odalara, "som"bahar ışığı yağmur bulutlarının arasından geçebildiğince vurdu pencerelere, "onlar" fotoğraflardan baktılar sessiz ve en şefkatli tebessümleriyle.

Cisimleri, sesleri, cümleleri yok artık; ama kimse inandıramaz beni şimdi burada, benimle olmadıklarına.


hk, 28.9.2008

27.9.08

"som" bahar

bilmem ki nerede olacaksınız,
"bir fincan yasemin çayı" yudumlayacak vaktiniz,
keyfiniz, haliniz olacak mı ?
ben İstanbul'a gidiyorum,
demliğimi ve çay fincanımı da yanıma alıp,
benden önceki tüm sahipleri Nakkaş Tepe'de uyuyan,
güzel evime...
oradalığım ile buradalığımın arası kaç adım?
size "som" bahar yapraklarından
bir gizli bahçe kapısı açmaya belki de,
kimbilir...
dostlukla.
hk, 27.9.2008

23.9.08

anneci ile babacı



Dün gece hiç durmadan yağmur yağdı, sonbaharın böyle birdenbire ve hızlı adımlarla gelmesine hiç şaşırmadım aslında. Sanki yaşadığım kedere en yakışanı buydu, sanki babacığımın ardından ve anneciğimle buluşmalarının peşi sıra, onların yokluğu ile günler/geceler serinlemeli ve ruhumu olduğu kadar bedenimi de üşütmeliydi...

Dediğim gibi hem: "kalbim aklımı dinlemiyor şimdi". Onların Karşıyaka'daki evlerinde, babacığımın deyişiyle "edi ile büdü" halleriyle var olduklarına inanmak için direniyorum.

Onaltı ay ve on gün ara ile yitirdim anneciğimle babacığımı.
7.Mayıs'da Sumika kanatlandı, 17.Eylül'de Bedroş.
Hampo için hayat ne kadar ıssızlaştı, bunu kimsecikler bilemeyecek.

Hayat hep yaşamayı, kalbin atmasını, nefesin alınıp verilmesini, konuşmaları / gülmeleri / kucaklaşmaları / devinimi / bakışmaları / elele tutuşmaları / adım uydurup birlikte yürümeleri çağrıştıran bir süreçti şimdiye kadar. İçinde kendi tabiatının tam zıttı bir hali barındırması, bu zıtlığın giderek büyüyen bir mürekkep lekesi gibi hayata yapışıp kalması ise yeni ve sarsıcı bir deneyim.

Onlar beni var edip, gittiler ve ben yaşadıkça var olacaklar.


hk, 23.Eylül.2008

18.9.08

kavuşma...


BEDROŞ SUMİKA'SINA ve TUVAN'CIĞINA KAVUŞTU,
HAMPO İSE HİÇ OLMADIĞI KADAR KİMSESİZ.
24.1.1921 - 17.9.2008
NURLAR İÇİNDE YAT BABACIĞIM.

5.9.08

küçücük bir bakış

"eve davet", Arda Türker / Eylül-2008



İstanbul'dayım, anneannemle dedemin evi evim olmuş; bahçede oturmuş yazıyorum. Alışmak istiyorum bu mutlu sahiplenmeye, burada yaşamanın alışkanlığa dönüşmesini, geçen her yılın aklımı, ruhumu şimdiki gibi kamaştırmasını diliyorum. Yazın gelmesini dört gözle beklemeyi, arka bahçeye açılan küçücük mutfağın kuytusunda anneciğimin bana 12 yaşımda iken öğrettiği yemekleri pişirmeyi, çiçekleri sulamayı, kavak ağacının pırpır eden gölgelerini seyrederek Rıfat dedemin çalışma masası başında uzun cümleler kurmayı özlüyorum.


Bu benim Akçiz'lerin "kuş yuvası" evindeki ilk yaz yalnızlığım. Kışın acımasızca ve tahripkârca yağmalanan, içinde yıllardır anılar ve o anıları çağrıştıran nesneler biriktirilen bu güzelim kumbaranın odalarında benim adımlarım var artık.


Artık hiçbir şey ne dedemin, ne de anneciğimin bıraktığı gibi. Ressam Rıfat Bey'in eseri yağlıboya porteler ve siyah beyaz fotoğraf kartlarında zamana nanik yapan suretler, bir "hatıra hırsızı"nın torbasında çıkıverdi bu evden. Sarımsı duvarlarda çalınan çerçevelerin gölgeleri kalmış sadece.


Tüm çekmeceler, dolaplar, yüklükler lime lime; tüm el yazısı mektuplar zarfsız, tüm fotoğraf negatifleri etiketsiz, dedemin camlı kitaplığında iki raf ( orada hangi kitapların durduğunu hiç bilemeyeceğim) ıssız, anneciğimin bütün oyuncakları kırık, kalan nesneler götürülenleri anımsatmaya yarıyor sadece...


"Küçücük bir bakışın çözer beni kolayca", diyor şarkı.


Şimdi - küçücük bir bakış- için neler vermezdim.



hk, 6.9.2008

31.8.08

sonbahar'a karşılama

zenfree, http://www.agaclar.net/ / Yıldız Parkı'nda sonbahar


yaz yarın bitecek, sonbahar sonbahar, ey güzel sonbahar, nasıl da hazırım sana!


İstanbul'da dökülen at kestaneleri mevsimi, aklımda Yıldız Parkı'nda uzun bir yürüyüş var yıllardır ve Malta Köşkü'nün bahçesinde Boğaz'la gözgöze bir kaç fincan limonlu çay.


PARK


Öyle sevdim ki seni
Öylesine sensin ki!
Kuşlar gibi cıvıldar
Tattırdığın acılar.


C. Süreya


hk, 31.8.2008

Uyak düşürmek...

hk, Aphrodisias, 2008

Uyak Düşürmek*


Pazar sabahı. Uykusu tedirgin ve parçalanmış bir geceyi bitirdim, kahve taze çekilmiş, Wolfgang'la başbaşayız.

Sabahları yalnız olmayı seviyorum. Kahve kokusunun eve yayılmasını, başka herkes uykudayken düşünmeye ve yazmaya başlamayı, aklımın henüz yazmadığım sözcüklerle kamaşmasını, parmaklarımın harfler üzerinde onları okşarcasına dolaşmasını, giderek hızlanmalarını sonra.. Yaşam odamdan içeriye kimsenin girmeyecek olmasını çok seviyorum.

Öğrendim ki ruhun, kalbin ve aklın birlikteliği her zaman yeterli değil iki yaşamın buluşması için. Yaşamların ne zaman buluştuğu, içinde kimleri / neleri / hangi halleri barındırdığı önemli aslında. Bireysel hayatlar, eşler, evlatlar (hatta anne ve babalar) ile çoğul bir özneye dönüşüyor zira. "Ben" diyemiyor kişi, demeye kalkıştığında "biz" diye bastırıyor aile korosu...

Sabahları yalnız olmayı seviyorum. Öğrendiklerimi dinginlikle düşünmeyi, kahvemi yudumlamayı, fincanımı yeniden kahve ile doldurmayı, bir gece önce durmadan kavga ettiğim kendimle sabah olur olmaz barışmayı seviyorum.

Buluşamayan, birbirine yetişemeyen, geç kalıp da diğerinin küçük ve yumuşak adımlarla gidişini izleyen yaşamlar arasında, hep ruhumuza / kalbimize / aklımıza uyaklı bir başka yaşam arıyoruz. Bu belki de en anlaşılır bencilliğimiz.

Sabahları yalnız olmayı seviyorum.

Gece yalnızlıklarını sevmeyi de öğreneceğim.

hk, 31.8.2008

*Bu yazımı Mr.T'ye, canım Demet'e ve yasemin çayının tadına ilk kez bakanlara ithaf ediyorum.

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü