-kedili rehaiku-
kedi, bekliyor.
beni ve benini bekliyor.
hangimiz sen ki kedi?
sen ben san benini
ben de senini, ben.
bu çile, sökülmekle başlıyor kedi!
reha yünlüel / şiirhâne
Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
19.9.07
18.9.07
Çengi
Bir konser dönüşü, yağmurlu ve soğuk bir İstanbul gecesinde anneciğimle dedemin peşine takılan yavru kedinin öyküsünü kimbilir kaç kez aynı mutlulukla dinlemişimdir Pazar öğle yemeğinin ardından.
İlkokul çağımdan itibaren Pazar günlerine ait anımsadığım, en sevgili ritüeldi bu: Anneciğim kendi çocukluk ve ilk gençlik anılarını anlatır, kurduğu cümleler yavaş yavaş o günlerin İstanbul görüntülerini gözlerimin önüne getirir, bir film sahnesi gibi canlanan hayaller; öykülerin hep aynı yerinde salınıveren kahkahalar, ya da gözleri buğulayan hüzünler anneciğimin müşvik ve tatlı sesiyle bambaşka bir anlam kazanırdı. Sanki o öyküleri diğer kahramanlarından dinlesem bu denli sevmeyecek, onların cümleleri yerine hep anneciğimin kurduklarını özleyecektim.
Zaman zaman anneciğimin sesinden kaydetmeyi, ya da O'nun "inci gibi" elyazısı ile bir deftere yazmasını arzu ettiğim bu birbirinden güzel hatıraların artık sadece benim aklımda kaldığı kadarıyla bilinecek olması ne yazık...
O yavru kediciğin gizlice eve alınmasını, anneannemin suç ortaklığı ile dedemden saklanarak beslenmesini, tüylerinin uzunluğu, gözlerinin güzelliği ve oyunbazlığını anlata anlata bitiremezdi anneciğim. Sonradan dedemin de çok sevdiği, evde kalmasına karar verilen ve adı "Çengi" konulan bu kedicik, yavruları karnında ölüp de kanı zehirlenince hayata veda etmiş; günlerce ağlayan anneciğim ve anneannemin bu hallerine dayanamayan dedem, bir daha ev içinde kedi beslenmesine izin vermemiş.
Umarım Çengi yine anneciğimin kucağında oturuyor, başını o yorgun dizlerinin üstünde dinlendirirken mırıl mırıl mırıldanıyordur...
hk, 18.9.2007
serçeli yazı...
Anneciğimin her sofranın ekmek kırıntıları ve "köfte ekmekleri"nin* kenarları ile beslediği serçecikleri düşündüm onları görünce. Kalpazankaya'nın hemen üstündeki lokantanın akşamüstü saatlerinde, neredeyse hepsi müşterisiz olan masalardan birinin üzerindeki ekmek sepetini keşfetmişlerdi. Dakikalarca gidip geldiler, sepetin içindeki kağıt peçetenin katları arasına bile girdiler, gagalanmadık köşe / yenmedik kırıntı bırakmadılar, telaşlı ve ürkek, ama bir o kadar da becerikliydiler.
7.Mayıs'dan bu yana anneciğimin serçecikleri O'nun yolunu gözlüyor olmalılar. Zira ekmek kırıntılarını dökmekte biraz gecikse, balkondaki çiçek saksılarının arasında gizlenip beklerler; O'nun yere serpiştirdiği her bir taneyi Kalpazankaya serçelerinin iştahı ve telaşı ile bir kaç dakika içinde bitiriverirlerdi. Yazları büyük bir yoğurt kabıyla balkona bırakılan sudan içmeye, hatta zaman zaman bununla da yetinmeyip, suyun içine girerek başlarını ve gövdelerini serinletmeye bayılırlardı.
Anneciğimin serçecikleri, kırlangıçları, çiçekleri ve bir de akşam güneşinin kristal boncuklu avizeden süzülürken ışığı odanın duvarlarında gökkuşağı renginde beneklere dönüştürdüğü "ciciler"i vardı.
-di'li geçmiş zaman kullanmaya hiç alışamıyorum.
hk, 18.9.2007
* köfte ekmeği: Köfte hamuru için kurutulacak ekmeklerin kabukları önce ekmek bıçağı ile kesilir ve bir kutu içinde buzdolabında saklanırdı. Anneciğim sulu bir yemek ya da çorba oldu mu, hep bu kabuklardan doğrardı tabağına. Eğer ekmek kabukları çok sert, ya da kuru olursa serçecikler için ayrılırdı.
14.9.07
dostlar
bu fotoğraf "herşey"i bir arada, içiçe, birdenbire, olduğu gibi,
olabildiğince, dupduru anlatıyor: duyabilenlere ne mutlu.
hk, 14.9.2007
31.8.07
Lady Diana 1997-2007
Goodbye England's rose
May you ever grow in our hearts
You were the grace that placed itself
Where lives were torn apart
You called out to our country
And you whispered to those in pain
Now you belong to heaven
And the stars spell out your name
And it seems to me you lived your life
Like a candle in the wind
Never fading with the sunset
When the rain set in
And your footsteps will always fall here
Along England's greenest hills
Your candle's burned out long before
Your legend ever will
Loveliness we've lost
These empty days without your smile
This torch we'll always carry
For our nation's golden child
And even though we try
The truth brings us to tears
All our words cannot express
The joy you brought us through the years
And it seems to me you lived your life
Like a candle in the wind
Elton John
26.8.07
portreler 1: genç hüzün
alında iki yana açılan dalgalı saç tutamlarının çerçevelediği bu çehre,
hasta yatağından kalkmış bir gencin "zoraki" gülümsemesini taşır gibi.
gözlerdeki gölgeler ve göz bebeklerinin taşa oyulmuş
iki derin çukurdan ibaret oluşu belki de bu hüznün nedeni.
ama bu
taşın hüznü mü?
taşı işleyenin kederi mi?
yoksa sadece "taş ustasına ısmarlanan" hüzünlü bir bakış olduğu için mi?
taştan yontulmuş bu hüzünü iki avucumun arasına alıp,
usulca öpseydim keşke.
hk, 26.8.2007
25.8.07
bir tapınağın yıkıntıları arasında...
Aphrodisias'ın ziyaretçilerine açık olmayan kuytu kıyılarında dolaşabilmek bir armağandı. Çok tanrılı eski Yunan uygarlığının kalıntıları arasında yürürken, bu kenti benzersiz kılanın (en azından benim bildiklerim arasında) - antik kentlerin bilimsel bakışla değil de meraklı koleksiyonerlerin keşif oyunu oynadıkları dönemlerin gözüyle incelendiği- 19.yy'daki o "henüz el değmemiş romantik doku" olduğunu düşündüm hep. Vahşi olmayan, ama yine de villaların, tapınakların, agora ve theatronun, hamam, odeon ve Sebasteion'un suskun mermerden bekleyişini hüzünlü ve koyu yeşil gölgelerle çerçeveleyen bir doğa.
Eskiden, çok eskiden, şiir yazdığım günlerden kalma bir romantizm. Hani içinde aşk filan olmayan, sadece zaman/yer/doğa ve o zamanda o yere takılıp kalmış insan figürleri üzerine kurulu bir romantizm geldi yerleşti yeniden aklıma. Çok eski bir dost gibi. Uzun zamandır söyleşmediğim ve ama suretini çok iyi bildiğim, huyuna suyuna alışık olduğum bir dost...
Öğrencilik günlerimdeki kadar mutlu oldum iki gün boyunca.
Ve Nazilli'den bindiğim gece otobüsü beni sadece Ankara'ya değil,
24 yıl sonrasının gerçeklerine geri getirdi ne yazık ki...
hk, 25.8.2007
21.8.07
anneciğim için...
ağlasun, 17.8.2007
anneciğim,
bir sene önce bu fotoğrafın çekildiği gün
kucaklaşmıştık; ben yine uzak yoldan gelmiştim,
siz beni benim evimde karşılamıştınız...
benim en güzel fotoğraflarım hep sizin için çekilmiştir,
bu resmimi de severdiniz biliyorum:
başımda dostlarımın veda hediyesi kır çiçeklerinden bir taç,
yüzümde Toros dağlarının güneş yanığı.
ah benim bir taneciğim
ah benim anneciğim...
hk, 21.8.2007
18.8.07
17.8.07
rehaiku h&cetera özel sayısı
-rehaiku h&cetera özel sayısı-
hayat ya da yaşam, ne bildiğimiz gibi ne de umduğumuz
saçma bir kara kutu, eteklerimizden saçtığımız
suskunluktan suskunluğa ne kadar ince,
ne kadar uzun bir yol
kıssadan hisse: damlaya damlaya göl oluyoruz.
reha yünlüel / şiirhâne
hayat ya da yaşam, ne bildiğimiz gibi ne de umduğumuz
saçma bir kara kutu, eteklerimizden saçtığımız
suskunluktan suskunluğa ne kadar ince,
ne kadar uzun bir yol
kıssadan hisse: damlaya damlaya göl oluyoruz.
reha yünlüel / şiirhâne
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



