Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
7.1.08
6.1.08
iğne iplik
Koridorun ucunda beklerdim, "haydi koş Hampo", diye seslenirdi anneciğim. Çocuk bacaklarımın atabileceği en uzun ve tez adımlarla salona doğru bir koşu tuttururdum o zaman, yemek masamızın başında elinde makasıyla bekleyen annemin yanından süratle geçerken, "kolay gelsin, çabuk bitsin", diye bağırırdım. Makasın, üzerine patron kağıdı yerleştirilmiş ve kenarları inceltilmiş beyaz sabunla çizilmiş kumaşı kesişine bayılırdım; anneciğimin dudakları kıpırdardı sessizce, belli ki "kendince bir dikiş duası" okurdu. Gülümserdi sonra, eğer benim için biçilmekte ise kumaş "iyi günlerde, sağlıkla, elemsiz kedersiz giy çocuğum" derdi; yok eğer kendi içinse "daha güzelleri senin olsun çocuğum", demeyi hiç ihmal etmezdi. odalar için..
Odalar arasında mükemmel bir sessizlik, küs gibiler birbirlerine.
Her biri kendi suskunluk, aydınlık ve gölgeleri içinde halinden memnun.
Pencereler açılana dek, sonra dışarıklı gürültüler içeri doluşup birikiyor;
odalar ortak bir dilde kendi boşlukları, duvarları, eşyaları ile söyleşmeye başlıyorlar.
Ev içinde değişmeyen yerleri mi onları böyle sakin ve dingin yapan;
yoksa nesnelerinin dilsiz taklidi yapan duruşları mı?
Rüzgârlanan perdeyle japon feneri ve bir de saatin sarkacı devingen...
hatta onlar da halkalarla kornişe, kordonla tavana ve minik bir vidayla saate bağlı,
sözde özgürlük..
Zaten hepsi üç oda.
Biri herşey için,
biri yatağın krallığı,
üçüncüsü konuklarını özlüyor.
Onları biribirine bağlayan bir de dar, kısa koridor;
o da bir oda aslında: Yürümek, bir an önce katedilmek ve diğerlerine /
diğer bir odadakine ulaşmak için; hepsine göre en çalışkan.
Odalar mı eşyalarına alışık,
yoksa onları odalara yakıştıran mı? ... her ikisi de belki.
Çünkü bir eksilme ya da değişiklik odayı başkalaştırıyor.
Saati sol koldan sağ kola geçirmek gibi;
odanın yaşantısı yenilenince, önce eski alışkanlığı yineleyip, şaşırarak, tedirgin...
derken kabullenerek tutuk yeni adımlar.
Her oda, kapısı kapanınca bir kutu aslında.
İçindeki nesneler kadar, orada yaşananları da saklayıp koruyan,
geçmişe ait ve belleğin tutabildiğince hayal, hayalet ve an ile tıkabasa dolu.
Kişisel anımsama işaretleri için bir kumbara.
hk, 1.6.2003
çiçeklerden hoşlanır...

"Çünkü hayat bir kuşun karnı kadar sıcak,
bir kuş kadar uçarı ve hafif."
A.Şen
I.
"Az önce buradaydı", dedim.
Bu cümle “artık burada olmadığından” daha fazlasını anlatıyordu aslında:
Sanki yokluğunun kısacık ve önemsenmeyecek bir zaman aralığına sığabilecek denli göz yumulabilir olduğunu söylüyordu;
ya da, "az önce burada olabilseydin onu da görebilirdin", demeye getiriyordu;
ya da, o’nu arayanın endişelenmemesi icin o gelene kadar yokluğunu geçiştiriyordu;
ya da
"az önce burada olan biri nereye gidebilir ki, buralardadır / yakındadır / az sonra gelir", diyebilmek için bir başlangıç cümlesiydi.
"az önce buradaydı", derken
o’nun kendisini az önce olduğu yerden doksan saniye uzaklıktaki nehrin ketum kütlesine bıraktığını bilmiyordum.
olmak
ile
ölmek,
böyle yakın birbirine: Altı üstü iki nokta mesafesi.
II.
…
and my love slowly answered I think so. But
I think I see someone else
there is a lady
she is sitting beside young death, is slender;
likes flowers.
…
Ve sevgilim yavaşça yanıtladı, öyle sanıyorum. Ama
sanıyorum başka birini görüyorum
bir hanım var,
oturur genç ölümün yanında, narindir:
çiçeklerden hoşlanır.
e.e.cummings (çev. oruç aruoba)
III.
-rehaiku LIII-
oldun, bir zamana,
öldüğün bir zamandan.
ryunluel
hk, 20.8.2002
2.1.08
Hummel Figürinleri
Yıllar yıllar sonra Berlin'e gittiğimde bu figürinlerin pek çoğunu birarada görmek fırsatını bulmuş, her birini müze vitrinlerindeki paha biçilmez objeleri izlercesine incelemiş, anneciğimin Hummel figürinlerine ve onları tasarlayıp yaratan ellerin becerisine duyduğu hayranlığını o zaman can-ı yürekten kabul etmiştim.
Hummel Figürinleri’nin öyküsünü bu hatıranın peşine ekleyip, sizi dünyanın bu en küçük ve değerli korosunun söylediği “Sessiz Gece”yle başbaşa ve hayallerinize bırakıyorum.
Hummel Figürinleri:
Bavyera’da 1909 yılında doğan Berta Hummel, çevresinde olup bitenleri gözlemleyip, bu gözlemlerini desenlere dönüştürmeyi bir alışkanlık haline getirmişti; özellikle de çocukları izliyor ve çiziyordu. 1927’de Münih Güzel Sanatlar Akademisi’ne kaydolan Hummel'in hayatında her zaman önemli bir yer tutan ilahiyata duyduğu yakınlık , tanıştığı iki Franciskan rahibe ile arkadaşlığının ilerlemesi sonucunda daha da artmış ve 1931’deki akademi mezuniyetinden sonra Siessen Manastırı’na girmeye karar vererek, üç yıl sonra Maria Innocenta ( Masum Maria) adını almıştı. Bu genç rahibe yeteneklerini cesaretlendiren bir ortamda olduğunu farketmiş; ve kısa zaman sonra küçük Alman yayıncılık şirketleri Hummel'in desenlerini kartpostallar şeklinde basmaya başlamışlardı. Bu birbirinden güzel kartlar, kendi ismini taşıyan bir porselen fabrikasının sahibi ve yöneticisi olan Franz Goebel’in dikkatini çekmiş; uzun zamandır aradığı yeni figürinler serisi için ihtiyacı olan temayı bulduğunu anlayan Goebel, Rahibe Hummel’e desenlerini biblolara dönüştürme teklifinde bulunmuştu. Manastırın Goebel’e Rahibe Hummel’in desenlerine dayanılarak yapılacak üç boyutlu sanat eserleri yaratma iznini vermesi ile anlaşmaya varılmış; Sanatçı, Goebel’in heykeltraş ustaları ve ressamlarıyla bizzat çalışmış; böylece ilk figürinler 1935 yılında üretilerek satışa sunulmuş ve çok başarılı sonuçlar elde edilmişti. 1946’da sadece 37 yaşında iken hayatını kaybeden Rahibe Hummel'in sanatsal mirasını Goebel Porselen Fabrikası sürdürmeye devam etmektedir.
( bkz.http://www.mihummel.com/heritage.asp)
hk, 2.1.2008
1.1.08
ikiz palyaçolar ve Reha için...
I.
Kitaplığın bir rafında, başını fotoğraf dergilerine yaslamış öylece oturuyor. Saçlarının gözlerini örten dağınıklığı arasından bakıyorum mavi gözbebeklerine, dudaklarının açılmazlığını çerçeveleyen boya ile çizilmiş o kocaman gülümseyişi de mavi üstelik... Sağ elinde kırmızı beyaz damalı kumaştan bir şemsiye, yeleğinin düğmelerinden biri kopmuş, ayakkabıları da yeleğinin renginde...
Kendi iplerine dolanmış, kendi ipleri ile bağlanmış bir kukla... birbirimize ne kadar da çok benziyoruz.
II.
Kollarını oynatarak küçük adımlar atmasını sağlayacak kadar canlandırabiliyorum onu... Ayaklarımın dibinde yürümeyi yeni öğrenir gibi, oysa iplerinin bağlı olduğu, birbirine + şeklinde çakılmış çıtaları tutanda bütün marifet.
Kuklamın bir başkasının elinde dansetmesi benim beceriksizliğim, ki benimleyken bana benzemesini seviyorum yine de.
III.
Telleri olmayan bir şemsiyesi var... onu yağmura çıkarmayı geçiriyorum aklımdan. Kimi yağmurların şemsiye bilmezliğini yeni öğrenmiş olsam da, onun –sahici olmayan- bir şemsiye taşıması içimi rahatlatıyor.
IV.
Bir ikizi olduğunu ve onun da bir başka kitaplık rafında, roman ciltlerinin kıyısında oturduğunu biliyorum.
Kendi çarmıhının altında, suskun ve beklentisiz küçük bir palyaço daha...
Sahibinin elleri ve sesiyle düşüp kalkarak yürüyecek, belki de O’na çelme takacak bir kuklacık; neyi beklediğini bilmediği için beklemekten yorulmayacak.
V.
Yatağa girmeden önce yüzümdeki mavi gülümsemeyi özenle temizledim.
hk
17.9.2001
31.12.07
rehaiku MMVII-MMVIII
30.12.07
kurabiyeli Pazar
29.12.07
kuşlar gibi...
Bilmem sizin başınıza geldi mi hiç? Ben bir dilekte bulunmaktan ve sonra onun gerçekleşmesini beklemekten yoruldum. "herşey olacağına varır", deyip geçmek taraftarıyım uzun zamandır. Olacakları bilememek de iyileştirici, rahatlatıcı bir hal.
“Saatli Maarif Takvimi” alırdık her sene anneciğimle birbirimize, takvimi paketleyen kırmızı ambalajı açmak ve 1.Ocak sayfasını ortaya çıkarmak benim görevimdi evde: Yılbaşının değişmez geleneği; annem elimin uğurlu geleceğine inanırdı zira.
2007 yılına başlarken elim hiç de uğurlu gelmedi anneciğim, dileklerimizin hiç biri gerçekleşmedi; mutfak duvarında, ışık düğmesinin yanında asılı duran Saatli Maarif Takvimi’nin 7.Mayıs’dan sonraki yapraklarına kimse dokunamadı..
Kokinalar vazonun içini doldurdu yine, altında eski yeni fotoğrafların..
Fotoğraflardaki suretinle gözgöze geliyorum, ne diyeceğimi bilemeden.
Sözü sınayan acı, acıyı evcilleştiren akıl, aklı susturan kalpmiş.
Hiçbir dileğim yok,
beklentim de.
Kuşlar kadar hafifim anneciğim.
hk, 29.12.2007


