26.2.07

dünyanın ertesi güne bırakılan işleri

“Dünyanın ertesi güne bırakılan işlerini ben bitiriyorum her akşam.”, ş.hatipoglu
1. Ertesi güne bırakılan işler: Önceden bilinip de bugüne sığdırılamayan mı?
Bugün (ve hatta yarın da belki) yapılmasa da olur, dediklerimiz mi?
Tamamlanması için birisini, başka bir şeyin gerçekleşmesini, bir eylemin bitişini gerektiren mi? Aslında yapmayı hiç istemediğimiz, ama mecbur bırakıldığımız mı?
Son anda çıkagelen, beklenmeyen ve yetiştirilemeyen mi?
Dünyanın ertesi güne bırakılan işleri, bugün yaptıklarımızdan daha mı az öncelikli?
2. Yarına bırakılan tüm işlerin, çoktan –dün olan- günün saatlerinden artık ve bu yüzden de yerini ve zamanını şaşırmış, “yersiz-yurtsuz” ve huzursuz olduklarından eminim. Zira planlı yaşayanın hergünü, önceden tasarlanmış ve kimbilir kimlere, hangi koşullara, olasılıklara göre günevinin yirmidört odası arasında paylaştırılmış işleri barındırır. Ertesi güne kalan her iş bu odaların hiç birine sığmamış, ya da her birinden atılmış; ev sahibine de başedilmesi güç bir tedirginlik kalmıştır.
“Bugün de yapamadım”, dersiniz kendi kendinize. Oysa yarının işleri bellidir zaten, onların arasına / düzeni bozmayacak bir biçimde yerleştirilmesi gerekir: Bu yüzden, yarına bırakılan / kalan her iş biraz sığıntı, diğerlerinin yanında eğretidir. Üstelik geciktirildiği için, o günün işlerinden önce düşünülmesi, bitirilmesi, unutulması isteğini taşır, bu da hep biraz sabırsız yapar, hem onu ve hem de sahibini.
3. Belki de en ürkütücü ve umarsız olan, ertesi gün gerçekleştirilse de “artık çok geç” dediğimiz işlerdir.
4. Günlerini tasarlamadan yaşayan içinse “ertesi güne bırakılan” hiçbir iş yoktur.
Yaşam –rastgele- ve kendi eserikliği içinde süregelir, telaşsızdır, huzursuzluk duymaz, endişelenmez; hergün kendinden sonraki bütün günleri de kapsar, yekpâredir. Ömür tek bir gün gibidir.
5. Bazen de ertesi güne bırakılan işin içeriğidir onu yarına bırakmamıza yol açan. Bugün yapılması aslında içtenlik ve heyecanla istenir, ama işte... ‘ama’lar işi yapması beklenenin elini kolunu bağlar, içini daraltır, istemediği halde istemediği hallere düşürür, oluruna bırakmaktan başka umarı olmasa da aklına ve yüreğine bir diken gibi batar. Belki de bu yüzden, “yarına bırakılan işler” içinde en zor olanı, sahibinin inisiyatifi ve gönüllülüğüne rağmen yapılamayandır. ‘ama’ların o acımasız ve anlayışsız engeline takılan tedirgin yürek kendince ve masum bir teselli yaratır: Zamanı henüz gelmedi, der. Zaman’ın gelmesini beklemek ise yarın’ın ne zaman olacağına dair bir meraktır. İçinde hem bitip tükenmez bir umut, hem de belirsizlikle beslenen bir umutsuzluk barındırır. -zamanı- kendiliğinden gelir ve fısıldar mı kulağına “işte şimdi!”, diye;yoksa ömrü tek bir güne dönüştürerek tuzağa mı düşürür bekleyeni, işte bunu ancak Tanrı bilir.
6. Dünyanın ertesi güne bırakılan işlerinden biriydi bu mektubu yazmak, yazdım, şimdi huzur içinde uyuyabilirim.
hk, 23.5.2003

evcini'nden empanada

"
Uzun zamandır (8.Şubat'tan bu yana) sesi soluğu çıkmayan sevgili EVCİNİ sümbülleri ve enginarları ile geri dönmüş. Yokluğunda EVCİNİ'nin sayfalarından heveslenip İspanya, Portekiz, Arjantin ve Latin Amerika ülkelerinin mutfaklarında hazırlanan " empanada" tarifini uyguladım geçen hafta. Fırından çıkan böreklerin görüntüsü ve kokusu o kadar şahaneydi ki, incecik ve çıtır hamurlu empanadalardan birini yemeden edemedim (oysa karbonhidrat yasaklıyım) , ama yine de bu şahane börekler planladığım üzere, annemle babamın sofrasını şenlendirmeye gittiler.
Kolaycave değişik içlerle hazırlanabilecek bu börek için ( peynirli ıspanaklı çeşitlemesi aklımda) benim "tıklamayı sevdiklerim" listemin başındaki http://www.evcini.com adresine konuk olmanız yeterli...
Geçen hafta boyunca yazmak istediğim pek çok düşünce gelip geçti aklımdan, onları sıraya koydum (yazıları tamamlayacak resimleri hazırlamalıyım önce), zira kimileri güncelliklerini yitirseler de kayıtlara geçmeyi hakedecek kadar değerli izlenimlerdi.
Yağmursuz, karsız, kupkuru Ankara'nın gökyüzünde görünmeyen bulutların beni mutsuz ettiğinden eminim artık.
hk, 26.şubat.2007

21.2.07

dört sene önce...


“...
hiçbir kent
vermez sevgisini
bir sevgiliyle dolaşmadan
içinde
öpüşmeden kuytularında

sen daha bekle.”

g.turan, görülen kentler (izmir)

I.
Hep buraya dönüyorum:
Valizimin üzerindeki “varış yeri” etiketinde hep bu kentin adı var.
Kurşunîsi ıslanınca mora kesen kopya kalemiyle yazılmış bir şehir ismi,
inatçı / ısrarlı, adreslerimden silinmiyor.

II.
Birkaç haftalığına gittiğim başka ülke kentlerindeki otel odalarını düşünüyorum.
Geçici adresler, benimsenen, ilk gün düzeninin korunamadığı, dışarıdan her gelişte küçük bir nesne ile kalabalıklaştırılan; konaklama süresi uzadıkça sahibinin kişiliğine bürünen, dağılan.
Odanın evcilleştirilmesi, sahibine ve onun ev hallerine alışması uzun sürmüyor. Ve odaya konuk olanın yaşamına da o “oda” konukluk ediyor...
Yerleşik düzenlerle karşılaştırıldığında minyatür bir ev-bark edinme hali “otel odası”nda yaşamak.
Kira evlerine alışkın kişiler için sürekli olan “sahiplenememe” duygusu, otel odalarında iyice yoğunlaşıyor; ama yine de yabancı bir ülkenin herşeyine yabancı olunan bir kentinde “oralı” imiş gibi görünebilmenin en kolay yolu küçük bir mahalleye benzeyen otelin hanelerinden birine ait anahtara cebimde dokunabilmekten geçiyor.

Anahtarı ev sahibine bıraktığımda valizimdeki etikette yine bu kentin ismini okuyorum.

III.
Alışmadan, onlarla ilgili alışkanlıklarımı çoğaltmadan geçmek, ayrılmak istiyorum gittiğim kentlerden. Alışkanlık özlem duygusuna hazırlık çünkü; zaman’la kızkardeş; sahiplenme ile sırdaş. Alıştıkça sahipleniyor, sahiplendikçe alışıyor, sahiplendiğin ile arana uzaklık ve zaman girdikçe özlüyor, özledikçe dönmek istiyorsun.
Oysa konuk olunan kentler devinmeyi, değişmeyi; başka hallere / biçimlere / düzenlere dönüşmeyi sürdürüyorlar. Konuk olan, o kentin devinimi içinde sadece kısacık (göz kırpımı gibi) bir tanıklık / deneyim yüklenip, yoluna devam ediyor. Bu yüzden, özlediği de kendi biricik konaklamasının izlenimlerinden başka bir şey değil.
Dönmek, özlediklerinin (özleme neden olan anı ve alışkanlıkların) erozyonu ile yüzleşmektir; hayal kırıklığıdır, iç ezikliğidir.

IV.
“...
inkâr etse küçük limanların
bir fasikülden ince yolcu defterleri
yolumun yollarından geçtiğini
silsem bir bir tüm katlarını
inşa halindeki şiirlerimin,
ve elimde avucumda kalan bir tek çatı katı olsa
ele avuca sığmayan bir kasket gibi
...”

r.yunluel , karadeniz’de batan kum saati
(katedral’den düşen kuş)


hk, 22.II.2003



20.2.07

ğ



“yumuşak ge'nin uzerindeki eğikliğin kavsini kim çizdi, kim kalıbını oydu?”

gökhan sayram
yumuşak G’nin duruşundaki hüznü sezmeyenler icindir bu sözüm:

1.
O’nu boyle düşünceli ve sessiz kılan, -bir sözcüğü asla başlatamayacak olmanın iç ezikliği-dir aslında. Zira hep başka harflerin arasına yerleştirilmiş, ve yine de içinde göründüğü sözcüğü varlığı ile nasıl –uysallaştırdığı- es geçilmiştir. Kendisini yumuşatan, söylenişini bir harfin okunuşundan ziyade rüzgârın perdeyi havalandırışına benzeten başının üzerindeki o küçük ve herşeyden habersiz “yay”dan nefret eder bu yüzden…
Yumuşak G bahtsızlığını yalnızca G’nin anlayabileceği, Türk abecesinin en çekingen harfidir.

2.
yumuşak G’yi kendi yapan o “yay”ın G harfi ile içsel ve duygusal bir bağı olmamasına rağmen, birlikteliklerinin kaçınılmazlığı şaşırtıcı ve kaderci bir kabullenmeye dönüşmüştür zamanla…
G –üzerinde duran-ın kendi varlığını belirleyici bir im olduğunu bilir ama o’nu reddetmek ve diğer harflere benzemek ister yine de. İki satır arasındaki boşlukta -havada salınan bir kuş teleği gibi asılı bekleyen- “yay” ise, bir başinalığının (ya da G’sizliğinin) kendisini nasıl anlamsiz kıldığının farkındadır; işte bu yüzden o’nun nefretine daima anlayış ve sabırla karşılık vermiştir.

3.
sözcük içine kapatılan her G, yazanın eli bir sonraki harfi kendisine bitiştirmeden önce o im’i konduracak diye pırpırlanır … Bu yüzdendir ki söze kendisiyle başlanılmayan her G tedirgin ve endişelidir. (iki harf arasindaki G yerinin bir daha değişmeyecegini bilir bilmesine de, yumuşak G’ye dönüştürülmeden kalmak, oradalığının nedenini sadece kendisi olarak sürdürmek derdindedir.)

4.
yumuşak G sinema ve tiyatro salonlarını, adres ve telefon fihristlerini de sevmez: zira kendisi ile işaretlenmiş koltuk sıraları ve defter sayfaları olmadığından haberdardır.

5.
yumuşak G abece’nin kendi varlığıyla barışık olmayı beceremeyen, en sitemkâr harfidir.


hk, 9.III.2002

herharfingizledigibiröyküsüolduğunainanarak

19.2.07

sabah olurken...

yeni gün, yeni hafta / güneş sönmez

İSKENDERİYE ILGIMI

Aşk deniz kıyısında bir kente benzer:
Başka başka biçimde, nice
yerlere çıkan bir sürü sokak.

Ve bir sürü sokaktan pek çok kişiye
ulaşan pek çok kişi. Deniz kıyısındaki
bir kentin parçaları denebilecek
bir sürü şey.

Ama tek bir deniz.


Henrik Norbandt

18.2.07

olmak istediğim yerler III.

necmi erol, İstiklâl Caddesinden içeri
Olmak istediğim yerler III.
Bugün İstiklâl Caddesi'nde avare dolaşmak istiyorum, fincanlar dolusu sütlü kahve içmek, caddeye taşan müzikler içinde en çok seveceğimin CD'sini satın almak, kitapçılarda oyalanmak, İnci'de protiferol yemek, fotoğraf çekmek, not defterime küçük notlar düşmek, St. Antoin Kilisesi'nde sessizce oturup mumların çıtırtılarla yanışını izlemek (ne çok dilek, yakarış, dua erir o kum havuzlarının içinde), Aynalı Pasaj'daki antikacı vitrinlerinde tanıdık objeler aramak, bir üşümek bir ısınmak istiyorum bugün. Bu öğle vakti burada değil, "orada" olmak istiyorum...
hk, 18.şubat.2007

17.2.07

Kıbrıs mandalinaları...

Haftasonuna Cuma akşamından hazırlanmak ve iki gün boyunca evde yapacaklarımı düşünmek her zaman hoşuma gitmese de, bu defa beni hoş bir "mandalina" sürprizi cesaretlendirdi. Evimin yakınındaki süpermarkette şeffaf ambalajlarının içindeki mandalinalar, büyük turuncu harflerle "Kıbrıs Mandalina" yazılı etiketlerle işaretlenmişti. Hiç düşünmeden bir düzine aldım. Böylece ellerim bütün haftasonu mandalina kokacak ve ben de Girne'deki dostlarımın torba torba getirdikleri o lezzetli, incecik kabuklu, biraz ekşi mandalinalardan doya doya yiyebilecektim.
Tahminlerimde yanılmadım, üstelik de çok sevdiğim bir kek tarifini mandalinalarımın ekşisine güvenerek portakal yerine, mandalinalı yaptım.
Hani olur da, yarın akşam çayında denemek istersiniz diye reçetesini veriyorum:
Portakallı / Mandalinalı Kek
2 yumurta
3 çorba kaşığı yoğurt
125 gr. eritilmiş margarin
1 bardak toz şeker ( kekin çok tatlı değil, içine konulan narenciye püresinin ekşisinde olmasını isteyenler için bu ölçü ideal)
2 bardak un
1 paket kabartma tozu
1 portakal veya 2 mandalina ( parçalayıcıda püre haline getirilmiş, parçalayıcı yoksa bıçakla küçük doğranmış)
Portakal kabuğu rendesi (mandalina kullanıyorsanız limon kabuğu rendesi)
yumurta + yoğurt + margarin + şeker + un + kabartma tozu iyice karıştırıldıktan sonra, (kabukları beyazı ile birlikte bıçakla kesilerek soyulmuş) püre haline getirilmiş portakal veya mandalina ile portakal kabuğu rendesi bu karışıma eklenir, iyice hallolduktan sonra, yağlanmış kalıba dökülür ve yaklaşık 25-30 dakika boyunca pişirilir. ( 180 C veya 5 ayarında).
İçinde portakal ve limon kabuğu olan herşeyi çok sevdiğim için ( portakallı irmik helvası gibi) bu tarifi de şiddetle tavsiye ediyorum.
Bu günü ev hanımlığına ayırmıştım, yarın sabah uyandığımda akademisyenliğe döneceğim :o)
Olmak istediğim yerleri düşününce, haftasonlarında bu bozkır kentinden uzaklaşmam gerektiğini hissediyorum, ama henüz beceremiyorum. Bu yüzden gidemediğim yerler, yürüyemediğim yollar, tanışamadığım insanlar için üzülmek yerine, bana onları / oraları anımsatacak yazılar yazıp, kekler pişiriyorum...
Pazar da Cumartesi kadar huzurlu geçer umarım.
hk, 18.şubat.2007

16.2.07

olmak istediğim yerler II.

uçuşan bulutlar, serdar uçar

olmak istediğim yerler II.

Bu sabah Kadıköy'den vapura binip Eminönü'ne gitmek istiyorum; Mısır Çarşısı'nda avare dolaşmak; mahlep, safran ve lavanta çiçeği almak, vitrinlerdeki çeyizliklere bakmak, gümüş takı tezgahlarının önünde oyalanmak, Vefa Bozacısı'nda tarçını bol bir bardak boza içmek, sonra Mısır Çarşısı'nın yan tarafındaki çiçek pazarında gezinmek, açelya ve sıklamenleri seyretmek, Eminönü Camii'nin güvercinlerine yem atmak ve tazecik bir İstanbul simidininin tadını küçük lokmalarla çıkarmak istiyorum. Bu sabah burada değil, "orada" olmak istiyorum...

hk, 16.şubat.2007

15.2.07

olmak istediğim yerler I.

Hellbrunn Sarayı

Salzburg'da Hellbrunn Sarayı'nın bahçesinde yürümek istiyorum bu sabah! Yağmur yağsın usul usul, kadife pantalonum beni sıcacık tutsun, şapkam ve atkım bir örnek olsun, yüzlerce fotoğraf çekeyim, çürümüş yapraklardan yumuşak bir örtü ayaklarımın altında sessizce ezilsin, ötüşlerini bilmediğim kuşları dinleyeyim, heykellerin havuzların durgun yeşil sularına yansıyan yosunlu gölgelerini seyredeyim. Bu sabah burada değil, "orada" olmak istiyorum...
hk, 15.şubat.2007

14.2.07

"akıllı olmak" üzerine bir "sabaha karşı" yazısı...



... son günlerde televizyon haber bültenlerinde, hilkât garibesi magazin programlarında kadınlar erkeklere, erkekler kadınlara, erkekler erkeklere, kadınlar kadınlara "akıllı ol!" diye bağırıyorlar. bu bir göz dağı verme, "aklı başa devşirmeye davet", aba altından sopa gösterme ifadesi.
Eminim "akıllı fırın"larda pişen çörek böreklerle beslenerek büyüyen "akıllı kişiler" daha da büyük bir özgüven duygusu ile yapıyorlar bu uyarıyı; öyle ki kısacık bir an için bu ifadeyi kullananın aklı, söylediği kişinin aklından çok daha üstünmüş duygusuna kapılıyor insan ; bu uyarıyı işitmek zorunda kalan için de ister istemez bir yazıklanma duydusuyla dolup taşıyor.
işte böyle bir dönemde yün alışverişlerimi yaptığım mağazada bir de "akıllı yün"lerle karşılaşmayayım mı? renk renk, hepsi de örüldüğünde birbirinden farklı ve güzel desenler üreten yün yumakları. sizin sadece düz örgü ilmekleri atmanız yeterli, "iplik akıllı olduğu için" kendiliğinden açık koyu tonlarda bantlar, kırçıllı desenler veya benekler ortaya çıkıveriyor. ben de ister istemez "akıllı olmanın güncelliğinden etkilenerek" babacığıma ve "örgü asistanım Kentoş Bey"e "akıllı yün"den birer yelek örüverdim.
Hayatta birilerinin başına çorap örüp, "akıllı ol" diye gözdağı vermektense, "akıllı yün"den yelekler, kazaklar, atkılar örmek çok daha zevkli, eğlenceli, zararsız ve yararlı geliyor bana, ne yapayım...
İyi sabahlar efendim.
hk, 15.şubat.2007 (yaşasın 14.Şubat bitti gitti)

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü