11.3.07

sıkıntı, sadece sıkıntı...

"hiç insan kendinden sıkılır mı?, ilâhi çocuğum..", dedi annem bu sabah.
sabahları aynada gördüğüm çehreden sıkıldığımı biliyorum oysa, saçlarımın uzunluğundan, bedenimi yoran kilolardan, sürekli diyet zorunluluğundan, evin içinde dönüp dolaşan yalnızlık hallerinden, çalışma masamı kalabalıklaştıran kitaplardan, gözlük çerçevemden, hayalkırıklarının kalbime ve aklıma saplanıp canımı acıtmasından sıkıldım.
Ankara'dan, yağmursuz ve karsız geçen kıştan, hep aynı yüzleri görmekten, annemle babamdan uzak yaşamak halinden, insan sesi için televizyonu açmaktan, yalnız bırakılmaktan da sıkıldım.
sıkılınca ne yapar insan?
hk, 11.3.2007

9.3.07

Hayata dair özlü sözler I.

"Dünyada laleleri çıkarıp da yerlerine şalgam dikecek tek bir fert tasavvur edemem...
Hakikatte ancak hiçbir şeye yaramayan şey güzeldir."
Gautier
(Hayata Dair Özlü Sözler, Kırkambar Yayınları)

28.2.07

olmak istediğim yerler IV.


"annem için"


I. ... hangi tuşa, ne uzunluk ve şiddette, ne zaman basacağını bilen ellerdi onunkiler; gün boyunca yaptığı işlerin yorgunluğunu ve sıradanlığını inkâr ederdi piyano çalarken.
Sümbül ve nergis kokan kış günleriydi. Ufacık bir kız çocuğuydum.
Siyah ve vakur konsol piyanonun kapağı açılır, kapağın iç kısmındaki menteşeli küçük raf indirilir, bu incecik rafa nota kitabi yerleştirilirdi.
Hafif ve daima İstanbul’u anımsatan kâfuru kokusu gelirdi içinden.
Tuşların üzerini kaplayan yünlü, ince uzun bir örtü, kenarları siyah çizgili, kırçıllı.

Çocuk aklım derdi ki: “Tuşlar piyano çalınmadığı zaman üşümesin.”

II. Kimi tuşları kaplayan incecik fildişi rengi plakaların üstünde yalnızca benim sezebildiğim izler vardi: Hafif hareler, minyatür ırmaklar, rüzgara kapılıp giden bulut parçacıkları, dağ çiçeklerinin taç yaprakları, sanki. Notalar o izlere karşı gelir, ya da, benim tuşlar üzerinde sezebildiğim izler güzel sesler çıkarırdı.

III. Tuşlar piyanonun bana görünmeyen iç derinliğinde çapraz uzanan tellere dokunurdu.
Birbiri ardına ve parmakların bilge telaşıyla inip kalkan onlarca ahşap çekiç...
Uçlarına küçük keçe parçaları yapıştırılmış. Her çekiç darbesi bir heceydi; heceleyen, tuşa dokunan parmak; heceler birleşince duyulan sözcükleri aklımda tutmaya çalışırdım, sözcükler çoğalır, dinlediğim en güzel cümleleri kurardı.
Başkalarının yazdığı kitapları okur gibiydi annem, yüksek sesle okur gibi, yazılanlar ne denli anlamlı / içli / neşeli / kederli / coşkulu olursa olsun, nasıl okunduğuydu can alıcı olan. Annem okurken yazı olduğundan daha da güzelleşirdi.

IV. Nota kitabının yaslandığı piyanonun siyah mobilyasi, ince ve altın yaldızla işlenmiş girlandlarla bezeliydi. Artık olmayan şamdan kollarının zerafetini tamamlamak için belli ki...
Hep o şamdanları, onlara konulacak mumların renklerini ( altın rengi, fildişi, tutun sarısı...); mum ışığının notaları aydınlatmaya yetip yetmeyeceğini; mum damlacıklarının şamdanın küçük kasesinden taşıp tuşlara akma ihtimalini düşünürdüm.
Bir de o mumlarin ışığında annemin yüzünün nasıl görüneceğini...

V. Anneme ait onlarca yüz ifadesi vardır çocukluğumdan anımsadığım, ama işte o’nun kendi kendisiyle / kendi öyküsel geçmişiyle / belleğindeki o en güzel anılarla buluşup, onlarla başbaşa kaldığı sayılı zamanların ifadesiydi benim belki de en sevdiğim: Piyano çalarkenki hali...

Gözlerini iki mezur arasındaki anlık boşluklardan, hiç bitmeyecekmiş gibi uzanan nota satırlarından ayırmadan gülümseyen yüzü. Benim göremedigim yerleri / hiç bilmediğim bir yüzü seyrediyormuş gibi; hiç duyamayacağım sesleri dinliyormuş gibi hem de. Piyanonun yanındaki koltuğa kıvrılır, başımı yastığa dayar, gözlerimi ayırmadan onu izlerdim.
Ömrümün en huzurlu zamanları, ama kısacık...

VI. Piyanonun üstünde yerleri hiç değişmeyen fotoğraf çerçeveleri; küçük gümüş biblolar, melek kanatlari uçmaya hazir bir şamdan, anneannemin çok sevdigi ponpon tomurcuklu kuru çiçekler, siyah ahşap kutusunun içinde dilsiz bir metronom.

VII. Piyanonun üstünde yerleri hiç değişmeyen fotoğraf çerçeveleri; küçük gümüş biblolar, melek kanatları uçmaya hazır bir şamdan, anneannemin çok sevdiği ponpon tomurcuklu kuru çiçekler, siyah ahşap kutusunun içinde dilsiz bir metronom.

Piyano çalarken, sanki bütün bu ses dışı ayrıntılar, annemin bakmadığı, ancak o’nu izleyenin görebileceği nesneler; ışığın ıssızlaştırdığı gölgeler; mevsim çiçeklerinin rahiyasi; yastığın giderek ısınan pamuk yumuşaklığı; kıpırtısız gövdemin uğuşan dokuları...
Hepsini, çocuk olmanın güçlendirdiği bilinç dışı sezgilerle birer birer kaydettim.

Diyeceğim, şimdi, annemin çocukluğuma piyano çaldığı o güzel yaş’a ulaşmışken, yazdığım ve söylediğim herşey bana o konsol piyanonun kıyısında öğretilmiştir.

VIII. ...ve belki de büyüdüğüm için, artık piyano çalmıyor annem.

hk, 3.4.2003

Bu sabah anneciğimin piyanosunun yanıbaşındaki koltukta oturmak ve Mozart'ın piyano sonatlarını onun parmaklarından dinlemek istiyorum...

hk, 28.şubat.2007

26.2.07

dünyanın ertesi güne bırakılan işleri

“Dünyanın ertesi güne bırakılan işlerini ben bitiriyorum her akşam.”, ş.hatipoglu
1. Ertesi güne bırakılan işler: Önceden bilinip de bugüne sığdırılamayan mı?
Bugün (ve hatta yarın da belki) yapılmasa da olur, dediklerimiz mi?
Tamamlanması için birisini, başka bir şeyin gerçekleşmesini, bir eylemin bitişini gerektiren mi? Aslında yapmayı hiç istemediğimiz, ama mecbur bırakıldığımız mı?
Son anda çıkagelen, beklenmeyen ve yetiştirilemeyen mi?
Dünyanın ertesi güne bırakılan işleri, bugün yaptıklarımızdan daha mı az öncelikli?
2. Yarına bırakılan tüm işlerin, çoktan –dün olan- günün saatlerinden artık ve bu yüzden de yerini ve zamanını şaşırmış, “yersiz-yurtsuz” ve huzursuz olduklarından eminim. Zira planlı yaşayanın hergünü, önceden tasarlanmış ve kimbilir kimlere, hangi koşullara, olasılıklara göre günevinin yirmidört odası arasında paylaştırılmış işleri barındırır. Ertesi güne kalan her iş bu odaların hiç birine sığmamış, ya da her birinden atılmış; ev sahibine de başedilmesi güç bir tedirginlik kalmıştır.
“Bugün de yapamadım”, dersiniz kendi kendinize. Oysa yarının işleri bellidir zaten, onların arasına / düzeni bozmayacak bir biçimde yerleştirilmesi gerekir: Bu yüzden, yarına bırakılan / kalan her iş biraz sığıntı, diğerlerinin yanında eğretidir. Üstelik geciktirildiği için, o günün işlerinden önce düşünülmesi, bitirilmesi, unutulması isteğini taşır, bu da hep biraz sabırsız yapar, hem onu ve hem de sahibini.
3. Belki de en ürkütücü ve umarsız olan, ertesi gün gerçekleştirilse de “artık çok geç” dediğimiz işlerdir.
4. Günlerini tasarlamadan yaşayan içinse “ertesi güne bırakılan” hiçbir iş yoktur.
Yaşam –rastgele- ve kendi eserikliği içinde süregelir, telaşsızdır, huzursuzluk duymaz, endişelenmez; hergün kendinden sonraki bütün günleri de kapsar, yekpâredir. Ömür tek bir gün gibidir.
5. Bazen de ertesi güne bırakılan işin içeriğidir onu yarına bırakmamıza yol açan. Bugün yapılması aslında içtenlik ve heyecanla istenir, ama işte... ‘ama’lar işi yapması beklenenin elini kolunu bağlar, içini daraltır, istemediği halde istemediği hallere düşürür, oluruna bırakmaktan başka umarı olmasa da aklına ve yüreğine bir diken gibi batar. Belki de bu yüzden, “yarına bırakılan işler” içinde en zor olanı, sahibinin inisiyatifi ve gönüllülüğüne rağmen yapılamayandır. ‘ama’ların o acımasız ve anlayışsız engeline takılan tedirgin yürek kendince ve masum bir teselli yaratır: Zamanı henüz gelmedi, der. Zaman’ın gelmesini beklemek ise yarın’ın ne zaman olacağına dair bir meraktır. İçinde hem bitip tükenmez bir umut, hem de belirsizlikle beslenen bir umutsuzluk barındırır. -zamanı- kendiliğinden gelir ve fısıldar mı kulağına “işte şimdi!”, diye;yoksa ömrü tek bir güne dönüştürerek tuzağa mı düşürür bekleyeni, işte bunu ancak Tanrı bilir.
6. Dünyanın ertesi güne bırakılan işlerinden biriydi bu mektubu yazmak, yazdım, şimdi huzur içinde uyuyabilirim.
hk, 23.5.2003

evcini'nden empanada

"
Uzun zamandır (8.Şubat'tan bu yana) sesi soluğu çıkmayan sevgili EVCİNİ sümbülleri ve enginarları ile geri dönmüş. Yokluğunda EVCİNİ'nin sayfalarından heveslenip İspanya, Portekiz, Arjantin ve Latin Amerika ülkelerinin mutfaklarında hazırlanan " empanada" tarifini uyguladım geçen hafta. Fırından çıkan böreklerin görüntüsü ve kokusu o kadar şahaneydi ki, incecik ve çıtır hamurlu empanadalardan birini yemeden edemedim (oysa karbonhidrat yasaklıyım) , ama yine de bu şahane börekler planladığım üzere, annemle babamın sofrasını şenlendirmeye gittiler.
Kolaycave değişik içlerle hazırlanabilecek bu börek için ( peynirli ıspanaklı çeşitlemesi aklımda) benim "tıklamayı sevdiklerim" listemin başındaki http://www.evcini.com adresine konuk olmanız yeterli...
Geçen hafta boyunca yazmak istediğim pek çok düşünce gelip geçti aklımdan, onları sıraya koydum (yazıları tamamlayacak resimleri hazırlamalıyım önce), zira kimileri güncelliklerini yitirseler de kayıtlara geçmeyi hakedecek kadar değerli izlenimlerdi.
Yağmursuz, karsız, kupkuru Ankara'nın gökyüzünde görünmeyen bulutların beni mutsuz ettiğinden eminim artık.
hk, 26.şubat.2007

21.2.07

dört sene önce...


“...
hiçbir kent
vermez sevgisini
bir sevgiliyle dolaşmadan
içinde
öpüşmeden kuytularında

sen daha bekle.”

g.turan, görülen kentler (izmir)

I.
Hep buraya dönüyorum:
Valizimin üzerindeki “varış yeri” etiketinde hep bu kentin adı var.
Kurşunîsi ıslanınca mora kesen kopya kalemiyle yazılmış bir şehir ismi,
inatçı / ısrarlı, adreslerimden silinmiyor.

II.
Birkaç haftalığına gittiğim başka ülke kentlerindeki otel odalarını düşünüyorum.
Geçici adresler, benimsenen, ilk gün düzeninin korunamadığı, dışarıdan her gelişte küçük bir nesne ile kalabalıklaştırılan; konaklama süresi uzadıkça sahibinin kişiliğine bürünen, dağılan.
Odanın evcilleştirilmesi, sahibine ve onun ev hallerine alışması uzun sürmüyor. Ve odaya konuk olanın yaşamına da o “oda” konukluk ediyor...
Yerleşik düzenlerle karşılaştırıldığında minyatür bir ev-bark edinme hali “otel odası”nda yaşamak.
Kira evlerine alışkın kişiler için sürekli olan “sahiplenememe” duygusu, otel odalarında iyice yoğunlaşıyor; ama yine de yabancı bir ülkenin herşeyine yabancı olunan bir kentinde “oralı” imiş gibi görünebilmenin en kolay yolu küçük bir mahalleye benzeyen otelin hanelerinden birine ait anahtara cebimde dokunabilmekten geçiyor.

Anahtarı ev sahibine bıraktığımda valizimdeki etikette yine bu kentin ismini okuyorum.

III.
Alışmadan, onlarla ilgili alışkanlıklarımı çoğaltmadan geçmek, ayrılmak istiyorum gittiğim kentlerden. Alışkanlık özlem duygusuna hazırlık çünkü; zaman’la kızkardeş; sahiplenme ile sırdaş. Alıştıkça sahipleniyor, sahiplendikçe alışıyor, sahiplendiğin ile arana uzaklık ve zaman girdikçe özlüyor, özledikçe dönmek istiyorsun.
Oysa konuk olunan kentler devinmeyi, değişmeyi; başka hallere / biçimlere / düzenlere dönüşmeyi sürdürüyorlar. Konuk olan, o kentin devinimi içinde sadece kısacık (göz kırpımı gibi) bir tanıklık / deneyim yüklenip, yoluna devam ediyor. Bu yüzden, özlediği de kendi biricik konaklamasının izlenimlerinden başka bir şey değil.
Dönmek, özlediklerinin (özleme neden olan anı ve alışkanlıkların) erozyonu ile yüzleşmektir; hayal kırıklığıdır, iç ezikliğidir.

IV.
“...
inkâr etse küçük limanların
bir fasikülden ince yolcu defterleri
yolumun yollarından geçtiğini
silsem bir bir tüm katlarını
inşa halindeki şiirlerimin,
ve elimde avucumda kalan bir tek çatı katı olsa
ele avuca sığmayan bir kasket gibi
...”

r.yunluel , karadeniz’de batan kum saati
(katedral’den düşen kuş)


hk, 22.II.2003



20.2.07

ğ



“yumuşak ge'nin uzerindeki eğikliğin kavsini kim çizdi, kim kalıbını oydu?”

gökhan sayram
yumuşak G’nin duruşundaki hüznü sezmeyenler icindir bu sözüm:

1.
O’nu boyle düşünceli ve sessiz kılan, -bir sözcüğü asla başlatamayacak olmanın iç ezikliği-dir aslında. Zira hep başka harflerin arasına yerleştirilmiş, ve yine de içinde göründüğü sözcüğü varlığı ile nasıl –uysallaştırdığı- es geçilmiştir. Kendisini yumuşatan, söylenişini bir harfin okunuşundan ziyade rüzgârın perdeyi havalandırışına benzeten başının üzerindeki o küçük ve herşeyden habersiz “yay”dan nefret eder bu yüzden…
Yumuşak G bahtsızlığını yalnızca G’nin anlayabileceği, Türk abecesinin en çekingen harfidir.

2.
yumuşak G’yi kendi yapan o “yay”ın G harfi ile içsel ve duygusal bir bağı olmamasına rağmen, birlikteliklerinin kaçınılmazlığı şaşırtıcı ve kaderci bir kabullenmeye dönüşmüştür zamanla…
G –üzerinde duran-ın kendi varlığını belirleyici bir im olduğunu bilir ama o’nu reddetmek ve diğer harflere benzemek ister yine de. İki satır arasındaki boşlukta -havada salınan bir kuş teleği gibi asılı bekleyen- “yay” ise, bir başinalığının (ya da G’sizliğinin) kendisini nasıl anlamsiz kıldığının farkındadır; işte bu yüzden o’nun nefretine daima anlayış ve sabırla karşılık vermiştir.

3.
sözcük içine kapatılan her G, yazanın eli bir sonraki harfi kendisine bitiştirmeden önce o im’i konduracak diye pırpırlanır … Bu yüzdendir ki söze kendisiyle başlanılmayan her G tedirgin ve endişelidir. (iki harf arasindaki G yerinin bir daha değişmeyecegini bilir bilmesine de, yumuşak G’ye dönüştürülmeden kalmak, oradalığının nedenini sadece kendisi olarak sürdürmek derdindedir.)

4.
yumuşak G sinema ve tiyatro salonlarını, adres ve telefon fihristlerini de sevmez: zira kendisi ile işaretlenmiş koltuk sıraları ve defter sayfaları olmadığından haberdardır.

5.
yumuşak G abece’nin kendi varlığıyla barışık olmayı beceremeyen, en sitemkâr harfidir.


hk, 9.III.2002

herharfingizledigibiröyküsüolduğunainanarak

19.2.07

sabah olurken...

yeni gün, yeni hafta / güneş sönmez

İSKENDERİYE ILGIMI

Aşk deniz kıyısında bir kente benzer:
Başka başka biçimde, nice
yerlere çıkan bir sürü sokak.

Ve bir sürü sokaktan pek çok kişiye
ulaşan pek çok kişi. Deniz kıyısındaki
bir kentin parçaları denebilecek
bir sürü şey.

Ama tek bir deniz.


Henrik Norbandt

18.2.07

olmak istediğim yerler III.

necmi erol, İstiklâl Caddesinden içeri
Olmak istediğim yerler III.
Bugün İstiklâl Caddesi'nde avare dolaşmak istiyorum, fincanlar dolusu sütlü kahve içmek, caddeye taşan müzikler içinde en çok seveceğimin CD'sini satın almak, kitapçılarda oyalanmak, İnci'de protiferol yemek, fotoğraf çekmek, not defterime küçük notlar düşmek, St. Antoin Kilisesi'nde sessizce oturup mumların çıtırtılarla yanışını izlemek (ne çok dilek, yakarış, dua erir o kum havuzlarının içinde), Aynalı Pasaj'daki antikacı vitrinlerinde tanıdık objeler aramak, bir üşümek bir ısınmak istiyorum bugün. Bu öğle vakti burada değil, "orada" olmak istiyorum...
hk, 18.şubat.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü