26.8.07

portreler 1: genç hüzün

alında iki yana açılan dalgalı saç tutamlarının çerçevelediği bu çehre,
hasta yatağından kalkmış bir gencin "zoraki" gülümsemesini taşır gibi.
gözlerdeki gölgeler ve göz bebeklerinin taşa oyulmuş
iki derin çukurdan ibaret oluşu belki de bu hüznün nedeni.
ama bu
taşın hüznü mü?
taşı işleyenin kederi mi?
yoksa sadece "taş ustasına ısmarlanan" hüzünlü bir bakış olduğu için mi?
taştan yontulmuş bu hüzünü iki avucumun arasına alıp,
usulca öpseydim keşke.
hk, 26.8.2007

25.8.07

bir tapınağın yıkıntıları arasında...


Aphrodisias'ın ziyaretçilerine açık olmayan kuytu kıyılarında dolaşabilmek bir armağandı. Çok tanrılı eski Yunan uygarlığının kalıntıları arasında yürürken, bu kenti benzersiz kılanın (en azından benim bildiklerim arasında) - antik kentlerin bilimsel bakışla değil de meraklı koleksiyonerlerin keşif oyunu oynadıkları dönemlerin gözüyle incelendiği- 19.yy'daki o "henüz el değmemiş romantik doku" olduğunu düşündüm hep. Vahşi olmayan, ama yine de villaların, tapınakların, agora ve theatronun, hamam, odeon ve Sebasteion'un suskun mermerden bekleyişini hüzünlü ve koyu yeşil gölgelerle çerçeveleyen bir doğa.
Eskiden, çok eskiden, şiir yazdığım günlerden kalma bir romantizm. Hani içinde aşk filan olmayan, sadece zaman/yer/doğa ve o zamanda o yere takılıp kalmış insan figürleri üzerine kurulu bir romantizm geldi yerleşti yeniden aklıma. Çok eski bir dost gibi. Uzun zamandır söyleşmediğim ve ama suretini çok iyi bildiğim, huyuna suyuna alışık olduğum bir dost...
Öğrencilik günlerimdeki kadar mutlu oldum iki gün boyunca.
Ve Nazilli'den bindiğim gece otobüsü beni sadece Ankara'ya değil,
24 yıl sonrasının gerçeklerine geri getirdi ne yazık ki...
hk, 25.8.2007

21.8.07

anneciğim için...

ağlasun, 17.8.2007
anneciğim,
bir sene önce bu fotoğrafın çekildiği gün
kucaklaşmıştık; ben yine uzak yoldan gelmiştim,
siz beni benim evimde karşılamıştınız...
benim en güzel fotoğraflarım hep sizin için çekilmiştir,
bu resmimi de severdiniz biliyorum:
başımda dostlarımın veda hediyesi kır çiçeklerinden bir taç,
yüzümde Toros dağlarının güneş yanığı.
ah benim bir taneciğim
ah benim anneciğim...
hk, 21.8.2007

17.8.07

rehaiku h&cetera özel sayısı

-rehaiku h&cetera özel sayısı-

hayat ya da yaşam, ne bildiğimiz gibi ne de umduğumuz
saçma bir kara kutu, eteklerimizden saçtığımız
suskunluktan suskunluğa ne kadar ince,
ne kadar uzun bir yol
kıssadan hisse: damlaya damlaya göl oluyoruz.

reha yünlüel / şiirhâne

28.7.07

h_et_cetera & yolcuları

zamanlı zamansız

inferno, anonim

bazen zamanın geçmek bilmediğini, bazen su gibi aktığını;

zamanın, içine hapsedilen insanlar için nasıl azaba

ya da zevke dönüşebildiğini izliyorum bir süredir ,

"zaman"ın yerlere / kişilere / yaşananlara göre değişen

huyları, halleri, tepkileri olduğunu farkediyorum.


hiçbiri bilmediğiniz haller değil, eminim.

ama az önce "artık bitsin" diye iki gözü iki çeşme ağlarken,

az sonra "ah keşke hep burada, böyle kalsam" diyebilecek denli mutlu olmanın

bir çelişki mi, tutarsızlık mı, ruhun dengesizliği mi, nefeslenme mi,

yoksa kederin yanığını iyileştiren bir merhem mi olduğuna karar veremiyorum.


önceki akşam Joseph bana bir soru sordu: "mutlu olmak istiyor musun?

neden bilmiyorum, ama "istiyorum" diyemedim.

olabileceğime inanmadığım için mi,

anneciğimin gidişi ardından mutlu olmayı kendime yediremediğimden mi,

mutlu olmak için atmam gereken adımlardan korktuğumdan mı,

neden bilmiyorum...


zaman bir deniz ise,

yüzmek yorucu ya da deniz çok dalgalı olduğunda

boğulmaktan kurtulabilmenin yolu

bir sal ya da kayığa çıkmak olabilir.

zira iskelesiz, karasız, adasızdır,

uçsuz bucaksız ve derin.

bazen akıntıya, girdaba kapılmak,

bazen günlerce aynı dalgayla inip çıkmak mümkündür bu denizde.


"mutsuz olmak istemiyorum",

şimdilik bu yanıtla yetin Joseph.


hk, 28.7.2007

23.7.07

yaz(a)mamak...


yazmanın zor geldiği zamanlar,

sözcüklerin zihnimde uçuştuğu,

bir metnin tüm girinti çıkıntıları,

gölgeleri ve kuytuları ile belirirken,

kalemi elime alamadığım için silikleştiği akşam ve sabahlar.


sıkıntılıyım, öyle çok:

bir gecede değişiverirmiş yaşam,

yaşamın değiştiği yeri incelten, keskinleştiren,

akılda jilet kesiği yaralar açan ,

haller içindeyim.


gitsem gidemiyorum,

kalsam duramıyorum.


yazmak ,

içimden gelse de

elimden gelmiyor.


bağışlayın.


hk, 23.7.2007

8.7.07

şiir dışı imge/dize’leriyle başı dertte olanlar’a



I.
şiirde kendinden önce hiç (ama hiç) söylenmemiş bir dize olmayı,
ya da
bir dizenin (okuyanın aklına durgun-luk verecek)
tek bir sözcüğü olarak düşünülmeyi bekleyip de, ama işte en azından birkaç kez kendi sesiyle söylenmiş olmaktan kurtulamayan dize/imge’nin sıkıntısı / huzursuzluğu / umarsızlığı nicedir.

onların hayalkırıklığını ( hem de üçüncü saati vuran bir pandül gibi: bir kez kendisi, bir kez şairi, bir kez de okuyucusu için yinelenen düşyitimini) görmek ne bedbâhtlık.

II.
sonra bir de “evsiz barksız”, “kimsesiz”, “nüfusa kaydedilmemiş”, “korunmayan ve sahip çıkılmayan” imge/dize’ler vardır. Onlar şiirleşen (ki bu sözcükler kamuya mal edilmiş, kurumsallaştırılmıştır çoktan) imge/dize’lerden ayrı tutulur, uzaktan izlenirler ve (içine yerleştirilecekleri bir şiir için) bekletilmeleri uygun görülmüştür.

Şiir taslaklarının, karalamaların yazıldığı defterlerde değil de; sigara paketlerinin üstünde, gazete kıyılarında, eprimiş mektup zarflarının üçgen kapaklarında karşınıza çıkarlar. Huysuz ve küskündürler. Alınganlıkları ile asla başedilemez.

III.
Şiir dilinde kendine sığınak bulan her sözcük ve imge’nin, şairinin yaşadığı, izlediği, topladığı, biriktirdiği, gözlediği, sakladığı, sahiplendiği eylem / kavram / olgu / hal / tavır / kişi / yer / zaman’dan beslendiğini; bütün bunların şairin belleğinde çoğul bir sevişmeyle hemhal olup, imge/dize’yi yarattığını düşünürsek, “şiir dışı” olanların da aynı sürecin sonunda, ama bir şiir (aile) kuramayacak kadar “bağımsız” ve “başına buyruk” doğduklarını kabul etmek gerekir.

“uyumsuz” ve “uygunsuz” bir yaşam seçmiştir böyleleri, her biri kendi “özerkliğini” ilan edip, yalnız kalmaktan çekinmezler.

IV.
Başına buyruk imge/dize’ler kendilerinin en kısa ve özgüven sahibi şiirler olduklarını bile düşünür zaman zaman.

Bu konuda haksız oldukları henüz kanıtlanamamıştır.

V.
Şairin aklı ve yüreği ne denli çalışkan ve yetenekli olursa olsun, evrendeki her bilgiden haberdar edemeyecektir kendini.

Bu yüzden işte, “maçupiçu’daki dağ çiçeklerinin sesi”nden söz eden şaire rastlamak da, “bir şiirin kafiyelerindeki masumiyet”i korumak kadar zordur.

hk, 28.3.2003

17 sene sonra...

son kahvaltı, 6.7.2007 - DTCF

17 yıl aynı yollardan geçtim, aynı duraklarda durdu otobüsler,
D.T.C.F'nin bahçesinden girince ıhlamur ağaçları ile karşılandım,
iç bahçenin basamaklarından çıkarken öğrenciler oldular hep,
sonra o küçük, karanlık, giderek daha az sevdiğim odanın
sanki hergün biraz daha daralan duvarları arasına sıkıştım kaldım...
En sevdiğim yaşımdı 17, onyedi yıl sonra çok seveceğimi bildiğim
aydınlık, ferah, görmüş geçirmiş, vakur bir binanın, pencereleri sessiz
ve huzurlu bahçelere açılan en büyük odasına taşındım.
ben ki, kiracısı olduğum evlerden bile taşınırken ağlarım,
D.T.C.F'nin bahçesinden çıkarken dönüp arkama bakmadım.
"orada" değilim artık.
aydınlığa kavuştum.
hk, 8.7.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü