9.1.07

Kokinalı aylar : Aralık ve Ocak

"Kokina, doğada var olmayan, yapma bir bitkidir. Adını Rumca "kırmızı" demek olan kokino'dan alır. Bir çalının yaprakları ile başka birinin küçük kırmızı meyvelerinin birbirine bağlanması yoluyla elde edilen bir yılbaşı süsüdür. Çingeneler, yapraklarla meyveleri incecik, görünmez ipliklerle birbirine bağlarlar; bilmeyenler, onun yapma olduğunu anlamazlar bile... Aralık ayı girdi mi, çingeneler - o dünya çiçekçileri- küfelerde getirdikleri kokina demetlerini Beyoğlu'nda satmaya başlarlar. Satışa Balık Pazarı'ndan başlayarak çevreye yayılırlar..." (Yazılmamış Beyoğlu Ansiklopedisi'nden...)
Beyoğlu sokaklarının yılbaşı çiçeğidir kokina; çiçekçi dükkanlarından içeri girmeyi de sevmez, sokaklarda sürtüp yılbaşını müjdeler... Her yıl süslenir püslenir, yeniden çıkar Beyoğlu'nda piyasa yapmaya: "Kokina!.. Kokina!.." diye, artık kimsenin anlamadığı bir dilde seslenerek...

( Ali Özdamar, "Selahattin Giz'in Fotoğraflarıyla 1930'larda Beyoğlu", s.140)


7.1.07

Peynirli poğaçalar...


Pazar günü biterken "şimdi peynirli poğaça tarifi vermek de nereden geldi aklına?, diyebilirsiniz.. Benim Cumartesi kahvaltısı için hazırladığım, sıcakken yemesi daha da şahane olan bu poğaçaların, hafta boyunca "kahvaltı hazırlamaya ve etmeye zaman bulamayan" dostlar için can kurtaran olacağına inandığım için veriyorum efendim...
Malzeme listesi çok uzun değil:
75 gr eritilmiş margarin, üzeri sıvı yağla bir bardağa tamamlanacak
2 yumurta ( 1 yumurta hamur içine karıştırmak, diğeri sarısını poğaçaların üstüne sürmek için)
4 çorba kaşığı yoğurt
3 1/2 bardak un
1 paket kabartma tozu
1 tutam tuz
Çörek otu
İçini hazırlamak için:
Beyaz peynir veya lor peyniri / bolca maydanoz veya dereotu
Yapılışı:
Uzun uzun anlatmaya ne gerek; yağ / yoğurt / 1 yumurta / kabartma tozu / tuz ve unu büyük bir kase içinde mıncık mıncık mıncıklayarak hamur haline getiriniz. Sonra da ceviz büyüklüğünde parçalar kopararak avucunuzun içinde önce yuvarlayıp, sonra da incelterek daire halinde açınız. Daire çeklindeki her hamurun ortasında beyaz peynirli karışımdan bir tatlı kaşığı kadar koyup, dairenin kenarlarını üstüste gelecek biçimde kapatınız ve parmaklarınızla hamuru hafiçe birbirine bastırarak, tombalak bir poğaça elde ediniz. Fırın tepsisine yerleştirdiğiniz, fırın kağıdı üzerine yerleştirdiğiniz poğaçalarınızı (yaklaşık 22 poğaça elde edeceksiniz) yumurta sarısı ile kaplayıp, birer tutam da çörek otu ile süsledikten sonra, önceden ısıtılmış fırınızda bir güzel pişiriniz ( elektrikli fırında sıcaklık ayarını 5'e getirdim). 20 dakikada hazırlardır efendim.
Eğer soğuduktan sonra bir saklama kabına yerleştirirseniz, bir hafta boyunca tazecik kalıyorlar ve afiyetle yeniyorlar..
Pek kolay ve her seferinde aynı sonucu veren çok başarılı bir reçete olup, eşine, çocuklarına, sevgilisine ve daha da eğlencelisi (bu özellikle yalnız yaşayanlar için) kendisini sevindirmek isteyen beyler için çok kolay ve leziz bir tariftir.
afiyet şeker olsun :o))
hk, 7.I.2007

Anneciğimin çiçek penceresi...

Eski İzmir evlerini bilenler, körfezi seyreyleyen "çıkmalar"a da aşinadırlar. Ahşap ve kagir evlerde sıkça rastlanan, evin oturma odasını denize, sokağa, "manzara"ya yaklaştıran; benim aklıma hep konser salonlarındaki locaları getiren bu çıkmalar üç bir yanı pencerelerle çevrili olduğundan, sokağın geliş ve gidişi de eşit biçimde izlenebilir. İşte benim mimar babam da, şimdi İzmir - Karşıyaka'da yaşadıkları apartmanın planını çizerken, bu eski geleneği sürdürmüş ve salonun üçte birini, bina cephesinden dışarıya doğru çıkma yapacak biçimde tasarlamış. Ancak gelin görün ki, tüm katların "çıkmaları"nda karşılıklı yerleştirilmiş iki koltuk dururken, bizimkinin içinde anneciğimin bitkileri ağırlanmıştır hep.
Ama bu sayede salonun içinde minyatür bir bahçe vardır; öyle ki japon şemsiyeleri, füjerler, kurdela çiçekleri, kaktüsler, sarmaşıklar, kapl kalbe karşılar, kılıçlar, açelyalar, panjurlar, mum çiçekleri ve daha nicesi evin baş köşesinde yaşamış ve yaşamaktadır da...
Denizi seyreden, kış akşamlarında akşam güneşi ile yapraklarının o narin yeşili daha da canlanan, annemi sesinden tanıyan bitkiler.

Onlar olmasa ruhunu yitirirdi evimiz, bilirim.

hk, 7.I.2007

5.1.07

Şair atkıları...

Şair Atkıları (bilirim çok uzun görünmektedir bu yazı, ama bana güveniniz, tereddüt etmeyiniz, sabır ile son sözcüğüne dek okuyunuz, gülümseteceğime söz veriyorum)

“Şiirli Bilgiler Ansiklopedisi”nin (yoksa resimli miydi?) A harfini açtım, sayfalar elimden boşalıverirken sağ üst köşedeki küçük sözcüğü yakaladım, ATKI; açıklamanın başlangıcında ise, parantez içinde ŞAİR ATKISI, diyor: “ Farklı uzunluklarda, değişik kalınlıkta yün iplikten örülmüş, genellikle koyu renkli olup, şair taifesinin pek severek kullandığı; işlevselliğinden çok boyunları sarışına yüklenen anlam için vazgeçilmez sayılan aksesuar.”

“Şair atkıları”na ilişkin gözlemlerimi yazmanın zamanı gelmiştir, dedim kendi kendime:

- Şair atkılarının kökeninde antik dönem gezgin ozanlarının olduğu biliniyor. Eski Yunan’da yazın pamuklu, kışın yünlü bir khimation (hafif giysi); çok soğuk kış günlerinde de bu temel giysinin üzerine bir himation (manto) sarınan ozanların, bu giysinin bir ucunu omuzlarının üzerinden arkaya savurarak soğuktan korunmaya çalıştıkları bir sır değil. Sözlü anlatıma dayalı sanatlarının, gezip dolaştıkları her yerde güzel ve etkili konuşmayı gerektirdiği, hatta içeriği ne olursa olsun, söylediklerinin dinleyiciler üzerinde “şiirsel” bir etki yaratması koşulu, gezgin ozanların “gür ve tatlı sesli” olmasını başarılarının teminatı haline getiriyor. Böyle iken, bir taraftan sesini korumak isteyen, diğer yandan da üşütmeyip yeni yolculuklara çıkmayı hayal eden yoksul ozanların tek çaresi “himation”un ucunu daha bir kuvvetle çekiştirip, boyunlarına sarmak olmalıydı elbette.

- Antik ozanlarla başlayan bu geleneğin yüzyıllar boyu devam ettiği ise bir gerçek; öyle ki, giysilerin dikişli ve çok parçalı aksesuarlara dönüştüğü, örtünmekten ziyade örtünürken “hoş ve etkileyici görünmek” kaygısının da ağırlık kazandığı Ortaçağ’da “Troubadour” geleneğinin temsilcisi olan yetenekli gezginlerin, müzik aletleri çalmak / şarkı söylemek / tek kişilik kısa oyunlar sergilemek / şiirler ve tiradlar okumak ile kazandıkları yaşamlarında “sesleri” yine ekmek paralarının garantisi olmuş. Hatta, gösterileri bittiğinde uyumalarına izin verilen samanlıklara giderken, ya da yaz gecelerinde kırları kendilerine yatak odası yaparken, boyunlarına doladıkları atkılarını katlayıp, yastık olarak kullandıkları da bilinmekte. Öyle ya, gezginin yükü hafif olmalı ki, yürüyeceği yollar çabuk ve hızlı aşılsın / konaklayacağı kentler çoğalsın...

- Antik çağdan Ortaçağ’a dek süregelen bu “sanatçı atkıları” geleneğini modern dünyanın yaşam iklimine yerleştiren en önemli “sanatçı grubu” ise şairler gibi görünmektedir. Zira onlar, kendilerinden önce bu aksesuarı kullanan öncülerinin yolundan gitmeye kararlıdırlar, ama işte yine de şaşılacak bir biçimde, aslında onlar artık “sözlü anlatım geleneği”ni devam ettirmek zorunda değillerdir. Ne gezgindirler, ne şarkı söylemek zorundadırlar, ne çıplak sesleriyle kalabalıklara okumaktadırlar şiirlerini (dinletilerde ses niteliği ve düzeyi ayarlanabilir mikrofonlar vardır artık), ne de samanlık ve kırlarda uyumak için yastık yapmaya ihtiyaçları vardır atkılarını... Ama yine de, modern çağın “şairleri” (ressamları, heykeltraşları, film yönetmenleri ve oyuncuları, fotoğraf sanatçıları, yazarları kadar) düşkün ve tutkundur atkılarına. (...oysa ressam ve heykeltraşların atölyeleri soğuktur genellikle; film yönetmenleri ile oyuncularının film setleri, dışarı çekimleri de öyle; fotoğraf sanatçıları dışarıklıdır iyiden iyiye; bu yüzden onların sonbaharın ilk günlerinden ilkbahara dek atkılarını yanlarından ayırmamaları anlaşılabilir bir durumdur... müzisyenleri, şarkı yorumcularını, opera ve tiyatro sanatçılarını bu aksesuarın en doğal kullanıcıları sayıyorum zaten)

Ama şairler yok mu şairler, onlar neredeyse dört mevsim, kolları / bacakları / kulak ve burunları kadar “organlaşmış atkıları” ile dolaşırlar. Üstelik bu atkıların niteliği de kullanıcısı olan şairin acemiliğine, ustalığına, varsıllığına, yoksulluğuna, evsizliğine, “bohem” üslubunun derecesine göre değişir:

· Uzun atkılar kullanır şiire yeni başlayan, genellikle haraşo ya da yalancı Selanik örgü tercih edilir; zira bunlar atkıyı kalınlaştıran, adeta bir kürk etol gibi ısıtan örgü çeşitleridir.

· Atkının uzunluğu kuşkusuz şairin boyu ile kafiyelidir. Ancak, şairin boyuna göre örülmüş atkılar (babaevinde yaşayan şairler için, anneler, kızkardeşler, ablalar tarafından üretildiğinden) pek nadidedir; ailesinden uzak olanlar için ise, ilk sevgililer (ve sonra giderek sevgili değiştirme sıklığı ile orantılı bir “atkı koleksiyonu” oluşturacak biçimde diğerleri) bu “kutsal görev”i üstlenir.

· Uzun atkılar kışın boyunun çevresinde bir kez döndürüldükten sonra, iki ucu simetrik olarak omuzlardan yere doğru ve ayak bileklerine değecek gibi sarkar. Yer çekimine uyan atkının püskülleri de uzundur, en az yarım yumak yün harcanması gerekir.

· Şairin varsıllığı arttıkça bu atkının anlamını güçlendirecek pardesü ve paltolarla tamamlanır giyim. Uzun ve eteklerinde kurumuş çamur lekeleri olan giysilerdir bunlar; koyu renkler, özellikle de siyah veya duman rengi tercih edilir.

· Şair atkılarının renkleri ise, şairin başlangıçta (ilk atkıda) üzerinde durmadığı, sonraları giderek hassaslaştığı bir konudur. Kendi “poetikası”na, “poetikasının sorunsalı”na en yakışan rengi bulmak pek de kolay değildir. Gerçi şairlerin “yüncü dükkanları”nda dolaştığı pek görülmemiştir ama, özellikle ısmarlama atkılar için yün seçiminde kılı kırk yardıkları, uykusuz kalmasalar da, “o bir dizeyi arar” gibi umarsızlıkla bocaladıkları vakîdir; bu konuda yardımlarına yetişen yine kadınlar olur: Şaire en yakışan rengi, gözlerinin içine çok hüzünlü bir bakışla saplanarak söyleyiverirler (bu yüzden şairlerin çoğu, aslında sevgililerinin, ya da annelerinin evde artık kalmış yünlerden, ya da artık istenmeyen bir bluzun sökülüp yıkanmış ipliğinden örülmüş atkılar kullandıklarını hiç bilmezler.)

· Şairlerin isimleri duyuldukça, şiirleri dergilerde boy göstermeye, kafelerin ve barların o dumana ve sese boğulmuş kalabalığında dizeleri gezinmeye, hatta adları birkaç şiir yarışmasıyla anılmaya başlayınca “atkılar”a da daha bir çeki düzen verilir, salaş ve serseri ruhun yaşama aldırmaz gibi görünen savrukluğu toparlanır; atkı, yerleri süpürmekten alıkonulur.

· Ve ilk kitap: Atkı boyunun kısalması, ama öyle tedrici olarak filan değil, birdenbire; sanki 80 C’de yıkanmış ve bir anda 3 m’den 0.80 m’ye küçülüvermiş gibi, söz konusudur. Kitaptan alınan ilk telif ücretinin cüz-i bir miktarı ile tercihen makinada dokunmuş, yumuşak, hafif tüylü bir atkı satın alınır; bu bir sınıf atlama belirtisidir, atkının boyuna bir kez sarılıp, bir ucunun arkada kalması tercih edilir.

Ama işte yine de, kimi şairler kaç kitapları yayınlanırsa yayınlansın şiirdeki ilk günlerine duydukları bağlılıkla, o günlerin yoksulluğunu, sahipsizliğini, tutunma gayretlerini, Birinci sigaraları ve kötü şaraplarını belleklerinden silmeden, belki daha yumuşak / daha albenili, ama alabildiğine uzun atkılarıyla görünmeye devam ederler.

Ben görebildiklerimi anlattım, ki gökten üç yeşil elma düştü: Biri şairleri anlatıp, “şair atkıları”nı yazmayı aklıma koyana; biri “Attila İlhan’ın ’un atkısı”nı yazıp, bilmeden de olsa “bu yazının zamanıdır”, diyene; üçüncü elmayı ise o güzel elleriyle soyup bana yedirecek olan’a sakladım.


hk, 24.3.2004

Hazır mısınız?

Ankara'da kar yağıyor. Yılbaşı vitrinlerindeki süsler, Noel Baba figürleri, hediye paketleri, yanıp sönen rengarenk ışıklar, köpükten kar tanecikleri yavaş yavaş ortadan kalkıyor; böylece sıradanlığın ve tek düzeliğin huzuru mu, yoksa sıkıntıyı mı çağrıştırdığı tam olarak anlaşılamayan görüntüleri geri geliyor. Hazır mısınız ?

Yaşlanmakla ilgili bir hal olmalı: Yılbaşları ve doğumgünleri giderek daha az coşkuyla geliyor ve beklentisiz başlangıçlar yapmak artık eskisi kadar mutsuz etmiyor beni.

Guguklu saatimi kurgusuz bırakmayacağım bu sene.

hk, 5.I.2007


4.1.07

şekerkız Candy ile yeni bir yıl...




Birbirinin eşi iki "şeker kız", kimbilir hangi Çinli oyuncak işçisinin elinden çıkmış... Kimbilir onlarla aynı gülümseyen kaç portakal saçlı bebek var dünya yüzünde ve kimbilir onlar hangi evlerde... Onlar gibi gözlerini kapatıp / uzun kirpiklerinin plastik yanaklarına düşürdüğü gölgelerle sahiplerinin "bebek oyunları ile ilgili bellekleri"nde yer etmeye başlamış kaç "şeker kız" sattı oyuncakçılar bu yılbaşında kimbilir...


Fotoğraftaki bebeklerden biri bende, diğeri ise "şeker çantalar"ın yaratıcısı Banu Özer Eren'de şimdi. Zira ilk görüşümde aklıma 1970'li yıllarda annemle birlikte izlediğim "şekerkız Candy" çizgi filminin kahramanını getiren bu bebeği, yaratıcılığı, el becerisi, tekstil tasarım bilgisi yanısıra "şakacılığını, ayrıntılara gösterdiği özeni, duygusallığını, aklını" o her biri "biricik" çantalarına yansıtan kişiye armağan etmekle, içinde tatlı bir çelişki olan güleryüzlü bir im koymak istedim 2007'ye.

Banu Özer Eren, her çantadan sadece bir tanecik tasarlayıp üretiyor (biricik, demem bu yüzden); benim ona verdiğim portakal rengi yün saçlı bebeklerden ise binlerce olmalı. Ama işte o bebek de "Banu'nun şeker bebeği" olmakla artık diğerlerinden ve hatta benimkinden bile farklı.

İşin bir başka "şeker yanı" ise, turuncunun en sevdiği renk olduğunu bilmeden ama her nasılsa "portakal saçlı şekerkız"ı seçmem. Bu tesadüf beni daha da mutlu etti.


Yeni yıl için dileklerle noktalayacağım bu sabah kaçamağını: Sağlıklı, bereketli, yağmurlu, güneşli, bulutlu, serçeli, kumrulu, ada vapurlu, karlı, umutlu, mektuplu, iyi haberli, neş'eli, kırlangıçlı, güvercinli, karanfilli, kurabiyeleri üzümlü, yastıkları yumuşak, resimli, keyifleri kahveli, çayları limonlu, sohbetleri tatlı, dostları nice, günleri verimli, sardunyalı, menekşeli, geceleri evcimen, uykuları düşlü, sınavları kolay, tatilleri uzun, yorgunlukları tatlı, yolculukları kazasız, sevdası coşkulu, kederleri geçici, şansı açık, özlemleri hüzünsüz, mutlu bir yıl olsun 2007...


hk, 4.1.2007



9.12.06

neden yazıyorsunuz?

" İçimden geldiği için yazıyorum! Başkaları gibi normal bir iş yapamadığım için yazıyorum. Benim yazdığım gibi kitaplar yazılsın da okuyayım diye yazıyorum. Hepinize, herkese çok çok kızdığım için yazıyorum. Bir odada bütün gün oturup yazmak çok hoşuma gittiği için yazıyorum. Onu ancak değiştirerek gerçekliğe katlanabildiğim için yazıyorum. Ben, ötekiler, hepimiz, bizler İstanbul’da, Türkiye’de nasıl bir hayat yaşadık, yaşıyoruz, bütün dünya bilsin diye yazıyorum. Kağıdın, kalemin, mürekkebin kokusunu sevdiğim için yazıyorum. Edebiyata, roman sanatına her şeyden çok inandığım için yazıyorum. Bir alışkanlık ve tutku olduğu için yazıyorum. Unutulmaktan korktuğum için yazıyorum. Getirdiği ün ve ilgiden hoşlandığım için yazıyorum. Yalnız kalmak için yazıyorum. Hepinize, herkese neden o kadar çok çok kızdığımı belki anlarım diye yazıyorum. Okunmaktan hoşlandığım için yazıyorum. Bir kere başladığım şu romanı, bu yazıyı, şu sayfayı artık bitireyim diye yazıyorum. Herkes benden bunu bekliyor diye yazıyorum. Kütüphanelerin ölümsüzlüğüne ve kitaplarımın raflarda duruşuna çocukça inandığım için yazıyorum. Hayat, dünya, her şey inanılmayacak kadar güzel ve şaşırtıcı olduğu için yazıyorum. Hayatın bütün bu güzelliğini ve zenginliğini kelimelere geçirmek zevkli olduğu için yazıyorum. Hikâye anlatmak için değil, hikâye kurmak için yazıyorum. Hep gidilecek bir yer varmış ve oraya —tıpkı bir rüyadaki gibi— bir türlü gidemiyormuşum duygusundan kurtulmak için yazıyorum. Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum. Mutlu olmak için yazıyorum.", dedi Orhan Pamuk.

Konuşmanın özellikle bu bölümünü dinlerken salıverdim gözyaşlarımı. Söylediklerinin içtenliğine, saflığına, doğruluğuna ve içselliğine mi; yoksa sayıp döktüğü nedenlerin arasında kendime ait olanları peşpeşe duyuverişime mi dayanamamıştı yüreğim, bilemedim..

Sonra kendi yazma nedenlerim arasında üç cümlenin diğerlerinden öne çıktığını farkettim, ama yine de birini en başa koymalı ve hatta sözcüklerinin yerlerini değiştirmeliyim:

"Yalnız kalmak için yazıyorum" yerine
Yalnız kaldığım (bırakıldığım) için yazıyorum,

Hepinize, herkese çok çok kızdığım (ve bunu yüzünüze söyleyemediğim) için yazıyorum.

Bir türlü mutlu olamadığım için yazıyorum.

hk, 9.12.2006

3.12.06

gibi...

I.
Arka bahçeye dikilmiş ortancalar gibidirler, güneş almadıkları için
bir türlü pembeleşemeyen.

II.
Dallarında kuruyan ve hiç bir eve / demliğe / hastaya yar olmayan
ıhlamur çiçekleri gibi hem de: Yalnizca kokuları ile anımsanacak.

III.
Yillarca bakılmamış fotoğraflar gibi: Tarihin, arka plandaki yüzlerin
ve yerin çoktan unutulduğu.

IV.
Modası geçse de bir türlü atılamayan giysiler gibidirler: Bir
zamanlar -en çok sevilen- , özel günler için özenle saklanan,
eskimemesi için üzerine titrenen.

V.
Okunmaya başlanmış ve bilinmeyen ( ya da artık önemsenmeyen) bir
nedenle yarım bırakılmış, bu yüzden de sayfaları açılmadan kalmış
kitaplar gibidirler.

VI.
Gönderilmemiş mektuplar gibi sonra: Dolmakalemle yazılmış,
yapraklarının arasına kuru çiçekler yerleştirilmiş, hafifçe lavanta
kokan.

VII.
“Yağmur yağacak” dedirten, sonra da nereden çıktığı belirsiz bir
rüzgarla dağılıp gidiveren bulutlar gibi.

VIII.
Sabah uyanmak ve nedeni belirsiz, bu yüzden de anlamsiz bir hüzün
duymak gibi: Bir türlü geçiştirilemeyen bir keder.


Bunca gibi’yi “ilk aşklar” için yazdım.




hk, 5.7.2003

30.11.06

pimpirik


"sakin bir şekilde oturup düşün, hayatını pim ve piriklerden ayıkla", dedi bir dostum. ben de kendi kendime "hadi bakalım şimdi ayıkla pirincin taşını", diye geçirdim aklımdan.

öyle ya, çocukluğum ve ilk gençliğim bir yana konulsa bile, 25 sene boyunca pimpiriklerim ile birlikte yaşamış, onları benimsemiş, çoğaltmış ve giderek gözlerimin rengi, uykumun azlığı, sesimin duruluğu gibi benim olan bu nesnelere alışmış iken, birdenbire elime bir cımbız alıp, kimileri aklıma kimileri de ruhuma batan bu pimpirikleri diken gibi ayıklamaya kalkışmak hiç de kolay değildi...

pimpiriklilik halinin içine sığan ve şimdiye dek endişe/ tedirginlik / huzursuzluk / rahatsızlık duymama yol açan konuları / durumları / halleri geçirdim aklımdan. ve aslında her birinde pimpiriklenmekte haklı olduğumu, zira pimpiriklendiğim hiçbir durumun, düşündüğümün aksine sonuçlanmadığını farkettim...

pimpiriklenmek bir önsezi / öngörü hali olduğuna, pimpiriklenen kişiyi temkinli / hazırlıklı olmaya yönelttiği için belki de, bir tür savunma mekanizması gibi çalıştığını yadsımamak gerek. yine de denebilir ki , sürekli "zarar göreceğini, incitileceğini, aldatılacağını, güveninin sarsılacağını" düşünerek yaşamaya yol açmaz mı bu hal sonunda?

paranoyak değilim, pimpiriklerimin beni tamamiyle ele geçirmesine izin verdiğim dönemler çok nadir ve kısa süreli olmuştur yaşamımda; ve ne yazık ki, bu yoğun pimpiriklilik hallerinin her birine neden olan durumlar "tam da korktuğum biçimde" gelişmiş ve sonuçlanmıştır daima...

yine de pimpiriklenmeleri doğrulayan deneyimlerin "önyargı"ya dönüşmesine izin vermemek gerek.

cımbızı attım elimden, pimpiriklerimi rahat bıraktım.
ve ben bunları yazarken sabah ezanı okundu,
evler, sokak, ağaçlar belirginleştiler yavaş yavaş,
keşke kimseyle konuşmasam / kimseyi görmesem / kimse de beni aramasa bugün, dedim
bütün bu dileklerin boşa çıkacağını bile bile üstelik.

denizi vapurlu bir pencerenin önünde olsaydım,
önümde bir bardak demli çay,
ne isterdim ki başka...

hk, 30.11.2006

26.11.06

Kıbrıs limonları...

Limonlu çay yanında portakal kokulu bir kek tarifi vereceğim bugün; Pazar öğleden sonrasına ev içi renklerini veren solgun güneş sarısından esinlendim:

Sonbahar keki

2 portakal
2 yumurta
1 bardak toz şeker
1/2 su bardağı süt
1/2 su bardağı ayçiçek yağı
3 1/2 su bardağı un
1 paket vanilya / 1 paket kabartma tozu
100 gr. çekilmiş fındık

Portakalların kabuklarını beyazları ile birlikte keserek soyduktan sonra, dilimleyerek mutfak robotundan geçirip, püre haline getireceğiz. Diğer tarafta ise yumurta, yağ, şeker, sütü karıştırıcı ile iyice çırptıktan sonra, bu karışıma un - vanilya - kabartma tozunu katıp halledeceğiz. Bu kek karışımına portakal püresini ve çekilmiş tuzsuz fındığı da ekleyip karıştırmaya devam edeceğiz. Kek karışımını yağlanmış kalıba döküp, kalıbımızı da 170 C dereceye ayarlanmış (ayar 5) fırında 30-35 dakika boyunca pişireceğiz.

Keki fırından çıkarınca iyice soğumasını beklemeyi unutmayın (öyle güzel kokuyor ki, sabırsızlanma olasılığınızı gözardı etmiyorum), sıcakken kalıptan çıkarma girişimi parçalanması ile sonuçlanacaktır (tecrübe ile sabittir).

Şekeri ve tadı az, portakal tadı ve hatta acısı kuvvetli, çok hafif ve lezzetli bir kek oluyor.
Çay ile olduğu kadar kahve ile de müthiş bir ikili oluşturuyorlar!

Afiyet şeker olsun efendim :o)

hk, 26.11.2006

baharın işaretleri

Kimsesiz fotograflar albümü