Aklımdan, başımdan, içimden geçenleri; hatırladıklarımı, unutmak istemediklerimi, hasretini çektiklerimi, izlenimlerimi yazıyorum..
13.4.07
olmak istediğim yerler IX.
olmak istediğim yerler IX.
Bu sabah Büyükada'daki "Splendid Palas Oteli"nin salonunda orta şekerli kahvemi yudumlarken, "Hayat Tatlı Zehir" kitabının birbirinden güzel hikayelerini okumak ve
arada bir başımı kaldırıp, pencerelerden giren bahar güneşiyle gözgöze gelmek isterdim.
hk, 13.4.2007
12.4.07
Pencere önü yazıları I.
Pencere'ler olmasa, ne kadar mutsuz olacağınız hiç aklınıza geldi mi?
odanın içi ile dışını birleştiren "arayüz",
karanlıkla aydınlığı buluşturan "boşluk",
kapalı ile açık arasında duran "saydam çerçeve",
gökyüzü, kuşlar ve ağaçları dışarıda tutan "cam kafes"...
benim pencerelerimin kimisi sıkıntılı ve ruhsuz binalara,
ince uzun bir yokuşa,
(söğütlü, çimenli bahçelere),
fırtınada gökyüzü ile birleşen dağlara,
(denize ve vapurlara),
kimisi de Adalar'a açıldı.
pencere önü yazıları: Benim pencere izlenimlerim,
önünde oturduklarım / camından baktıklarım /
ya da bakmayı hayal ettiklerimdir.
hk, 12.4.2007
9.4.07
açlık...
tam takır kuru bakır bir sofrada
baş köşeye kurulmuş Mösyö Mönü,
tabağında Karnı guruldayan hazmı güç bir çift soru ile:
“ kimin açlığı kimin açlığından büyük?
ve “ kimin açlığı kimin açlığını döver?”
yiyen cevaplamış soruyu
açlıklararası hiyerarşinin
getirdiği yeme de yanında yat iştihayla:
“ önemsiz açlıklar” doğal seleksiyona nevale!”
yer misin, yemez misin?!
yersek!
reha yünlüel / şiirhane
Günlük yaşantının başedilir ve giderilebilir bir hâli gibi gördüğümüz açlığın kolaylıkla umarsızlığa dönüşebileceğini farketmek için ne amansız kıtlıklara, ne de ölümcül deneyimlere gerek var aslında... Gelin görün ki anlayışlı, duyarlı, vicdanlı olamıyor insanoğlu her zaman; yaşamadığı zorlukları kolaylıkla görmezlikten gelip, kendinde var olanın yokluğunu çeken başkalarına yabancılaşabiliyor. Açlık var olmanın en temel ve basit gereği olarak tüm insanlığın elbirliğiyle yenmesi farz yaşamsal bir sorun iken, diğerlerinin yanına bile yaklaşamadığı o sofrada , kimileri hiç durmadan tabağını doldururmaya devam ediyor.
Açlık yalnızca aç kalanlara (yoksa bırakılanlara mı demeli) özgü bir “hâl” olarak, yarım açlıkla tam açlığın sınırında bekleyen dünya nüfusu için “paylaşılması güç” ve “haberdâr olunması zahmetli” bir gerçeğe dönüşmüyor mu böylece?
II.
“Uzun süren açlıklarda kuvvet kaybı, sinir bozuklukları, baş dönmesi, halüsinasyon, zekâ sapmaları görülür.”, diyor bilgi kaynakları.
III.
Sinema filmlerinde yoksulluğu anlatmanın en etkili yollarından biridir “açlık”. Yabancı yapımlarda pastacı vitrinlerinin önünde dikilip, kremalı pastaları, çeşit çeşit çörekleri, çikolatalı tatlıları ve onları büyük bir iştiha ile yiyen müşterileri izleyen çocuklar vardır söz gelimi; Türk filmlerinin kahramanları ise her nedense daha alçakgönüllüdür: Seyyar köfte-ekmek tezgâhlarının, simit tablalarının, ekmek fırınlarının, ya da olmadı çorbacı camekânlarının yanında yöresinde dolanırlar. Bu yüzden de pastane, ya da lüks lokantaların önünden müşterilerin rahatını kaçırdıkları gerekçesiyle kovalanan çocuklar açlıklarına bir çare bulamazken, bizimkiler kendileri gibi yoksulluktan gelme, ve yoksulluğun kendi hiyerarşik düzeni içinde daha üst sıralara yükselmiş, ama işte yine de “açlığın ne demek olduğunu iyi bilen” ağabeyleri, amcaları tarafından bir seferlik de olsa korunur, kollanır, doyurulurlar.
Zira açlık onu bir yoksulluk işareti olarak taşımış olanların belleğinden kolay kolay silinmez.
Tanrıça Demeter, kendisine ait bir ormandaki kutsal meşe ağacını acımasızca kestiği için Thessalia’lı Erysikhon’u “sonsuz açlık” ile cezalandırmaya karar verir ve dağ perilerinden birini yanına çağırarak onu açlık diyarına gönderir. Zira “insanlara ve bütün canlılara yiyecek sunan, onları besleyen, ürünleri yetiştiren” Demeter ile Açlık “Fames”in birbirleri ile karşılaşarak, aracısız görüşmelerini tanrılar uygun görmez.
V.
Yunan mitolojisinde “anlaşmazlık ve savaş tanrısı Ares”in kızkardeşi ve arkadaşı Eris’in dört çocuğundan biridir Açlık: Kardeşleri Istırap (Ponos), Unutma (Lethe) ve Keder (Algos).
VI.
Açlığın kıyısına yanaşmak ve çaresizliğini duymak icin ne yoksul olmaya, ne kıtlığa, ne de ıssız bir yerde yiyeceksiz mahsur kalmaya gerek var aslında; iradenizi “beslenme içgüdünüz”le yirmidört saat boyunca savaştırın, açlığınızı büyütün ve bu hissin kimilerimiz için “geçici” olmadığını düşünüp, kabullenin.
Tüm insanlık ondan kurtulana kadar, belleğinizin etine batan bir diken olsun açlık.
8.4.07
Hüzünlü nesneler sergisi I. : Peace Rose
Bazı nesneleri gördüğümde "bu benim olmalı", diyorum. Sadece rengi, yumuşaklığı, duruluğu, zerafeti, eskiliği, güzelliği için "bu benim olmalı" dediğim kaç nesne vardır; ne kadarı benim olmuştur bilmiyorum. Ama son zamanlarda yeni nesneler yerine, "benden çok daha yaşlı" olanlarla ilgileniyorum. Sevilerek kullanıldıklarını, önceki sahiplerinin artık hayatta olmadığını, o nesnelerle ilgili anıların da o insanlarla birlikte yitip gittiğini biliyorum...Peace Rose bu nesnelerden biri; İngiltere üretimi, Paragon marka porselen çay fincanı. Fincan ve tabağını süsleyen sarı-kavuniçi güller, "olmak istediğim yerler"in başında gelen Londra - Regent's Park'taki Queen Mary Bahçesi'nde açanlardan farksız.. Öyle ki, fincanı dudaklarınıza her götürüşünüzde dalından koparmaya kıyamayacağınız bir gülü "öper gibi" oluyorsunuz.
Hüzünlü nesneler sergisi açtım ve sadece "şimdilik" benim olduklarını hiç unutmuyorum.
hk, 8.III.2007
7.4.07
Piyale Madra'nın dediği gibi...
5.4.07
kitap lekeleri...

I.
Kitap lekeleri, kitabın sahibi / okuyucusu’nun (ikisinin aynı veya ayrı kişiler olması ihtimalini unutmamalı) kitap okuma alışkanlıklarını imleyen en okunaklı işaretlerdendir.
Kitaplarını sahip olduğu diğer nesneleri (kalem kutusu, fincan, terlik, kül tablası, cetvel, eldiven, vb.) kullanma biçiminden farklı bir özen ve ciddiyetle “okumaya” gerek duymayan okuyucu “leke” sabıkası en yüksek olandır bu yüzden.
Ki, özenli olmak yaşamında bir ilke ise okuyucunun, kitaplarında rastlanabilecek yegâne leke ( onlar da lekeden ziyade, kağıdın üstünde kenarları ince buruşuklarla belirginleşmiş minik daire biçimli kabartılardır) “gözyaşı” izleridir. Bu izler kitabın yazın türüne, ağlama isteğine yol açan anlatımın hangi sayfada yer aldığına, okuyucunun okuma hızına, gözyaşlarının ağlamayı tetikleyen cümlelerden kaç satır sonra süzülmeye başladığına, kitabın okuyucunun kucağında ve onunla göz göze oluşuna bağlıdır. Ağlama eylemini ortaya çıkaran bölüm, paragraf ya da dizeler yeniden okunduğunda ise hazırlıklıdır özenli okuyucu, mendilini yanından eksik etmez.
Özensiz, ya da savruk okuyucunun kitabında ise sayfaların büyüklüğüne, kitabın cildine (sayfaların yumuşak başlılığına), okuyucunun algılama hızına ve okuma eylemine eşlik eden (kimi zaman onu tamamlayan) kahve, çay fincanlarının ya da şarap, konyak kadehlerinin kenarından sızmış damlaların bıraktığı ince ve soluk halkalara rastlamak mümkündür. Dalgınlık halkaları da denilebilir bunlara, zira okuyucunun kitabın başından kalkıp bir başkasına yöneldiği, bu sırada da okumakta olduğu yeri kaybetmek endişesiyle fincanı ya da kadehi açık olan sayfanın üstüne “bırakıverdiği” anların ürünüdürler.
Kitapları lekeleyen ve hoşgörülmesi olanaksız yiyecek kırıntılarından söz etmeye bilmem gerek var mı? Ancak “okuma sevdası”nın büyüklüğüne, ya da “okumakta olduğu bölümün nereye varacağına duyduğu karşı konulmaz meraka” sığınarak affettirebilir kendisini okuyucu; öyle ya, açlığı bile engel olamamıştır “okuma eylemi”ne ve her ne kadar dökülen parçacıklar (ekmek / bisküvi kırıntıları, simit susamları) sayfa çevrilmeden önce ve kitap çene seviyesine yükseltilerek üflense de, birkaç kırıntı kağıdı şeffaflaştıran ve rengini değiştiren izini bırakmıştır çoktan.
II.
Kirli ellerle okunan kitaplar sayfalarının köşelerinden ve dış kenarlarından yaprakların cilde kavuştuğu o kısık çizgiye doğru esmerleşirler. Okuyucuların niceliği arttıkça ve yaşları küçüldükçe böyle lekeler çoğalır, onulmaz bir geçkinlik çehresi gelir yerleşir.
III.
Kitap içlerinde karşılaşılan en masum ve bağışlanabilir lekeler ise, sonbaharda şarabi ve sarı ağaç / sarmaşık yapraklarının; ilkbaharda envai çeşit kır çiçeklerinin (en çok da papatyaların); yaz geldimi de kokulu ve yalınkat bahçe çiçeklerinin (yasemin, hanımeli, menekşe) kurutulmak için yerleştirildikleri yerde sayfalara bıraktıkları izlerdir. Bu lekeler çiçeğin dokunsanız tozlaşacak kalıntılarına inat, kahverengi mürekkeple çizilmişcesine belirgin ve kalıcıdırlar; bu yüzden kitap, çiçek ya da yaprakların hiç beklenmedik bir anda kucağınıza düşüp, kırılıvermesine aldırmaksızın, zamanı meçhul o mevsimin kağıda mühürlü siluetlerini saklamaya devam eder.
IV.
Dolmakalemle yazılmış not ve mektupların satırları, eğer arasına kondukları kitabın sayfası ile öpüşüyorsa, zamanla matbaa harfleri ile el yazısının içiçe girdiği ve gizli bir şifreyi çağrıştıran lekeler bıraktığı da vakidir. Eski kitaplarda da en çok bu lekelere rastlanır zaten. Mürekkebini kitabın tenine kusmuş bu el yazılarının, unutulmuş bir şiirin, aşk ya da intihar mektubunun keşfi olması kâşifinin en büyük dileğidir.
V.
Resim yaparken okumayı özleyen dalgın ressamların kitaplarında renkli boya lekelerine rastlamak şaşırtmamalıdır kimseyi.
VI.
Kitap lekeleri okuyucudan kitaba kalandır.
hk, 2.3.2003
4.4.07
leylâk kokulu bahçeler için...
olmak istediğim yerler VIII.
olmak istediğim yerler VIII.
Çam ormanının içinden kıvrılarak yükseldikçe sol yanı denizi görmeye doyamayan, serin/sessiz/kimsesiz bir Heybeliada sabahında yürümek, yürüdükçe beni yoran tüm hallerden uzaklaşmak, adanın dünyanın geri kalanından yalıttığı varlığımı usul usul unutturmak isterdim. Bu sabah burada değil, "orada" olmak isterdim.
hk, 4.4.2007
2.4.07
şeker bahçeleri

1703-1730 yılları arasında hüküm süren III.Ahmed’in Lale Devri olarak da anılan dönemi Osmanlı’nın son rönesans hareketi olarak nitelendirilir. Olağanüstü kültürel bir canlanmanın yaşandığı bu devirde, en ünlü Osmanlı el yazması ressamı sayılan ve betimleriyle çağının ruhunu yansıtan Levni’nin başyapıtı “Surname-i Vehbi”de, Sultan III.Ahmed’in dört şehzadesinin 1720 yılında 15 gün - 15 gece süren sünnet şenliği minyatürlerle anlatılmıştı. Bu görkemli saray şenliğinin Sultan’a sunulmak uzere hazırlanan “resimli öyküsü” 175 sayfa olup, 137 resim içerir. Biri dışında tüm resimler karşılıklı iki yaprak olarak düzenlenmiş, her figür, her olay ve her mekân olabildiğince açık gösterilmiştir.
Surname’nin ilk sahnesinde, 18.Eylül – 2.Ekim 1720 tarihleri arasında kutlanan şenliğin sahibi Sultan ve şehzadeler, törenin başlamasından 19 gün önce Eski Saray’ı ziyaret ederken betimlenmişlerdir. Bu ziyaretin nedeni, “nahıl”ları ve “şeker bahçeleri”ni görmektir, ki el yazmasının sonsöz bölümünde yer alan “Sünnet Alayı”nda bu iki öğenin gösterişli ve renkli örnekleriyle bir kez daha karşılaşırız.
Kimbilir kimlerin sokaklarından geçmişti Levni’nin betimlediği şeker bahçeleri ve nahıllar da; iyi niyeti / uzun yaşamı ve bereketi şehzadelerine layık gören Sultan’ın hizmetkârları bu geçidin görkemine mani olmasın diye kimbilir kimlere reva görmüşlerdi yıkımı...
Gerçi şeker bahçeleri, şerbet dereleri, şenlik alayları el yazmalarının, minyatür figürlerinin masalsı dünyasında kaldı ama, ilkbaharın siyah-beyaz kış manzaralarını binbir renkle donatma becerisi hala yüzümüzü güldürüyor. Ve ne gariptir ki, bu defa da kent sakinleri bahçeleri ve baharlanmaya hevesli ağaçları kendi elleriyle yok ediyor; daha yüksek yapılarda ağaçsız ve bitkisiz yaşamaya razı oluyorlar. Belki de bu yüzden, her geçen bahar, baharlanan ağaçlar daha çok şaşırtıyor, daha çok gülümsetiyor bizi... Kent insanının hışmından kurtulmuş şeftali, erik, kiraz, kayısı, vişne, ıhlamur, kestane ağaçlarının çiçeklenmesi karşısında hissedilenler, giderek ikiyüzyıl önce tören debdebesi ile sokaklardan geçirilen nahıllara duyulan hayranlık ve özenmeye dönüşüyor.
İlkbaharın yarım kalan keyfini sürmek için sabırsızlandığımız, saatlerimizi yaz güneşine göre ayarlamamızdan belli değil mi ?
1.4.07
pencere önü bahçesi ve bir Markiz düşü..
omuzlarım yorgun, gözlerim yorgun, yağmur yağıyor ki buna çok seviniyorum. şimdi İstanbul'da olsaydım, Markiz'de buluşur çay içerdik değil mi İffet'ciğim? konuşur konuşur gülüşür; hatta diyette bir delik açıp, çikolatalı ve böğürtlenli o muhteşem pastadan birer dilim bile yerdik. sonra da güzel kaligrafisi ile Rıfat dedemin elinden çıkan "Markiz" sözcüğüne tutunur, üzerindeki küçük tacı başımızın üstüne yerleştirip 1930'ların İstiklâl Caddesi'nde gezinir, dışarıdaki uğultulu kalabalığın karmaşasını farketmezdik...
pencere önü bahçemi hazırlamadım henüz. gri / yağmurlu ve sıkıntıdan ibaret bu şehrin Mozart'ın piyano konçertoları ile çekilir hale getirdiğim şu hanesinde, kendi kendime "bir" nisan şakası yapmakla yapmamak arasında kararsızım...
hk, 1.IV.2007



