21.1.07

miş'li geçmiş ile bugün arasında...

... bir kartpostal: Dedemin resimlerini yaptığı, benim içinde olmak istediğim 1920'li-30'lu yılların Büyükada manzaralarından. Giderek kendi çocukluğumdan da eski zamanlarda yaşamayı düşlüyorum...

20.1.07

"ruh halimin güvercin tedirginliği"




'Ruh halimin güvercin tedirginliği'
Hrant Dink / AGOS 19 Ocak 2007


Başlangıcında, "Türklüğü aşağılamak" suçlamasıyla Şişli Cumhuriyet Savcılığı'nca hakkımda başlatılan soruşturmadan tedirginlik duymadım. Bu ilk değildi. (...)

Şu çok açık ki, beni yalnızlaştırmak, zayıf ve savunmasız kılmak için çaba gösterenler, kendilerince muratlarına erdiler. Daha şimdiden, topluma akıttıkları kirli ve yanlış bilginin tesiriyle Hrant Dink'i artık "Türklüğü aşağılayan" biri olarak gören ve sayısı hiç de az olmayan önemli bir kesim oluşturdular.

(...)Benim için asıl tehdit ve asıl dayanılmaz olan, kendi kendime yaşadığım psikolojik işkence. (...)Bu işkencenin bir yanı merak, bir yanı tedirginlik.Bir yanı dikkat, bir yanı ürkeklik. Tıpkı bir güvercin gibiyim...Onun kadar sağıma soluma, önüme arkama göz takmış durumdayım. Başım onunki kadar hareketli... Ve anında dönecek denli de süratli.

Ne diyordu Dışişleri Bakanı Abdullah Gül? Ne diyordu Adalet Bakanı Cemil Çiçek? "Canım, 301'in bu kadar da abartılacak bir yanı yok. Mahkûm olmuş, hapse girmiş biri var mı?"Sanki bedel ödemek sadece hapse girmekmiş gibi... İşte size bedel... İşte size bedel...İnsanı güvercin ürkekliğine hapsetmenin nasıl bir bedel olduğunu bilir misiniz siz ey Bakanlar?..


Bilir misiniz?..Siz, hiç mi güvercin izlemezsiniz?Kolay bir süreç değil yaşadıklarım... Ve ailece yaşadıklarımız. Ciddi ciddi, ülkeyi terk edip uzaklaşmayı düşündüğüm anlar dahi oldu. Özellikle de tehditler yakınlarıma bulaştığında...

(...) Rahat bana batardı!"Kaynayan cehennemler"i bırakıp, "hazır cennetler"e kaçmak her şeyden önce benim yapıma uygun değildi.Biz yaşadığı cehennemi cennete çevirmeye talip insanlardandık.Türkiye'de kalıp yaşamak, hem bizim gerçek arzumuz, hem de Türkiye'de demokrasi mücadelesi veren, bize destek çıkan, binlerce tanıdık tanımadık dostumuza olan saygımızın gereğiydi. Kalacaktık ve direnecektik. Bir gün gitmek mecburiyetinde kalırsak ama... Tıpkı 1915'teki gibi çıkacaktık yola... Atalarımız gibi... Nereye gideceğimizi bilmeden... Yürüyerek yürüdükleri yollardan... Duyarak çileyi, yaşayarak ıstırabı... Öylesi bir serzenişle işte, terk edecektik yurdumuzu. Ve gidecektik yüreğimizin değil, ama ayaklarımızın götürdüğü yere... Her neresiyse.Dilerim böylesi bir terk edişi hiç ama hiç yaşamak mecburiyetinde kalmayız.


Yaşamamak için fazlasıyla umudumuz, fazlasıyla da nedenimiz var zaten. Şimdi artık Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvuruyorum. Bu dava kaç yıl sürer, bilemem... Hiç olmazsa dava bitene kadar Türkiye'de yaşamaya devam edeceğim. Mahkemeden lehime bir karar çıkarsa kuşkusuz çok daha sevineceğim ve bu da demektir ki artık ülkemi hiç terk etmek zorunda kalmayacağım.

Muhtemelen 2007 benim açımdan daha da zor bir yıl olacak. Yargılanmalar sürecek, yeniler başlayacak. Kim bilir daha ne gibi haksızlıklarla karşı karşıya kalacağım?Ama tüm bunlar olurken şu gerçeği de tek güvencem sayacağım.

Evet kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz.Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler.Evet biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce.

19.1.07

Tükenen su kaynaklarımız!


Türkiye'deki su kaynaklarının hızla tükenmesine ilişkin olarak WWF desteğiyle hazırlanan projenin tanıtım animasyonunu izlemek için aşağıdaki bağlantıyı tık'lar mısınız?

15.1.07

akşam misafirlikleri ve elmalı kek...

Akşam yemeğinden sonra yapılan ev misafirliklerini anımsar mısınız? Televizyonun kapatıldığı, Türk kahvelerinin pişirildiği, çay için limonların dilimlendiği ( en çok gümüş limon çatalını severdim), pasta tabakları ve çay bardaklarının önceden hazırlandığı, peçetelerin üçgen biçiminde katlandığı, sözcüklerin havada kahkahalara karışıp uçuştuğu akşam misafirliklerini...
Yemekten sonra gelindiği (gidildiği) için meyva ya da hafif bir pasta ( kek) ikramı yapılır, ikinci çaydan sonraki bardaklara limon dilimleri atılırdı.

Ben de Cumartesi gecesi misafirliğe geleceğini söyleyen bir sevgili arkadaşım için çocukluğumdan kalma bu "eski moda" hazırlıkları yaptım ve "elmalı kek" pişirdim.

250 gr. un
125 gr. margarin
2 yumurta
150 gr. şeker
1 paket kabartma tozu
bir kahve fincanı portakal suyu
bir portakal kabuğu rendesini karıştırma kabının içinde iyice çırptıktan sonra, ince dilimler halinde doğranmış iki elmayı da bu karışıma ekledim. Yağlanmış fırın kabına boşalttığım kek hamurunun üstüne de, 1 kahve fincanı toz şeker ve iki çay kaşığı tarçın karışımını serptim. Isı ayarı 5 olan fırında 30-35 dakikada pişti kekim ( bambu çubukla kontrol etmeden çıkarmam zaten keklerimi fırından, ne olur ne olmaz!)

Evin içi misler gibi tarçın ve elma koktu! Elmalı keki en çok da bu yüzden seviyorum, hem hafif ve lezzetli, hem de misafirleri baş döndürücü / evcimen / tatlı bir kokuyla karşılama olanağı veriyor ev sahibine.

Çay bardaklarının tabaklarını Paşabahçe'den almıştım. Kenarlarında yeşil üçgen ve kırmızı nokta biçiminde cam hamurundan yapılmış stilize Noel çamları var. Çayı "Ecevit usulü" demledim. Limonu dilimledim. Televizyonu kapadım, Sade'nin eski şarkılarını dinleyerek yün örmeye başladım.

Ve beklediğim misafir gelmedi.

Özlenseler de sürdürülmeyen kimi alışkanlıkların yaşandıkları zamanda kaldıklarını kabul etmek mi gerek yoksa?

hk, 15.I.2007

13.1.07

anneannem ve annem...

İclâl Hanım ve kızı, 1936 - İstanbul
Anneannemle annemin bu tebessümleri ne zamandır bende anımsamıyorum, ama her fotoğrafın geçmişe açılan minyatür bir pencere olduğunu düşünmeme yol açan en güzel an'lardan birine bakıyorum her seferinde..
Sadece annemin anlattığı kadarıyla hayal ettiğim, bu yüzden de annemin sözcükleriyle tanımlayabileceğim kadar güzel, cefakâr, neşeli, titiz, sevgili bir eş ve anne İclâl Hanım.
Bu fotoğraf karşımda iken, İstanbul'a her kar yağışında bu çerçevenin içine girivermek istiyorum. Anneannemin elinden tutmak, annemin çocuk gözlerinin içine bakmak ve hatta hep o fotoğrafta / onlarla kalmak.
Kimbilir, yaşlanmak böyle bir şey belki de.
hk, 13.I.2007

11.1.07

kumru...

GÜLER YÜZÜMLE
Viran bir rum evi adada oturduğumuz ev
Serinliğine serin
Ferah olmasına ferah ya
Tam bir hakuran kafesi.
Bu deyimi aslına döndürmek için mi nedir
Bir çift de kumru gelip
Yuva yapmış çatısına.
Öyle usturubunla yerleşmişler ki
Çürümüş tahtaların arasına
Dışardan görünmüyorlar hiç.
Yalnız
El-ayak çekildikten sonra
Derinden
Ve civan demlerle demlenircesine
Başlıyor dem çekmeleri.

Benim de çökmeye yüz tutmuş
Şu can kafesimde
Kadim sevgilim Güler’e sevgim
ÜSKÜDARA GİDELİM diyor hala
ÜSKÜDARA GİDELİM
Can Yücel, Beşibiryerde
Ankara ve İzmir'deki kumrular "guguucuk, guguucuk!" diye öterken,
İstanbul'dakilerin "Üsküdar'a gidelim, Üsküdara gidelim", dediklerini bilir misiniz?
hk, 11.I.2007

9.1.07

balkon, saçak altı ve pencere önü sakinleri...

kış boyunca, bayat ekmekleri ufalayarak ya da bir avuç bulgur serperek
serçeleri, sığırcıkları, güvercinleri ve kumruları doyurmalı.
bir de,
"öyle sevdim ki seni
öylesine sensin ki!
kuşlar gibi cıvıldar
tattırdığın acılar..",
diyen şiirini okumalı Cemal Süreya'nın.
hk, 9.I.2007

Kokinalı aylar : Aralık ve Ocak

"Kokina, doğada var olmayan, yapma bir bitkidir. Adını Rumca "kırmızı" demek olan kokino'dan alır. Bir çalının yaprakları ile başka birinin küçük kırmızı meyvelerinin birbirine bağlanması yoluyla elde edilen bir yılbaşı süsüdür. Çingeneler, yapraklarla meyveleri incecik, görünmez ipliklerle birbirine bağlarlar; bilmeyenler, onun yapma olduğunu anlamazlar bile... Aralık ayı girdi mi, çingeneler - o dünya çiçekçileri- küfelerde getirdikleri kokina demetlerini Beyoğlu'nda satmaya başlarlar. Satışa Balık Pazarı'ndan başlayarak çevreye yayılırlar..." (Yazılmamış Beyoğlu Ansiklopedisi'nden...)
Beyoğlu sokaklarının yılbaşı çiçeğidir kokina; çiçekçi dükkanlarından içeri girmeyi de sevmez, sokaklarda sürtüp yılbaşını müjdeler... Her yıl süslenir püslenir, yeniden çıkar Beyoğlu'nda piyasa yapmaya: "Kokina!.. Kokina!.." diye, artık kimsenin anlamadığı bir dilde seslenerek...

( Ali Özdamar, "Selahattin Giz'in Fotoğraflarıyla 1930'larda Beyoğlu", s.140)


7.1.07

Peynirli poğaçalar...


Pazar günü biterken "şimdi peynirli poğaça tarifi vermek de nereden geldi aklına?, diyebilirsiniz.. Benim Cumartesi kahvaltısı için hazırladığım, sıcakken yemesi daha da şahane olan bu poğaçaların, hafta boyunca "kahvaltı hazırlamaya ve etmeye zaman bulamayan" dostlar için can kurtaran olacağına inandığım için veriyorum efendim...
Malzeme listesi çok uzun değil:
75 gr eritilmiş margarin, üzeri sıvı yağla bir bardağa tamamlanacak
2 yumurta ( 1 yumurta hamur içine karıştırmak, diğeri sarısını poğaçaların üstüne sürmek için)
4 çorba kaşığı yoğurt
3 1/2 bardak un
1 paket kabartma tozu
1 tutam tuz
Çörek otu
İçini hazırlamak için:
Beyaz peynir veya lor peyniri / bolca maydanoz veya dereotu
Yapılışı:
Uzun uzun anlatmaya ne gerek; yağ / yoğurt / 1 yumurta / kabartma tozu / tuz ve unu büyük bir kase içinde mıncık mıncık mıncıklayarak hamur haline getiriniz. Sonra da ceviz büyüklüğünde parçalar kopararak avucunuzun içinde önce yuvarlayıp, sonra da incelterek daire halinde açınız. Daire çeklindeki her hamurun ortasında beyaz peynirli karışımdan bir tatlı kaşığı kadar koyup, dairenin kenarlarını üstüste gelecek biçimde kapatınız ve parmaklarınızla hamuru hafiçe birbirine bastırarak, tombalak bir poğaça elde ediniz. Fırın tepsisine yerleştirdiğiniz, fırın kağıdı üzerine yerleştirdiğiniz poğaçalarınızı (yaklaşık 22 poğaça elde edeceksiniz) yumurta sarısı ile kaplayıp, birer tutam da çörek otu ile süsledikten sonra, önceden ısıtılmış fırınızda bir güzel pişiriniz ( elektrikli fırında sıcaklık ayarını 5'e getirdim). 20 dakikada hazırlardır efendim.
Eğer soğuduktan sonra bir saklama kabına yerleştirirseniz, bir hafta boyunca tazecik kalıyorlar ve afiyetle yeniyorlar..
Pek kolay ve her seferinde aynı sonucu veren çok başarılı bir reçete olup, eşine, çocuklarına, sevgilisine ve daha da eğlencelisi (bu özellikle yalnız yaşayanlar için) kendisini sevindirmek isteyen beyler için çok kolay ve leziz bir tariftir.
afiyet şeker olsun :o))
hk, 7.I.2007

Anneciğimin çiçek penceresi...

Eski İzmir evlerini bilenler, körfezi seyreyleyen "çıkmalar"a da aşinadırlar. Ahşap ve kagir evlerde sıkça rastlanan, evin oturma odasını denize, sokağa, "manzara"ya yaklaştıran; benim aklıma hep konser salonlarındaki locaları getiren bu çıkmalar üç bir yanı pencerelerle çevrili olduğundan, sokağın geliş ve gidişi de eşit biçimde izlenebilir. İşte benim mimar babam da, şimdi İzmir - Karşıyaka'da yaşadıkları apartmanın planını çizerken, bu eski geleneği sürdürmüş ve salonun üçte birini, bina cephesinden dışarıya doğru çıkma yapacak biçimde tasarlamış. Ancak gelin görün ki, tüm katların "çıkmaları"nda karşılıklı yerleştirilmiş iki koltuk dururken, bizimkinin içinde anneciğimin bitkileri ağırlanmıştır hep.
Ama bu sayede salonun içinde minyatür bir bahçe vardır; öyle ki japon şemsiyeleri, füjerler, kurdela çiçekleri, kaktüsler, sarmaşıklar, kapl kalbe karşılar, kılıçlar, açelyalar, panjurlar, mum çiçekleri ve daha nicesi evin baş köşesinde yaşamış ve yaşamaktadır da...
Denizi seyreden, kış akşamlarında akşam güneşi ile yapraklarının o narin yeşili daha da canlanan, annemi sesinden tanıyan bitkiler.

Onlar olmasa ruhunu yitirirdi evimiz, bilirim.

hk, 7.I.2007

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü